Planlama.Org - Şehir Plancılarının haber portalı

UNESCO’ya üye devletler tarafından Dünya Miras Sözleşmesi’nin 1972 yılında kabul edilmesi *1 ve1976 yılında Dünya Miras Komitesi ve Dünya Miras Fonu’nun hayata geçirilmesinden sadece 10 sene sonra Dünya Miras Listesi’ne kültürel miras olarak dahil olan İstanbul (Historic Areas of Istanbul) *2 bu sürecin ilk örnekleri arasında kabul edilebilir. 1978 yılında Miras Listesinde sadece 12 adet alanın bulunduğu, 1985 yılında 215 olan bu sayının 2000 yılında 690’a, 2008 yılında ise 878’e yükseldiği göz önüne alındığında bu yargı anlam kazanmaktadır*3.

Dünya Miras Sözleşmesi Uygulama Yönergesi’nin tanımladığı Yönetim Planı

Hükümetler arası Dünya Kültür ve Doğal Mirası Koruma Komitesi’nin (Intergovernmental Committee for the Protection of The World Cultural and Natural Heritage) sıklıkla yenilediği ve son olarak Ocak 2008 tarihinde kabul ettiği ‘Dünya Miras Sözleşmesi Uygulama Yönergesi’ (Operational Guidelines for the Implementation of the World Heritage Convention) incelendiğinde, bu Sözleşmedeki hükümlerin yerine getirilmesinde -diğer uluslar arası sözleşmelerde olduğu üzere- Dünya Miras Sözleşmesine imza atan taraf devletin birinci derece sorumlu olduğu görülecektir.

Uygulama Yönergesi’nde Sözleşmeye taraf devletten alan yönetimi konusunda beklenen en önemli görevin; kent yöneticilerini, yerel yönetimleri, bölge sakinlerini, sivil toplum örgütlerini ve diğer ilgili kişi ve kurumsal paydaşları alanın yönetim sürecine katmak olduğu anlaşılmaktadır*4. Burada vurgulanması ve Tarihi Yarımada özelinde de sorgulanması gereken iki konudan birincisi şudur: bu ilgililik kültürel mirasın korunması ekseninde olmalıdır*5. İkinci konu ise devletin ilgili taraf tanımını objektif olarak yapması, tüm tarafların eşit temsilini sağlaması, katılımlarını planlaması ve yönetmesi gerektiğidir.

Türkiye’de konuya ilişkin ilk altyapının Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’na 2004 yılında ‘yönetim alanı’ tanımı getirilerek devlet tarafından başlatıldığı, fakat ilgili yönetmeliğin*6 ancak 27.11.2005 tarihinde yürürlüğe girebildiği görülmektedir. Aradan geçen üç senenin sonunda planlama sürecinin hala başlayamamış olması ise konunun birinci derece sorumlusu olan devletin bu süreci nasıl yöneteceği konusundaki endişeleri artırmaktadır. Yanı sıra, bu süre içinde Tarihi Yarımada üzerinde birbirinden bağımsız olarak geliştirilen plan, proje, uygulama ve diğer eylemlerin Dünya Miras Komitesi’nin yerleştirmeye çalıştığı ‘Yönetim Planı’ kavramı ve süreçlerinin ne kadar dışında olduğu ise somut olarak ortadadır. Bu bağlamda Tarihi Yarımada üzerinde geliştirilen son proje olması açısından şu soruyu sormak gerekmektedir: Ulaştırma Bakanlığı tarafından projelendirilmesi ve hatta yapım ihalesi gerçekleştirilmiş olan Tarihi Yarımada’yı derinden etkileyerek tüm kültürel, işlevsel, yoğunluk ilişkilerini değiştirecek olan İstanbul Boğazı Karayolu Tüp Geçiş Projesi*7 ve ihalesi Dünya Miras sözleşmesi’nin hangi maddesiyle açıklanmaktadır? Yoksa Alan Yönetimi süreçlerinin hayata geçirilmemesinin arka planında bu ve benzer projelerin planlarda fiilen-‘de facto’ yer alması niyeti mi aranmalıdır? Dolayısıyla Dünya Miras Sözleşmesi’ne imza atmış olan Devlet, alan yönetimi konusunda gereken altyapıyı kurmak için 2004 yılında heyecanla yola çıkmış fakat 2009 yılı başı itibariyle sınıfta kalmıştır.

