Planlama.Org - Şehir Plancılarının haber portalı

Kabul edilmelidir ki dönüşüm ve yenileme kavramları ile bu kavramların karşı tezi olarak algılanan ve/veya sunulan koruma kavramının Türkiye’deki son on yıllık serüvenini ve bu sürecin arka planını çözümlemek araştırmacıların çok uzun yıllarını alacaktır. Aynı şekilde bu projelerin günümüzde yarattığı etkiler, uygulama aşamasında yaratacağı yeni durumlar önemli inceleme konuları olarak önümüzde durmaktadır. Yakın geleceğin yanı sıra, bu uygulamaların kentlerin daha uzak gelecek kurguları içinde nelere sebep olacaklarını tartışmak ise işin en zor yanını oluşturmaktadır.

Kavramlar ile başlamak…

Bu yazıya koruma, yenileme, sağlıklaştırma, vb kavramlara ilişkin bir özet vererek başlamak yerine, çalışmada irdelenen Tarlabaşı ve Süleymaniye yenileme alanlarının projelendirilme süreçlerinde önem taşıyan birkaç önemli kavrama vurgu yaparak başlamak daha önemlidir.

Öncelikle şu hususu belirtmek gerekir: günümüzde koruma kuramı ve pratiğinde yaşanan gelişmeler, bu konuların sadece tarih, sanat, mimarlık, estetik değerler ekseninde değil, tarihi yapıların ve dokuların ‘belge değeri’, ‘anı değeri’, ‘sosyal değer’ ve daha birçok benzeri kavramlara referansla tartışılır hale gelmesini yaygınlaştırmıştır. Bu bağlamda “...kentin, birbirinin üzerine binmiş çok sayıda katmanın uyum içerisinde oluşturduğu mekânsal ve sosyal bir bütün...” olduğu ve “dönüşümler dizgesi” *1 olarak ele alınması, yaygınlaşan bir koruma ve aynı zamanda da koruma eksenli bir yenileme yaklaşımıdır.

İkinci konu; kentlere yapılan müdahalelerin yaratacağı etkilerin sosyo-ekonomik boyutlarıdır. Kökeni 19. yüzyıla temellenen ve II. Dünya Savaşı sonrasında yıkılmış ya da köhnemiş kent dokularının tümüyle yıkılıp yeniden inşa edilmesine odaklanan kentsel yenileme yaklaşımı yerini, 1980’lerle birlikte, kent merkezinde işlevini yitiren alanların kent ekonomisine kazandırılmasını hedefleyen yaklaşımlara bırakmıştır. Ancak gayrimenkul eksenli ve prestij projelere odaklanan bu modeller de sürdürülebilir bir ekonomik dönüşüm sağlayamamıştır. Emlak değerlerini artırmayı temel alan ve parçacı olarak gerçekleştirilen bu projelere yöneltilen güçlü eleştiriler sonucu 1990’ların sonuna doğru, katılımcı süreçleri temel alan ve sosyo-ekonomik boyutları içeren kentsel yeniden canlandırma’ yaklaşımları gündeme gelmiş ve uygulama alanında yer almaya başlamıştır *2.

Dünyada yaşanan pratikler incelenirken bu iki temel konunun ve yaşanan süreçlerden çıkarılan derslerin hiç ihmal edilmemesi gerekir. Bu bağlamda Türkiye kentlerinin temel problemi olan kaçak gelişmiş konut alanları, bu yazının dışında tutulduğunda, planlı gelişmiş olan eski kentsel mekânların yeniden üretilmesi tartışmalarını üç farklı tipoloji üzerinden yapmak mümkün gözüküyor. Bunlardan birincisi; genelde 19. yüzyılın mirası olan tarihi konut dokuları, ikincisi; bugün tarihi kent dokusu içinde kalan ve zaman içinde atıl hale gelen/getirilen sanayi ve hizmet alanları ile depo alanlarıdır. Üçüncü grup olarak tanımlayabileceğimiz 1950’li yıllardan itibaren çoğunlukla hızla ve estetik kaygı taşımadan, döneminin yasal ve teknik denetimlerinin yönlendiriciliğinde üretilen ve çok mülkiyetli yapısıyla sağlıklaştırılması ve yenilenmesi giderek zorlaşan apartman dokuları ise henüz yerel yönetimlerin ilgi alanı içinde değildirler. O dokulardaki dönüşüm, parsel bazında ve genelde kat ve yoğunluk artışı ile sessiz sedasız gerçekleşmektedir. 1950’li yıllarda yol, otopark ve yeşil alan donatılarından yoksun olarak gelişen bu dokuların parsel parsel yıkılıp yeniden yapılarak yenilenmesinin ne kadar sağlıklı olacağı ise ayrı bir tartışmanın konusudur.

Yasanın açmazları *3 :

Kentsel sit alanlarının ve tarihi ve kültürel taşınmaz varlıklarının “… yenilenerek korunması ve yaşatılarak kullanılması…” *4 amacıyla 05.07.2005 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 5366 sayılı “Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun” kamuoyunda uzun bir süredir tartışılmaktadır. Tartışmalar önce sit alanları içinde “yenileme alanı” olarak ilan edilen bölgelerin Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kanunu (KTVKK) kapsamı dışına çıkarılması konusuna odaklanmıştır. Ancak TBMM görüşme tutanaklarından anlaşılmaktadır ki, teklif her ne kadar bu şekilde hazırlanmışsa da komisyonlarda yapılan düzeltmelerle yenileme alanlarında 5366 sayılı Kanun’un Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu *5 ile birlikte uygulanması gerektiği anlaşılmıştır. Yasanın yürütülmesi ile ilgili işlemler tüm sit alanlarında olduğu üzere yine Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından üstlenilmiş ve tüm Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurullarındaki işleyişin yenileme alanlarından sorumlu olan kurullarda da işletilmesi geçerlilik kazanmıştır *6. Bu kapsamda en temel tartışma konusu yenileme alanı ilan edilen bölgelerde yer alan ve taşınmaz kültür varlığı olarak tescil edilmiş eserlere yapılacak müdahaleler konusunda ortaya çıkmaktadır. Bu konuda Koruma Yüksek Kurulu’nun 5.11.1999 tarih ve 660 sayılı ‘Taşınmaz Kültür Varlıklarının Gruplandırılması, Bakım ve Onarımları hakkındaki İlke Kararı’ *7 bağlayıcı bir belgedir. Dolayısıyla günümüz itibariyle yenileme alanı ilan edilen bölgelerde 5366 sayılı yasa ile birlikte KTVKK’nun yönetmelik ve ilke kararlarının da uygulanıyor olması, tarihi miras alanlarındaki fiziki dokunun korunmasındaki endişeyi kısmen azaltmaktadır *8.