Dünya Miras Sözleşmesi Uygulama Yönetmeliği’nin ‘yönetim’ kelimesini nasıl anlamlandırdığı incelendiğinde ise Türkiye deneyimini değerlendirmek açısından önemli ipuçları yakalanmaktadır. Örneğin ‘Koruma ve Yönetim’*8 bağlamı içinde dünya miras varlıklarının korunması ve yönetiminden anlaşılan şudur: “…bir varlığın bir dünya mirası olarak tanımlandığı dönemdeki bütünlüğünün ve/veya özgünlüğünün gelecekte de devam ettirilmesinden ya da geliştirilmesinden emin olunması…”. Aynı kapsamda tüm kültür varlıklarının uzun vadeli yasal, düzenleyici, kurumsal ve/veya geleneksel koruma ve yönetim sistemlerine sahip oldukları hakkında taraf devletin güvence vermesi beklenmektedir.

Bu bağlamda Tarihi Yarımada özelindeki uygulamalarda hangi kurumun, hangi eylemleriyle koruyucu şemsiye olduğunun açıklanması, mirasın bütünlüğünün ve özgünlüğünün korunması konusunda neler yapıldığının tüm ayrıntılarıyla kamuoyuyla paylaşılması gerekmektedir. Örneğin 5366 sayılı yasayla *9 yenileme alanı ilan edilerek geliştirilen Fener-Balat, Süleymaniye ve Sulukule projelerinin sadece fiziki düzenleme teklifleriyle değil, sürecin tümünü içerecek şekilde ilgili Fatih Belediyesi tarafından açıklanmasını beklemek ve mirasın bütünlüğünün ve özgünlüğünün korunup korunmadığını, gelecek kuşaklara aktarılıp aktarılamayacağını tartışmak önemlidir. Aynı kapsamda özelleştirme yasası olarak bilinen yasa*10 ile demiryolu, liman, okul ve hastane alanlarının özelleştirilmeye konu edilmesi ve Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun bu süreçte büyük oranda dışarıda bırakılmasını hangi kurum, hangi gerekçelerle açıklayabilmektedir *11? Proje yönetim süreçleri Dünya Miras Alanının özel koşulları kapsamında geliştirilmeyip, herhangi bir bölgedeki bir proje yapımı ve uygulama ihalesi şeklinde hazırlanırsa, bu miras alanının özgünlüğünün gelecekte devam ettirilmesinden nasıl emin olunabilir? Örneğin İstanbul’un dört miras alanından biri olarak tanımlanan Kara surlarının restorasyonu ya da bu surların yakın çevresinde önerilen yeni yapılaşmalar sıradan ihalelerle elde edilebilir mi? Kentlerin gelişme alanlarında proje üretme ve uygulama yapma üzerine örgütlenmiş KİPTAŞ gibi bir kurumun tarihi kent dokusu içindeki ilk deneyimine Süleymaniye ile başlaması nasıl açıklanabilir?

Dünya Miras Sözleşmesi’nin getirdiği diğer koşullardan devam edilecek olursa Sözleşme’nin ‘Yönetim Sistemi’nin amacını tanımlarken şu kavramlara yer verdiği görülmektedir: “…kültür varlığının bugünkü ve gelecekteki nesiller açısından etkin korunmasından emin olmak…”*12 . Burada anahtar terimler ‘etkin koruma’ ve ‘emin olmak’tır. Sözleşme’de etkin yönetim sistemi tanımında her miras alanının tipi, karakteristik özellikleri ve gereksinimleri ile içinde yer aldığı kültürel ve doğal koşulların kendine özgü olduğu ve etkin bir yönetimin bu özgünlükten yola çıkılarak başarılabileceğine işaret edilmektedir. Yönetim sistemlerinin farklı kültürel yapılara ve diğer etkenlere bağlı olarak çeşitlilik göstermesi de Sözleşme’de çok kabul edilebilir bir olgu olarak yer almaktadır. Bu konudaki kavramlar her ülkede geçerli olan “…geleneksel uygulamalar, alışkanlıklar, mevcut planlama araçları ve plan uygulama yöntemleri…” olarak sıralanmakta ve resmi uygulama araçlarının yanı sıra kendiliğinden gelişen sistemleri de kullanmanın mümkün olduğundan söz edilmektedir.

Bu konuda bir değerlendirme yaparken Türkiye’deki planlama sisteminde geleneksel uygulamaların ve mevcut planlama araçlarının günümüzün hızlı gelişen kentlerine uygun olmadığı varsayımı ile şiddetle eleştirilerek bir tarafa bırakıldığı günler yaşandığını öncelikle belirtmek gerekmektedir. Bu süreçlerin yerine kentleri en hızlı değiştirme kabiliyetine sahip sistemlerin yerleştirilmeye çalışıldığı günümüzde yönetim planı hangi temeller üzerine oturacaktır, uzmanların merak ettiği konu budur. Son on yıldır şiddeti artan bu temelsiz kalma durumu Türkiye kentlerinin planlanmasında ve yönetilmesinde tüm kesimleri kaygan bir zemin üzerine oturtmuş, belirsizlik ortamından maksimum fayda sağlamayı arayanlar ve başaranlar ile bu belirsizlik ortamına rağmen korumayı savunanlar arasındaki çatışma büyümüştür. Görünen odur ki büyümeye de devam edecektir.

Türkiye’nin bu koşullarıyla Sözleşme’de tanımlanan etkin yönetim sisteminin unsurları *13 karşılaştırıldığında başarılı bir sürecin ipuçları gözükmemektedir. Şöyle ki;

Birinci maddedeki “…dünya miras varlığının tüm kurumsal paydaşlar tarafından tümüyle aynı şekilde algılanması, değerlendirilmesi …” yaklaşımı Türkiye’de bugünün çok parçalanmış ve kavram kargaşası içinde bırakılmış kurumları göz önüne alındığında, umut verici bir tablo çizmemektedir.

İkinci maddede önerilen “…Planlama-uygulama-izleme-değerlendirme ve geri besleme döngüsü…” nü işletebilecek yönetim sistemi var mıdır? Bu kadar parçalanmış bir planlama sistemi içinde bu hiç mümkün müdür?

“…Aktörlerin ve kurumsal paydaşların katılımı…” olarak tanımlanan üçüncü madde Türkiye’de yönetilemeyen, öğrenilemeyen bir süreç olarak el yordamıyla denenmektedir. Bu konudaki örnekler, konunun sistematik ve bilimsel olmayan uygulamalar üzerinden sürmekte olduğuna ve yanlış birikimlerin oluştuğuna işaret etmektedir.

Dördüncü madde de toplumumuzun çok alışık olmadığı bir uygulamaya vurgu yapmakta ve başarılı bir yönetim süreci için kaynakların tüm ilgililerin ulaşabileceği şeffaflıkta üretilmesi ve paylaşılması koşulunu getirmektedir. Her birimin kendi yasası ve uygulama birimi ile iş yapma alışkanlığını derinleştiren son on yılın uygulamaları bu şeffaflığa ne kadar izin verebilecektir, bilinmemektedir.

Beşinci olarak belirtilen “…kapasite geliştirme…” konusuna özellikle ve öncelikle kurumsal kapasitelerin geliştirilmesinden başlanarak yola çıkılmasına şiddetle ihtiyaç olduğu tüm kesimlerin ortak kanısıdır.

Son maddede belirilen “…yönetim sisteminin işleyişinin nicel verilere dayalı olarak ve şeffaf bir biçimde tanımlanması…” konusu da kısa vadede başarılabilir bir iş gibi gözükmemektedir. Bunun iki nedeni vardır; Bunlardan birincisi istatistikî veri toplama konusunda Avrupa standartlarının altında olunmasıdır. Çok daha zor olan ikinci konu ise istatistikî veriyi kullanma biçimidir. Bu verileri kestirim yapmada ve proje altlığı olarak kullanmada mesleki etik kurallar içinde mi kalınacaktır yoksa siyasi erkin istediği projelere bilimsel (!) altlık olacak kestirimler mi yaratılacaktır? Meslek insanlarının düşünmesi ve karar vermesi gereken konuların başında bu gelmektedir. Bu konuda en yakın tarihli ve çarpıcı örnek olarak tüm Tarihi Yarımada miras alanını tehdit eden ve Sarayburnu’ndan giriş yaparak Kumkapı’da yüzeye çıkacak şekilde projelendirilmiş olan İstanbul Boğazı Karayolu Tüp Geçiş ve sekiz şeritli sahil yolu projesi kestirim hesaplarını *14 incelemek yeterlidir.