Ancak 5366 sayılı yasanın idarelere getirdiği re’sen karar verme yetkisiyle bölgede yaşayan nüfusun mülkiyet haklarının ihlal edildiği ve uygulama sonunda bölgede mülk sahipleri ve diğer kullanıcıların kaçınılmaz bir biçimde değişeceği konuları asıl tartışılması gereken hususlarıdır. Bu nedenle yasanın içerik açısından irdelenmesi gerekli en önemli ekseni ‘yenileme alanı’ olarak ilan edilen alanların ele alınış biçimini tanımlayan maddelerinin planlama disiplini ile olan çelişkileridir. Yasanın TBMM’de görüşülmesi süreci içinde muhalefet partisinin tüm çabalarına karşın yenileme alanlarının bir avan proje olarak ele alınması ve bölgenin planından bağımsız olarak projelendirilmesi tarifi değiştirilememiştir. Bu durum uygulamada sorun yaratan konulardan biri olarak sıklıkla gündeme gelmektedir. Yenileme alanı ilanı ve projelendirilmelerinin bölgenin planlama süreçlerinin dışında tutulmasının yarattığı sorunların yanı sıra bir diğer problem de yenileme alanı projelerinin tümüyle fiziki mekânın düzenlenmesine yönelik olarak tarif edilmesidir. Oysa 14.7.2004 tarihli 5226 sayılı yasa ile KTVKK’daki içeriği genişletilen ‘koruma amaçlı imar planı’ kavramı sit alanlarının sadece arkeolojik, tarihi, doğal, mimarî ve demografik verilerinin değil, bunların yanı sıra kültürel ve sosyo-ekonomik verilerini de içeren alan araştırmalarının yapılmasını öngörmektedir. Bu kapsamda yapılan araştırmalara dayalı olarak hazırlanan planlardan, koruma alanı içinde yaşayan hane halkları ve faaliyet gösteren iş yerlerinin sosyal ve ekonomik yapılarını iyileştirmesi, istihdam ve katma değer yaratan stratejileri, koruma esaslarını, kullanma şartları ile yapılaşma sınırlamalarını getirmesi beklenmektedir. Bu planlama sürecinde sağlıklaştırma, yenileme alan ve projeleri, uygulama etap ve programları, yerel sahiplilik, finansman ilkeleri, katılımcı alan yönetimi modellerinin geliştirilmesi, hedefler, araçlar ve stratejiler önermesi beklenmektedir. Bu çağdaş tarife karşın sit alanları içinde ilan edilen herhangi bir yenileme alanının sadece mimari avan proje ve uygulama projesi üzerinden tarif edilmesi ve bu tariflerde özellikle koruma amaçlı plan süreç ve kararlarına atıfta bulunulmaması planlama disiplini açısından kabul edilebilir bir durum değildir.

Bunun yanı sıra ve 5366 sayılı yasa ve uygulama yönetmeliğinde yer verilen kavramlar planlama ve projelendirme disiplini açısından tartışmalı bir durum içermektedir. Şöyle ki, yasada projelendirme sürecinin en önemli aşaması olarak tanımlanan ‘avan proje’ ve ‘uygulama projesi’ kavramlarını İstanbul Büyükşehir Belediyesi İmar Yönetmeliği *9 dışında tanımlayan; içeriğini ve ölçeğini hükme bağlayan başka bir yönetmelik mevcut değildir. Bu yönetmelikte avan proje için “…yürürlükte bulunan imar plan ve mevzuatına göre düzenlenen projedir…” ve benzer içerikli ifadeler kullanılmakta ve avan proje onayı için ‘plan’ belgesini bir zorunluluk olarak belirtmektedir. Fakat 5366 sayılı yasada ısrarla plan kavramına hiçbir atıfta bulunulmamakta, onaylanacak yenileme projelerinin hangi üst ölçek karara bağlı olarak onaylanacağına dair hiçbir ifade yasada yer almamaktadır. Bu yaklaşımla konu muğlâk/bulanık bir ortamda bırakılmakta ve bu durum planlama disiplini açısından en riskli yapıyı; karar alma süreçlerinin kişisel değerlendirme normlarına terk edildiği bir ortamı yaratmaktadır.

Yasanın yönetmelik hükümleri arasında yer alan ‘Katılım ve kamuoyunun bilgilendirilmesi’ *10 maddesinde geçen ‘katılım’ tanımı planlama biliminin ve uygulamadaki son dönem örneklerinin savunduğu, benimsediği katılım kavramı ile hiçbir şekilde örtüşmemektedir. Yönetmelikte, planlama ve projelendirme sürecinin merkeziyetçi bir anlayışla, emredici planlama normu içinde ve sadece profesyonellerin karar alma süreçleriyle gerçekleşmesinin kabul edildiği ve sürecin sonuçları hakkında konunun ilgililerine sadece bilgi veren bir yaklaşımın benimsendiği ve bu süreçlerin tümüyle idarenin insiyatifine bırakıldığı görülmektedir.

Yasa ve yönetmelikte getirilen ‘anlaşma, satın alma ve kamulaştırma uygulamaları’ *11 farklı açılardan tartışma konusudur. Fakat atıf yapılan Kamulaştırma Kanunu’nun ilgili maddesi *12, idarelerin iskân ve turizm işlevlerini gerçekleştirmek üzere kamulaştırma yapabilmesine imkân vermektedir. Bu hükmün uygulanmasına izin verilen yenileme alanlarında mülk sahibi anlaşmayı kabul etmediği takdirde idare, kamulaştırma yapabilmekte ve kamulaştırdığı mülkü de konut ya da turizm işleviyle üçüncü şahıslara satabilmektedir. Konu, bu nedenle kamu yararı açısından tartışmalı bir duruma gelmektedir.

Bunun yanı sıra Yasa’da yer almadığı halde yönetmeliğin kamulaştırmayı düzenleyen 24. maddesinde “…Olağan kamulaştırma sürecinin projenin uygulanmasında gecikmeye neden olacağının anlaşılması halinde 2942 sayılı Kanunun 27. maddesi hükümlerine göre acele kamulaştırma yoluna gidilebilir…” hükmü getirilmiştir. Bu önemli hüküm *13 idarelerin ellerini iyice güçlendirmekte, yenileme alanı içindeki tüm mülkiyetlerin kısa sürede kamulaştırılmasını getirmektedir. Kamulaştırılan bu mülklerin üçüncü kişilere satılabilir olması ise yukarıda belirtildiği üzere kamu yararına aykırı bir durum yaratmaktadır.

Süleymaniye ve Tarlabaşı: Farklı iki miras alanının giderek benzeşmesi

Fatih’ten sonra 16. yüzyılın ortalarından itibaren ikinci ulema semti olarak gelişmeye başlayan Süleymaniye semtinin kimliğinin belirleyicisi elbette ki Süleymaniye külliyesidir. Fakat burada önemli olan ve semti Fatih’ten daha yüksek sınıftan kesimin konut alanı haline getiren unsur, Külliyenin en önemli parçası olan Süleymaniye medreselerinin Osmanlı toprakları içinde en yüksek derecede ve seçkin eğitim veren kurum olarak gelişmesidir. Külliyenin yakın çevresinde bu medreselerde ders veren ulemanın konakları yer alır ve Haliç sahiline doğru olan eteklerde konumlanan, biraz daha mütevazı Eminönü eşrafının evleriyle birlikte Haliç’e bakarlar. Haliç kıyılarında ve Kapalıçarşı’ya doğru uzanan sokaklar üzerinde uzmanlaşmış ticari işlevlerin yanı sıra, Harbiye Nezareti, şeyhülislamlık, kışla, hastane ve çeşitli servis birimlerinin yer alması bölgenin saf bir konut alanı olmadığına, döneminin kent merkezi olan Kapalıçarşı ve hanlar bölgesiyle ve devamında Saray ile yakın ilişki içinde yaşandığına işaret ederler.

Süleymaniye’ye göre çok daha yakın tarihlerde; 1800’lerin ortasından itibaren konut alanı olarak gelişmeye başlayan Tarlabaşı, Beyoğlu’ndaki elçiliklerde ve ticaret, hizmet sektöründe çalışan ve genelde azınlık, Levanten nüfusun yaşam alanıdır. İki semtin birbirinden bu çok farklı sahipleri Süleymaniye’de genelde görkemli ve ahşap konakları üretirken, Tarlabaşı konutları çok daha mütevazı boyut ve biçimlerde kâgir olarak yapılaşmıştır. Her iki semt için cumhuriyetin ilanı ve erken cumhuriyet dönemi bir dönüm noktasıdır ve benzeşme bu tarihten itibaren başlayacak giderek de artacaktır. Modernleşen kurumların ve yaşam biçiminin etkileri önce Tarihi Yarımada’da görülmeye başlayacak ve genç kuşaklar, modern apartman yaşantısını tercih ederek Süleymaniye’den süzülüp gidecektir. Tarlabaşı ise giden elçiliklerle birlikte canlılığını kaybeden Beyoğlu’nun içine girdiği durgunluk döneminden doğrudan etkilenecektir. 1950’lere gelindiğinde her iki semt için de farklı dinamiklerin etkisiyle başlayan bu durgunluk dönemi yerini yeni bir duruma bırakacaktır. Anadolu’dan İstanbul’a yönelen kırsal kökenli ve beceri sahibi olmayan göçmen nüfusun sığındığı semtler arasında Süleymaniye ve Tarlabaşı öncelikle tercih edilen yerler olacaktır. Zaman içinde kendi becerileri, birikim ve karakterlerine bağlı olarak bu göçmenler ya bu semtleri bir atlama taşı olarak kullanacaklar ve kent çeperinde daha iyi koşullara doğru geçiş yapacaklar ya da burada yaşamaya devam edecekler ve bir üst sosyo-ekonomik gruba geçmek bir tarafa, giderek yoksullaşacaklardır *14. Tarihi miras alanlarının hiçbir bakım yapılmadan yoğun ve yanlış müdahalelerle kullanılması; konut işlevinin yerini imalat ve depolama alanları alması; bölgede yaşayan yoksulun yerini daha yoksula bırakması sürecinin 1980’lere kadar devam ettiği her iki semtte de bu yılları kentsel çöküş dönemi olarak tanımlamak mümkündür *15. 1980’lerin dönüştürücü gücü her iki semtin de küresel ilişkilerin olumsuz sonuçlarının derinden yaşandığı bölgelere doğru evrilmesini gerektirmiştir. Tarlabaşı’nda bu süreç Tarlabaşı Bulvarının açılmasıyla Beyoğlu’ndan kopartılarak kendi içine kapalı yaşamaya mahkûm edilen bir semt görünümüyle ortaya çıkarken, aynı yıllarda UNESCO’nun Dünya Miras Listesi *16 içine dâhil edilen Süleymaniye’de tahribat, yakma ve yakın çevrenin otoparkı haline getirilme aşamasına geçmekteydi. Dönemin yerel yöneticilerinin İstanbul’u bir dünya kenti yapmak hayali içinde henüz tarihi miras alanlarının pazarlanması yaklaşımı yer almamaktaydı. 1980’lerden 2000’li yıllara uzanan bu dönemde Süleymaniye’yi, çok büyük oranda tahrip olmuş tarihi dokusuyla yakın çevredeki hizmet, ticaret ve imalat işlevlerinin otopark ve depolama ihtiyaçlarının karşılandığı fakat her şeye rağmen canlılığını devam ettiren bir semt olarak tanımlamak mümkündür. Tarlabaşı ise suç unsurlarının çok yaygın olduğu ve içine girilmesi mümkün/doğru olmayan bir semt olarak tanıtılmasına karşın bu tanıtımın doğruluğu tartışılan, kendi içine kapalı yaşamak zorunda bırakılan, fakat fiziki dokusunun bakımsızlıktan yıprandığı bir konut alanı olarak 2000’li yıllara ulaşmıştır. Her iki semtte de zaman içinde arsa ve bina değerlerinin düşmesi, çevre semtlerdeki değerler ile aralarındaki farkların giderek artması bu bölgeleri küçük, büyük, ulusal, uluslar arası her türlü yatırımcı için cazip hale getirmiştir. Bu bağlamda 2003 yılı yerel seçimleri bu bölgelere yeni bakış açılarının hayata geçirilmesi açısından kritik önem taşımaktadır.