Oysa Dünya Miras Sözleşmesi taraf devletten beklediği periyodik raporlamada düzenli istatistikî veri ile alanın iyi yönetilmesi arasında doğrudan ilişki kurarak taraf devletin sorumluluğunun ne kadar uzun vadeli olduğuna ve kültür varlığının korunması eyleminin kamu yararı çerçevesi içinde ele alınması gerektiğine işaret etmektedir. Şöyle ki; “…taraf devlet mülkiyet, yasal yapılanma ve yerleşik koruma önlemlerinde oluşan önemli değişiklikleri, yönetim düzenlemelerini ve yönetim planlarını önceki dönemlerle karşılaştırmalı olarak rapor etmelidir…” derken kullandığı kavramlar miras alanının özüne ilişkin değişikliklerdir. Dolayısıyla bu bağlamda Tarihi Yarımada özelinde sormak gerekmektedir; üzerinde korunması gerekli kültür varlığı olan kamu arazilerinin satışa çıkarılması işlemi ya da bu varlıklar üzerinde geliştirilecek müdahaleleri kapsayan sözleşmeler yani ihaleler bir bölgenin alan yönetimi açısından en temel unsurları değil midirler? Yine Dünya Miras Merkezinin üzerinde durduğu ve sorduğu temel sorulardan biri de kültürel varlığın korunmasını sağlayacak yasal ve yönetsel düzenlemelerin yapılıp yapılmadığıdır. Tarihi Yarımada özelinde korumayı güçlendiren yasal ve yönetsel yeni durumlar nelerdir diye bakıldığında durum hiç de temel ilkelerle uyumlu bir sürece işaret etmemektedir. Yukarıda belirtilen özelleştirme ile ilgili yasa, yenileme alanları yasasının yanı sıra bölgenin koruma planının iptal edilmesi, alan yönetimi sisteminin hala etkinleştirilememesi, her bir konu ya da alan hakkında çok sayıda ilgili kurum olması ve bu kurumların birbirinden bağımsız farklı projeler geliştirmeleri gibi başlıklar hemen ilk anda sıralanan sorunlardır.

 

Avrupa Dünya Miras Alanları Eylem Planı’ndan Tarihi Yarımada Yönetim Planı için Çıkarımlar

Bu kadar karamsar bir sürece rağmen yine de umutlu olmak gerekmektedir. Bu kapsamda 2007 Ocak ayında yayımlanan ve sadece Avrupa Dünya Miras Alanlarını kapsayan 2005–2006 dönemi Periyodik Raporu ve Eylem Planı’nda (Periodic Report and Action Plan, Europe 2005–2006) *15 Dünya Miras Komitesi tarafından benimsenen dört stratejik hedefin ipuçları yol gösterici olabilir mi? Ya da Türkiye’nin Akdeniz Bölgesi içinde yer aldığı*16 bu eylem planındaki stratejik hedefler İstanbul Tarihi Alanları için hazırlanacak yönetim planının temeli olarak kabul edilebilir mi?

Eylem Planı’nda birinci stratejik hedef olarak “Dünya Miras Listesinin güvenilirliğini güçlendirmek” tanımı getirilmekte ve bu konuda Dünya Miras Komitesi’ne ve Devlet’e birlikte birinci derece sorumluluk yüklenmektedir *17. Türkiye’de bu konudaki sürecin genelde ‘karşı taraf’ olgusu içinde ele alındığı ve bir ‘hesap verme’ gerginliği ve tehdidi içinde geliştirildiği günümüzde önceliğin ‘birlikte yapmak’, ‘uluslar arası deneyimi dikkate almak’ konularına verilmesinin zamanı gelmiştir ve geçmektedir.

İkinci stratejik hedef “Dünya Miras Alanlarının etkin olarak korunmasını garantiye almak” olarak kabul edilmekte ve bu konuda da yine Devlet birinci derece olmak üzere Dünya Miras Merkezi ile ilgili yerel yönetimin eşit oranlarda sorumluluk üstlenmesi gerektiği kabul edilmektedir.

Üçüncü stratejik hedef “Devlet kurumlarındaki etkin kapasite kullanımının geliştirilmesini teşvik etmek” olarak tanımlanmaktadır. Türkiye açısından çok büyük önem taşıyan bu stratejik hedef konusunda ise Dünya Miras Merkezi ve Devlet eşit sorumluluklar yükleniyorken, öncelikle Danışman Kurumlar olmak üzere yerel yönetimlerin de bu süreçte yer almaları önerilmektedir.