2003’den 2008’e giderken 2005 ve 2006 yıllarının önemi

İstanbul’a 1980’li yıllardan beri yüklenen dünya kenti vizyonu 1990’lı yıllarda yöneldiği çeperdeki alanları hızla tüketmeye devam ederken diğer taraftan, 2000’li yıllarla birlikte kendini tarihi alanlar üzerinden de tarif etmeye başladı. Bunda, dünyada kentsel miras alanlarına olan ilginin artmasının yanı sıra özellikle kent çeperine doğru yayılmanın artan maliyetinin de rolünü kabul etmek gerekir. Bu bağlam içinde çok büyük bir hızla değişen teknoloji ve ilişkiler ağının etkilediği kent yöneticileri, yönettikleri kentleri de aynı hızla değiştirmek yönündeki heveslerini artık gizlememektedirler. Hangi siyasi partiye mensup olunursa olunsun dönemin temel ortak ideolojisini bu hıza ayak uydurmak, kentlerin ana sermayesi haline gelen arsa ve emlak üzerinden bu yarışa katılmak biçiminde özetlemek mümkündür. Çeperde gelişme alanlarının büyük ölçüde tüketildiği İstanbul için kenti hızlı değiştirme vizyonu, yönetim erkini cazibesi artmış olan tarihi mekânlara yöneltmekte, bu miras alanlarını “hızla” değiştirme, dönüştürme yönünde hedefler koymaya, projeler geliştirmeye sevk etmektedir. Bu anlamda 5366 sayılı yasanın çıktığı 2005 ve yenileme alanlarının ilan edildiği 2006 yılları kritik yıllar olarak tarif edilebilir. Bu yasal altyapılar 2003 yerel seçimlerinin ardından geçen iki yılın sonunda tamamlanabilmiş ve projelerin hazırlanması süreci başlamıştır. Hedef 2009 yerel seçimlerine tarihi kent mekânlarını yeniden üreterek girmektir. Ancak yerleşik alanlarda ve tarihi miras özelliği taşıyan bu bölgelerde sürecin girdilerinin ne kadar fazla sayıda olduğu ve bu alanlarda proje yönetmenin çok da kolay olmadığı geçen iki senenin sonunda kavranmaya başlanmıştır.

Projelendirme süreçlerindeki benzerlikler ve aykırılıklar neyi ifade eder?

Aynı siyasi partinin mensubu olan iki belediye başkanının yürüttüğü yenileme projelerinin içeriklerini anlayabilmek için öncelikle bu projelerin ortaya çıkışında benimsenen vizyonları, projelendirme süreçlerini ve uygulama modellerini kavramak gerekmektedir.

Tarlabaşı ve Süleymaniye bölgelerinin yenileme alanı olarak ilan edilmesi birbirine çok yakın tarihlerde gerçekleşmiştir. İstanbul’da ilk “yenileme alanı” kararı olarak Bakanlar Kurulu tarafından; 20.02.2006 tarih ve 2006/10172 sayı ile alınan karar, Tarlabaşı’nda yer alan dokuz adet yapı adası ile birlikte Beyoğlu ilçe sınırları içinde beş alt bölgeyi *17 daha yenileme alanı ilan etmektedir. Süleymaniye *18 bölgesinin yenileme alanı ilan edilmesi ise bu tarihten üç ay sonra gerçekleşecektir ve bu Bakanlar Kurulu’nun 24.05.2006 tarih ve 2006/10501 sayılı kararıyla İstanbul’da ilan ettiği üçüncü yenileme bölgesidir *19.

Tarlabaşı semtinin Bulvara temas ettiği bölgede ve coğrafi olarak tam orta noktasında yer alan dokuz yapı adasını yenileme alanı olarak ilan eden Beyoğlu Belediyesi’nin bu konudaki vizyonu; Tarlabaşı semtini bu bölgeden başlayarak İstanbul’un tarihi alanları içinde en prestijli ofis, otel ve konut alanı haline dönüştürmek şeklinde özetlenebilir. Bu vizyonda dünya kenti İstanbul söyleminin izlerini bulmak, tarihi mekânları emlak değerleri üzerinden pazarlamanın ipuçlarını yakalamak mümkündür.

Buna karşın Süleymaniye için geliştirilen vizyon daha farklıdır: yanarak, yıkılarak, apartmanlaşarak, depo ve imalat alanı haline dönüşerek adeta yok olan dünya miras alanı Süleymaniye konut dokusunun, tarih içinden yeniden yaratılması olarak özetlenebilen bu vizyonda, dünya ile bütünleşen İstanbul söyleminden ve emlak değerlerinin yönlendirdiği bir yaklaşımdan söz etmek çok mümkün gözükmemektedir. Tüm Süleymaniye semtini ve Dünya Miras Listesine giren alanın tümünü kapsayacak biçimde ilan edilen yenileme alanı beş etap bölgesi olarak tasarlanmıştır.

Uygulama sonrasında bu vizyonların nasıl ve ne kadar gerçekleştiği, nasıl evrildiği ve biçim değiştirdiği, etkilerinin neler olduğu, ortak noktalarda buluşup buluşmayacakları izlemeye değer konular olarak karşımızda duruyorlar.

Tarlabaşı örneğinde uygulama modeli ve projelendirme süreci en tartışmalı konular olarak gündemdeki yerini aldı *20. Beyoğlu Belediyesi’nin projelerin elde edilmesini ve yapımını özel sektöre ihale etmesi *21 sürecin ilk yumuşak karnını oluşturdu. Beyoğlu Belediyesi’nin aktif olarak sürece hiç katılmadığı bu modelde yatırımcı özel sektör % 58’lik payla, mülk sahibi ise % 42’lik payla hissedar edildiler. Bu model, 5366 sayılı yasanın idarelere re’sen uygulama yapma yetkisi vermesinin en uç örneği olarak yatırımcıyı bölgedeki mülk sahiplerine ortak etmiş oldu. Yasanın bu konuda muvafakat aramayan içeriği, hatta mülk sahiplerinin uzlaşmaması durumunda kamulaştırma yolunun açık olması idareye tek taraflı güç kullanım yetkisini vermektedir. Koruma alanlarında KTVKK ile yaratılan kamu kaynaklarını kullanmak *22 yerine, bu modeli tercih eden Beyoğlu Belediyesi, bu tarihi semti sıradan bir ihale alanı olarak değerlendirdi. Projenin başlangıcında geliştirilen vizyonu gerçekleştirmede bu modelin anahtar rolü oynayıp oynayamadığını ise zaman gösterecektir.

Süleymaniye örneği ise uygulama modeli ve projelendirme süreci açısından Tarlabaşı’ndan çok daha az tartışmaya konu edildi. Tümüyle Büyükşehir Belediyesi tarafından yönetilen Süleymaniye projesinin birinci etabında uygulama modelinin farklı kamu kurumlarının ortaklığında sürdürülmesi planlanmıştır. Proje maliyetinin %40’ı Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunmasına Katkı Payı nedeniyle İl Özel İdaresi tarafından karşılanmakta; geri kalan %60’ını ise İBB üstlenmektedir. Yapım maliyetinde ise yine %40’nın İl Özel İdaresi tarafından, geriye kalan kısmının ise TOKİ’nin *23 mülk sahiplerine uzun vadeli ve düşük faizli kredi vermesiyle karşılanması programlanmaktadır. Bu süreçte en tartışmalı konu İBB’nin şirketi olan KİPTAŞ’ın (İstanbul Konut İmar Plan Sanayi ve Ticaret A.Ş.) da Süleymaniye yenileme alanı içinde mal sahibi olarak rol almaya başlamış olmasıdır. Bölgede satın aldığı mülkleri projelendiren şirketin tarihi çevreye olan yaklaşımları eleştirilere konu olmaktadır. Süleymaniye’de benimsenen kamu ağırlıklı ve kredilendirmeye dayalı bu model, tarihi dokuların ve mülkiyet haklarının korunması açısından olumlu olarak değerlendirilmekle birlikte, kamunun bu projenin yönetilmesi konusuna daha profesyonel olarak yaklaşması gerekmektedir. Bölgenin aynı zamanda Dünya Miras Listesi kapsamında Yönetim Planının hazırlanacak olması bu profesyonel yaklaşımı daha da önemli kılmaktadır.

Yenileme projesinden kim, ne anlıyor?

Tarlabaşı ve Süleymaniye Yenileme Alanlarının proje uygulama modelleri kadar mimari tasarım yaklaşımları da birbirinden çok farklı iki örneği oluşturmaktadırlar. Sit alanı ilan edildiği 1994 yılından, yenileme projelerinin onaylandığı 2007 yılı sonuna kadar içinde Tarlabaşı’nın da yer aldığı Beyoğlu bölgesine ait koruma amaçlı imar planının onaylanmamış olması üst ölçekteki en önemli sorundur. Bu sürecin tamamlanmamış olması Tarlabaşı yenileme alanında teklif edilen projelerin bir üst ölçek karara dayalı olmadan üretilmesini getirmiştir ki bu da aslında 5366 sayılı yasanın planlama kavramını reddeden içeriğiyle örtüşmüştür.

Süleymaniye yenileme alanında İBB Etüt ve Projeler Daire Başkanlığı’na bağlı Tarihi Çevre Koruma Müdürlüğü tarafından yürütülen proje, tümüyle Tarihi Yarımada Koruma Amaçlı Nazım Planı ve Uygulama Planı kararlarına uyularak hazırlanmaktadır. Yaklaşık on yıllık bir hazırlık sürecini içeren bu planların titiz bir analiz çalışmasına dayalı olarak üretildiği bilinmektedir. Süleymaniye Yenileme Alanı avan ve uygulama projelerinin üst ölçekli bu planlara uygun olarak hazırlanması, Tarlabaşı ve diğer yenileme alanı projeleri arasındaki en temel fark olarak değerlendirilmektedir.

Bütün yenileme alanlarında üretilen mimari tasarımların içerikleri, koruma konusuna yaklaşım biçimleri, tarihi çevrede yeni yapı yapma sorunsalı kamuoyunda en fazla tartışılan konular olarak ortaya çıktı. Bu anlamda Tarlabaşı ve Süleymaniye yenileme alanları için üretilen yaklaşımlar da birbirlerinden farklı eksenlerde tartışmalara konu oldular.