Dördüncü stratejik hedef olarak “İletişim kanalları kullanılarak sahip olunan dünya mirası için kamu duyarlılığını, katılımı ve desteği geliştirmek” tanımı yapılmaktadır. Bu konuda da Dünya Miras Merkezi ve Devletle eşdeğerde yerel yönetimlere de sorumluluk yüklenmekte ve aynı zamanda danışman kurumlar için de çok kapsamlı görevler tanımlanmaktadır.

Yukarıdaki ilk iki hedef yönetim planının birinci öncelikli konusunun mevcut yasal ve kurumsal sistemlerin, Tarihi Yarımada’nın bir Dünya Miras Alanı olduğu gerçeğinden hareketle yeniden yapılandırılması gerektiğine işaret etmektedir. Ancak bu şekilde miras alanının gelecek nesillere aktarılabileceği konusunda dünyaya güven verilebilecek ve korumanın etkinliği garanti altına alınabilecektir. Son iki hedefte ise önce kamunun yasal, kurumsal, personel kapasitesinin ve takiben kamuoyunun duyarlılığının geliştirilmesinin bilimsel, sistemli ve bir program dâhilinde uygulanması konusuna odaklanılmıştır. Bunun Tarihi Yarımada için acil olarak hayata geçirilmesi gereken bir proje olduğunu ise hiç kimse reddedemez.

Dünya Miras Kentleri Programından Alınacak Dersler

Dünya Miras Merkezinin bu konulardaki en yeni dokümanı olan ve Dünya Miras Kentleri Programı (World Heritage Cities Programme) kapsamında geliştirilen özet raporda *18 tarihi kentlerin son dönemde karşı karşıya kaldığı üç tehdidin tırmanmakta olduğuna vurgu yapılmaktadır. Bunlar; tarihi kent merkezlerinin komşuluğunda gelişen yüksek katlı yapılanmalar; ikonik çağdaş mimarlık eserleri; çarpıcı sosyo-ekonomik değişiklikler olarak özetlenmektedir. ‘Tarihi kent peyzajı’ tanımının altının çizildiği raporun Tarihi Yarımada açısından önemli çıkarımları vardır; bu kavram kentsel koruma ve kültürel peyzaj konusundaki deneyimlerden yola çıkarak, doğal unsurlar, somut olmayan miras, özgünlük, bütünleşme ve yerin ruhu (genius loci) kavramları ile ilişki kurmaya çalışmaktadır. Bu kavramlar arasında özellikle “yerin ruhu” sürdürülebilirlik gündeminin anahtar bileşenlerinden biri olarak değerlendirilmekte ve yer ile toplumun bağlılığı, kültürel kimlik, kültürel çeşitlilik, somut olmayan kültürel miras kavramları gibi kavramlarla benzer anlamlar yüklenmektedir. Tarihi Yarımada’nın bünyesinde barındırdığı sosyal, ekonomik, kültürel ve fiziki çeşitlilik bu tanımın ruhuna uygun çağrışımlar taşımaktadır. Dolayısıyla bu kadar özgün tarihi kent peyzajına sahip bir miras alanının yönetilmesi için en az bir o kadar çeşitlenmiş, geniş bir yelpazede düşünmek ve hareket etmek gerekmektedir.

Bu raporda açıkça dile getirilen ve Türkiye açısından benzer olan konulardan bir diğeri de kentsel planlamanın teori ve pratiğinin “meşruiyet krizi” içinde olduğudur. Türk planlama camiasının son on yıldır daha da sıklıkla dile getirdiği bu sorunun Dünya Miras Merkezi belgelerine geçmiş olması, bu konunun sadece birkaç kişinin günlük siyasetin endişeleri içinde dile getirdiği feveranları olmadığını göstermeye herhalde yetecektir. Şu bir gerçektir ki kentsel planlamanın yeniden pozisyon almasını içeren yeni bir yaklaşıma duyulan gereksinim en üst seviyeye ulaşmıştır. Bu yaklaşımın ‘tarihi kentsel peyzaj’ kavramını benimsemesi ve bu peyzajın yönetilmesi konusunu eksene alacak şekilde yeniden düzenlenmesi kaçınılmazdır.