Tarlabaşı’nda hazırlanan tüm projeler incelendiğinde temel yaklaşımın; bölgedeki tarihi yapı stoğu bakımsız kalmıştır ve deprem riski yüksektir; binalar yıkılmadan korunabilecek nitelikte değildirler; 15-20 m.olan bina derinlikleri nedeniyle arka cepheler ışık ve güneş alamamaktadır; bölgede güvenlikli bir yaşam ortamı yoktur gibi dört temel kabule oturduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle hazırlanan projelerde şu yaklaşım benimsenmiştir: tarihi özellikleri ne olursa olsun tüm binalar yıkılmalı, cepheleri aynı şekilde yeniden yapılmalı, iç mekanları ise yeniden tasarlanmalıdır; binaların derinliklerinin azaltılması nedeniyle kaybedilen inşaat alanları, yapıların üst katlarına ilave katlar getirilerek karşılanmalıdır; güvenlikli bir konut alanı yaratabilmek için sokaklardan bağımsız girişler kapatılmalı, yapı adalarının ortaları avlu olarak düzenlenmeli ve korumalı bir ortamda konutlara ulaşılmalıdır; ayrıca bölgenin yeni kullanıcılarının otopark ihtiyaçları da yapı adalarının altında inşa edilecek olan katlı otoparklar ile çözümlenmelidir. Köhnemiş olan tarihi dokuların korunmasında tek çıkar yolun onun replikasını yapmak olduğunu savunan bu yaklaşım biçimi gerek akademik camiadan ve gerekse meslek alanından yoğun eleştiriler aldı. Eleştirilerin yoğunlaştığı ikinci konu; projenin Tarlabaşı’nın tipolojik özelliklerine (yapı düzeni, bina cephe, derinlik ve gabarisinden başlayarak, bina sokak ilişkisi ve ada ortası kullanımına kadar çeşitlenen ana özellikler ile devamında ana girişten çatı biçimlenmesine kadar uzanan mimari bileşenlere ve malzemelere kadar uzanan özellikler) karşı gereken hassasiyeti göstermemesiydi *24. Bir koruma alanında yeni bir kentsel peyzaj yaratılması da eleştiriyle karşılandı. Tarlabaşı yenileme alanı projelendirme süreci bu eleştiriler ışığında ilerlemeye devam ediyor. 5366 sayılı yasanın 2863 sayılı KTVKK ile birlikte uygulanmasının getirdiği bir zorunluluk olarak yüklenici firma bölgede yer alan tüm tescilli yapıların rölövelerini hazırlama aşamasını tamamladı, bu konudaki verilerin uygulama projesinin koruma eksenini güçlendirmede önemli bir kaynak olmasını beklemek gerekiyor.

Koruma amaçlı imar planı kararlarına uygun olarak hazırlanan Süleymaniye Yenileme Alanı Projesi ise 1985 yılında Dünya Miras Listesi içine alınan Süleymaniye’nin sivil konut dokusunu tekrar canlandırmayı hedef olarak tanımlamış durumda. Fakat ne yazık ki bugün en fazla tahribatın olduğu bölge olan Süleymaniye’de hala ayakta kalabilmiş fakat çoğunlukla bakımsız ve köhneme tehdidi altında olan kültür varlıkları; sit alanı ilan edilmeden önce yapılmış tarihi çevreyle uyumsuz betonarme apartmanlar ve hatta iş hanları, kamu yapıları bir arada bulunuyorlar. Bu kadar karmaşık hale gelmiş bu dokuya 1990’larla birlikte bölgede artan rantın yarattığı yıkımlar, yangınlar, koruma kurulu kararlarına aykırı uygulamalar ve kaçak binalar eklenince bölgenin çok çeşitlenen problemlerinin çözümü çok kolay gözükmüyor. Yenileme projesi birinci aşamada ayakta olan kültür varlıklarının restorasyonunu hedefliyor. İkinci aşama, yıkılmış ya da yanlış uygulama yapılarak kaybedilmiş olan kültür varlıklarından bilgisi ve belgesine ulaşılanların aslına uygun olarak yeniden yapımı olarak projelendiriliyor. Üçüncü aşama ise bilgisi ve belgesi olmayan boş parsellerde veya üzerinde niteliksiz yapı bulunan parsellerde yapılacak yeni yapıları oluşturuyor. Bu üç farklı aşama kendi içinde yeni tartışmaları gündeme taşıyor; ayakta olan tescilli yapıların restorasyonu bu konudaki uzman ve malzeme sorununu gündeme getirirken; ikinci grup olan rekonstrüksiyon uygulamaları yapılmalı mı sorusunu ve yapıldığında kullanılacak malzeme vb konuları tartışmaya açıyor. Üçüncü aşama olan tarihi çevrede yeni yapı sorunsalı ise başlı başına bir başka tartışma alanı yaratıyor. Fakat şu da bir gerçek ki Süleymaniye’nin büyük ölçüde kaybedilmiş olan sivil dokusunun bu tahribattan kurtarılması çok kapsamlı geniş katılımlı ve uzun soluklu çalışmaları gerektiriyor.

Deneyimlerden dersler çıkardık mı, iş işten geçmeden geriye dönüş mümkün mü?

Belediyelerin 2003–2008 dönemi deneyimlerinden çıkardığı derslerle yeniden düşünmesi için;

Ders1: İnsanı eksene almadan yapılan kentsel müdahale dönemi artık devrini tamamlamıştır. Türkiye’de yaşanan bu iki yıllık deneyimin ardından konu bu kapsamda yeniden ele alınmalıdır.

Ders 2: Miras alanlarının aslını yıkıp replikasını yapma dönemi de artık bitmiştir. Bu alanlar süslenip parlatılacak değil, yılların üst üste biriktirerek getirdiği izleri yansıtacak şekilde ele alınmalıdırlar, aksi takdirde bir değer taşımazlar.

Ders 3: Bir bölgede yapılacak kentsel müdahalenin yansıması çok boyutludur ve dalga dalga toplumun her tarafına yayılır. O nedenle olumlu olduğu varsayılarak başlatılan bir süreç kentin bir başka köşesinde, toplumun bir başka noktasında olumsuz bir yansıma yaratmamalıdır. Bu ise çok dikkatli planlamayı ve yönetilmeyi gerektirir.

Ders 4: Geleceğe bir iz ve belge bırakıldığı hiç unutulmamalıdır. Bu nedenle yönetim erkleri, vizyonlarını, proje hedeflerini, yaptıkları uygulamaları, ilgililerle sürdürdükleri görüşmeleri ve vardıkları anlaşmaları yorumsuz olarak kamuoyu ile paylaşmak zorundadırlar.