 

 

 

 

 

 

 

 

DipNotlar:

* Doç. Dr., Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Yıldız-İstanbul This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

*1 Türkiye’nin sözleşmeyi kabul tarihi 16 Mart 1983’tür. Ayrıntılı bilgi için bkz: http://whc.unesco.org/en/statesparties

*2 UNESCO Dünya Miras Komitesi’nin Paris’te 2-6 Aralık 1985 tarihinde gerçekleştirilen Dokuzuncu Olağan Toplantısında alınan karar uyarınca Ayasofya Arkeoloji Park’ı, Zeyrek ve Süleymaniye’nin tarihi dokusu ile Kara Surları olarak tanımlanan dört bölge İstanbul’un Tarihi Alanları tanımıyla Dünya Miras Listesine alınmıştır.

*3 Ayrıntılı bilgi için bkz: http://whc.unesco.org/en/list/stat

*4 Bkz: Intergovernmental Committee for the Protectıon of The World Cultural and Natural Herıtage, I.C P.12 http://whc.unesco.org/archive/opguide08-en.pdf

*5 Kültürel mirasın korunmasının tanımında objektiflik arandığında temel başvuru kaynağı yine Dünya Miras Sözleşmesi’nin ilgili maddeleri olmalıdır.

*6 Alan Yönetimi İle Anıt Eser Kurulunun Kuruluş Ve Görevleri İle Yönetim Alanlarının Belirlenmesine İlişkin Usul Ve Esaslar Hakkında Yönetmelik

*7 [1] “Söz konusu iş için YİD olarak 30/12/2006 tarihinde ihale ilanına çıkılmış olup, 30.06.2008 tarihinde ihale edilerek, 13 Ocak 2009 tarihinde yüklenici firma ile sözleşme imzalanmıştır” ayrıntı için bkz: http://www.dlh.gov.tr/dlh/dlh-anasayfa1

*8 http://whc.unesco.org/archive/opguide08-en.pdf II. F başlığı altında P.96’da yer alan ifadeler.

*9 05.07.2005 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 5366 sayılı “Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun”

*10 24.07.2008 tarih ve 5793 sayılı “Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” içeriği itibariyle birçok yasada değişiklik getiren ve kamuoyunda “torba kanun” olarak tanımlanmaktadır

*11 Bu yasa hakkında bir değerlendirme için bkz: İ. Dinçer (2008) İmar Yasası’na eklenen bir maddenin düşündürdükleri: Siyasi erk - ekonomik güç ve egemen sınıf birlikteliği. Batı Akdeniz Mimarlık. Mimarlar Odası Antalya Şubesi S. 41 12/2008 ss.8-11.

*12 http://whc.unesco.org/archive/opguide08-en.pdf II. F başlığı altında P.109’da yer alan ifadeler.

*13 P.111

*14 Bu projeyi geliştiren kurum olarak Ulaştırma Bakanlığı DLH gözükmekle birlikte konunun İBB’nin İMP biriminin Ulaşım Planlama bölümü tarafından kestirimlerinin yapıldığı, altyapısının hazırlandığı anlaşılmaktadır. Bu ise tıpkı üçüncü köprü tartışmalarında olduğu üzere merkezi yönetim tarafından projelendirilen ve alanın yöneticileri tarafından karşı çıkılıyormuş gibi yapılan bir sürece işaret etmektedir.

*15 http://whc.unesco.org/en/series/20

*16 Beş alt bölge ve 48 üye devletten oluşan bu sınıflama: Kuzey ve Baltık Avrupa, Batı Avrupa, Akdeniz, Orta ve Güney-Doğu Avrupa ile Doğu Avrupa şeklindedir.

*17 Planın sorumlu olarak tanımladığı kurumlar; Dünya Miras Komitesi, Dünya Miras Merkezi, Danışman Kurumlar, Devlet organı ve miras alanının yer aldığı bölgenin ilgili kurumu (yerel yönetim) olarak toplam beş adettir.

*18 Summary Report of the Regional Conference of Countries of Eastern and Central Europe on "Management and Preservation of Historic Centers of Cities inscribed on the World Heritage List" St. Petersburg, Russian Federation, 29 January to 2 February 2007. ayrıntılı bilgi için bkz: http://whc.unesco.org/uploads/activities/documents/activity-47-7.pdf

 

 

Web design @GeNcDiNaMiK.com

Top Desktop version