Bu derslere daha birçok ders ilave etmek mümkündür. Fakat son olarak; 2010’u Avrupa Kültür Başkenti olarak karşılayacak İstanbul için önümüzdeki yıllar tarihi miras alanları üzerinde vereceği bir sınav dönemidir. Bu ise yönetim ve karar erki başta olmak üzere, süreçte sorumluluk yüklenen tüm kesimler için bilimin yön göstericiliğine güvenmeyi, kamu yararını temel almayı, çağdaş uygulamaları takip etmeyi ve bilgiyi paylaşmayı zorunlu kılmaktadır.

 

 

 



*1 Bu konuda Aykut Köksal’ın Kentsel Koruma Bağlamı başlıklı makalesine bakılabilir. II. Kentsel Koruma,Yenileme ve Uygulamalar Kolokyumu, 15 Nisan 1994 MSÜ-MF, İstanbul, 1995, ss.74-76; ayrıca http://www.arkitera.com/v1/diyalog/aykutkoksal/makale6.htm

*2 Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz: Görgülü, Dinçer, Enlil vd. (2006) İstanbul’un Eylem Planlamasına Yönelik Mekansal Gelişme Stratejileri Araştırma ve Model Geliştirme İşi kapsamında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Planlama Müdürlüğü için hazırlanan “Mahalle Ölçeğinde Kentsel Dönüşüm Modeli Küçükbakkalköy Örneği”, http://www.mmr.yildiz.edu.tr/

*3 Bu başlık altında yapılan değerlendirmeler yazarın “Tarihi Kentlerin Korunması ve Yeniden Düzenlenmesinde Sorumluluk ve Yeterlilik Sorunları”. Tarihi Yarımada Sempozyumu, TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi, İstanbul: İTÜ Mimarlık Fakültesi, 15–16 Kasım 2007, İstanbul Tarihi Yarımada Sempozyumu kitabı içinde, ss: 239-258. çalışmasını yeniden gözden geçirerek bir yıl içindeki gelişmeler ışığında yeniden düzenlediği halidir.

*4 Yasanın başlığı ve amacını açıklayan birinci maddeden alıntıyla

*5 14.7.2004 tarih ve 5226 sayılı kanun ile değişik 2863 sayılı kanun

*6 Bu kapsamda İstanbul / Ankara Yenileme Alanları Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulları adıyla kurulan kurullar ‘Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu ve Koruma Bölge Kurulları Çalışmaları ile Koruma Yüksek Kuruluna Yapılacak İtirazlara Dair Yönetmelik’te yer alan usul ve esaslara bağlı olarak çalışmak zorundadırlar.

*7 Bu ilke kararında Yapı Grupları tanımlanmakta, bu yapılara yapılacak müdahaleler (Bakım, Basit onarım, Esaslı onarım; Sağlamlaştırma, Temizleme, Bütünleme, Yenileme, Yeniden Yapma, Taşıma olmak üzere) tasnif edilmektedir. İlke kararında önemli olan konu “…korunacak yapılara müdahaleler, her yapının kendine özgü koşullarına göre saptanacaktır…” hükmünün getirilmesi ve yapının mevcut fiziksel durumuna göre müdahalenin biçimi ve niteliklerinin koruma kurulunca saptanacağının tanımlanmasıdır. İlke kararının bir diğer önemli maddesi ise “…Yapıların yıkılmadan korunmaları esastır…” hükmünün getirilmiş olmasıdır.

Ayrıntılı bilgi için bkz.http://www.kultur.gov.tr/teftis/BelgeGoster.

*8 Tarihi dokuya yapılacak müdahaleler konusunda kişilerin, kurumların ve kurulların yaklaşımlarının birbirinden ne kadar farklılaştığı unutulmamalıdır. O nedenle koruma konusundaki temel kabullerin yaygınlaştırılması ve bu konuda kapasitelerin geliştirilmesi bu alanda en önemli konulardan biridir.

*9 Bu Yönetmeliğin 3.01.1. Maddesinde: Avan proje uygulamaları; A. İmar Kanunu gereği, B. İmar Planı-Plan Notları gereği, C. İmar yönetmeliğinde belirlenen yüksek yapılarda, D. Bu yönetmeliğin 3.05 maddesinde belirtilen niteliklere sahip diğer yapılarda söz konusudur denildikten sonra; 3.01.3. İmar Planı notlarında “… İstanbul Büyükşehir Belediyesince onaylanacak avan projeye göre uygulama yapılacağı” belirlenen alanlarda, plan ve plan notlarında öngörülen plan kararlarına, yapılaşma koşullarına ve yönetmeliklerle bu gibi binalar için getirilmiş hükümlere uyulacaktır koşulu getirilmektedir.

*10 Yönetmeliğin 7. maddesi: “…Yetkili idareler tarafından yenileme alanı içinde kalan mülk sahiplerini veya bölge halkını uygulama konusunda bilgilendirmek üzere toplantılar yapılarak görüşleri alınır ve bunların katılımı sağlanır. Yetkili idare ihtiyaç halinde üniversite, meslek kuruluşları, sivil toplum örgütleri, kamu kurum ve kuruluşları ve muhtarlarla danışma toplantıları düzenleyebilir, projeler hakkında basın ve yayın araçlarıyla bilgilendirme yapabilir…”

*11 Yasanın 4. Maddesi ve Yönetmeliğin 23. ve 24. maddeleri “…yenileme alanlarında bulunan yapıların boşaltılması, yıkımı ve kamulaştırmasında anlaşma yolu esastır. Anlaşma sağlanamayan hallerde gerçek ve özel hukuk tüzel kişilerinin mülkiyetinde bulunan taşınmazlar yetkili idareler tarafından kamulaştırılabilir. Kanun uyarınca yapılacak kamulaştırmalar 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 3. maddesinin ikinci fıkrasındaki iskân projelerinin gerçekleştirilmesi amaçlı kamulaştırma sayılır…” hükümlerini getirmektedir.

*12 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu Madde 3: “…İdareler, kanunlarla yapmak yükümlülüğünde bulundukları kamu hizmetlerinin veya teşebbüslerinin yürütülmesi için gerekli olan taşınmaz malları, kaynakları ve irtifak haklarını; bedellerini nakden ve peşin olarak veya aşağıda belirtilen hallerde eşit taksitlerle ödemek suretiyle kamulaştırma yapabilirler. …(2.fıkra): Bakanlar Kurulunca kabul olunan, büyük enerji ve sulama projeleri ile iskân projelerinin gerçekleştirilmesi, yeni ormanların yetiştirilmesi, kıyıların korunması ve turizm amacıyla yapılacak kamulaştırmalarda…”,

*13 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu Madde 27’de: “…3634 sayılı Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanununun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacına veya aceleliğine Bakanlar Kurulunca karar alınacak hallerde veya özel kanunlarla öngörülen olağanüstü durumlarda gerekli olan taşınmaz malların kamulaştırılmasında kıymet takdiri dışındaki işlemler sonradan tamamlanmak üzere ilgili idarenin istemi ile mahkemece yedi gün içinde o taşınmaz malın 10 uncu madde esasları dairesinde ve 15 inci madde uyarınca seçilecek bilirkişilerce tespit edilecek değeri, idare tarafından mal sahibi adına 10 uncu maddeye göre yapılacak davetiye ve ilanda belirtilen bankaya yatırılarak o taşınmaz mala el konulabilir…” denmektedir.

*14 Bu konuda Tarlabaşı örneğini ele alan bir çalışma için bkz. Dinçer, İ., Enlil, Z.; “Eski Kent Merkezinde Yeni Yoksullar:Tarlabaşı-İstanbul”, Yoksulluk Kent Yoksulluğu ve Planlama; Dünya Şehircilik Günü 26.Kolokyumu, Ankara, 6-8. Kasım.2002, Yoksulluk Kent Yoksulluğu ve Planlama içinde, Ankara: TMMOB Şehir Plancıları Odası, 2002, ss: 415-424.

*15 durgunluk dönemi, kentsel çöküş dönemi kavramları Ebru Gürler’in kentsel dönüşüm sürecinin karakterini çözümleyen çalışmasına atıfla kullanılmaktadır. Bkz: Ebru Gürler (2005) 1980 Sonrası Kentsel Dönüşüm Sürecinde Küresel Perspektiften İstanbul Örneği: Kent içi Tarihi Alanların Yeniden Üretim Modelleri. Değişen-Dönüşen Kent ve Bölge. 8 Kasım Dünya Şehircilik Günü 28. Kolokyumu.8-9-10 Kasım 2004. Kolokyum Kitabı içinde Cilt II, ss: 613-649.

*16 UNESCO Dünya Miras Komitesi’nin Paris’te 2-6 Aralık 1985 tarihinde gerçekleştirilen Dokuzuncu Olağan Toplantısında alınan kararla İstanbul’daki dört bölgeden biri olarak Süleymaniye bölgesi de Dünya Miras Listesi içine alınmıştır. Ayrıntılı bilgi için bkz: http://whc.unesco.org/archive/advisory_body_evaluation/356.pdf

*17 Cezayir Çıkmazı, Tophane Bölgesi, Galata Kulesi Çevresi, Belediye Binası ve Çevresi, Bedrettin Mahallesinde belirlenen adalar kararname eki olarak onaylanmaktadır.

*18 Yenileme alanı Süleymaniye, Hacıkadın, Kalenderhane, Mollahüsrev, Hoca Gıyaseddin, Sarıdemir, Yavuz Sinan, Demirtaş Mahallelerinden oluşmaktadır.

*19 İkinci bölge Bakanlar Kurulu tarafından; 03.04.2006 tarih ve 2006/10299 karar sayısı ile alınan “İstanbul İli Kent Merkezinde Yer Alan Bazı Alanların Yenileme Alanı Olarak Kabul Edilmesine İlişkin Karar” ile ‘Fatih - Kürkçübaşı Mahallesi Bulgur Palas Yenileme Alanı’, ‘Atik Mustafa Paşa Mahallesi Yenileme Alanı’, ‘Fatih Balat Karabaş - Tahta Minare Mahalleleri Yenileme Alanı’, ‘Fatih Hatice Sultan – Neslişah Mahalleleri Yenileme Alanı’dır. Ayrıntılı bilgi için bkz: http://rega.basbakanlik.gov.tr/

*20 Bu konuda ayrıntılı bir değerlendirme için bkz: Dinçer,I., Enlil,Z., Islam,T. (2008) “Regeneration in a New Context: A New Act on Renewal and its Implications on the Planning Processes in İstanbul” ACSP – AESOP Fourth Joint Congress, July 6 – 11, 2008 Chicago, Illinois: Bridging the Divide: Celebrating the City, 620 no ile CD kitap içinde.

*21 2007 Nisan ayında sonuçlanan ihalede Tarlabaşı Yenileme Alanı projelendirme ve Yapım ihalesini mülk sahiplerine en yüksek payı veren Çalık Holding’in inşaat şirketi GAP tarafından alındı.

*22 14.7.2004 tarihinde 5226 sayılı yasa ile yeniden düzenlenen Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile getirilen "Taşınmaz Kültür Varlıklarının Korunmasına Katkı Payı" sivil dokuların korumasını güvence altına almaktadır.

*23 Yukarıda adı geçen değişiklik kapsamında ayrıca, 2985 sayılı Toplu Konut Kanunu uyarınca verilecek kredilerin en az %10'u tescilli taşınmaz kültür varlıklarının bakımı, onarımı ve restorasyonu işlemlerine ilişkin başvurularda kullandırılır hükmü getirilmiştir. Bu konuda uygulama henüz başlamamıştır.

*24 Bu konuda yapılan bir değerlendirme için bkz: Nur Akın 2008. Bir Sergi Üzerine Görüşler: Tarlabaşı Geleceğini Paylaşıyor. Mimarist.S:29. ss: 13-14.

Web design @GeNcDiNaMiK.com

Top Desktop version