Planlama.Org - Şehir Plancılarının haber portalı



Yarı Utangaç Şehir ve Bölge Plancıları…

Şehir ve Bölge Planlama mesleğinin ilk adımı olan lisans mezuniyeti sonrasından bugüne bilgi birikimi ve tecrübe anlamında hayli yol aldığım söylenemez. Bu eksiklikteki asıl payıysa yetiştiğimiz eğitim anlayışında ve sonrasındaki çalışma alanlarımızda öğretici/teşvik edici olamayan mesailerde görüyorum, bireysel payımızın yanında. Ve hem kendimi hem de benzer durumdaki meslektaşlarımı ucu yırtık çoraplarıyla gezinen yarı utangaç insanlara benzetiyorum son zamanlarda. Mesleki bilgisi ve tecrübesi sınanır veya sorulurken, yetersiz olduğu durumlarda pabuçlarının bağını çözüp eşikten içeri geçmek yerine bağını çözemeden geri dönmek isteyen kaçamak bir ruh hali. Eşikten içeri sökük çoraplarıyla girmeyi göze alabilenlerimiz ise ya eksiğin kimde-nerede olduğunun bilinciyle ya da cahil cesaretiyle içeride…


Belki bu ruh hali farklı kurgularla da anlatılabilir, paylaşılabilir. Mühim olan ilgisizliğin ve tecrübesizliğin buyur edilmeye mani olmamasının ve çözümün geri dönmek olmadığının anlaşılmasında. Yırtık parmak uçlarının tek tek dikilerek açıkların kapandığı bir mücadele sürecinde. Utanmadan, yorulmadan ve medeti kendinde uman…

İkiyle Çarpmak…

Hala içinde bulunduğum bu mücadele sürecinde bir yandan içinde yaşadığım kentin olağan üstü planlama gündemi içinde yeni şeyler öğrenmeye koyulmuşken, bir yandan da bu öğrenme sürecini somut bir ürüne kavuşturmak için bölge(sel) planlamaya yönelmek istemiştim… Mesleğimizin en önemli üretim ölçeğinin başta bölge ölçeği olduğunu düşündüğümden yüksek lisans tezimin konusu da bu alanda belirdi ve hem çalıştığım bölge (Kars, Ardahan, Iğdır ve Ağrı illerinden oluşan Ağrı Alt Bölgesi) ölçeğinde hem de yerel odağında (Kars) bölgesel kalkınma üzerine çalışıp hipotezler geliştirdim…

Tezimin bana kattığı onca şey içinde beni en çok etkileyen ise hipotezlerimin doğrulanmasından çok, yıllarca okuyup ezberlediğimiz doğudaki az gelişmişliğin* basit bir-iki tablo ve klişe cümlelerin ötesine geçebilen sahici yüzüydü. Tezimde kullandığım yerel veriler ağırlıklı olarak yazılı değil sözlü bilime dayanıyordu. Kaynağı yöre temsilcilerinin hafızalarındaydı ve hatırlayıp bazen de yanlarındakilere danışıp paylaşıyorlardı gereken bilgileri. Örneğin, bir Organize Sanayi Bölgesi’nde kaç işyerinin olduğunu öğrenmem en az 5 farklı telefon görüşmesinden sonra olabilirken, kaç kişinin çalıştığını öğrenmemse daha kısa ve basitti: Çarp ikiyle! Bu ifade ve diğer bilgilere erişme hallerim günlerce aklımdan çıkmamıştı. İstihdam, işyeri sayısının ikiyle çarpılması kadar basit ve trajikomikti. Bölgedeki illerden herhangi birindeki toplam sanayi iş gücü, batıdaki tek bir fabrikanın kapasitesinin altındaydı. Kısacası onların mutlak gerçekleri benimse sözlü bilime inanma zorunluluğum vardı.


Tez çalışmamın sonunda yeni bir fikirden ziyade var olan yerel potansiyellerin yerinde öğrenilip, neler yapılabileceğini ortaya koymaya çalışan bir kalkınma tablosu çıkmıştı ortaya. Hiç değilse bu bölgede hangi yerleşimin kalkınmada öncü, hangi yerleşimin tamamlayıcı ve hangi yerleşimlerin gelecekte rekabet yaratacak potansiyel birer öncü yerleşim rolü üstlendiklerini samimi ve yerele özgü bir şekilde ortaya koyabilmişti bu tablo. Oysa merkezi irade, çalıştığım bölge illerinin sosyo-ekonomik gelişmişlik yapılarını ve tarihsel gelişim süreçlerini temel ölçütler olarak görmektense, il bazında en çok nüfusu barındıran yerleşimi öncü kent ilan ederek ileride bu bölgede kurulacak olan Kalkınma Ajansının yerini de belirlemişti (Detaylı bilgi için: Kalkınma Ajanslarına Yönelik Tartışmalı Konular ve Eleştirel Yaklaşımlar ). Tüm bölge illerini aynı tür ve nitelikteki verilerle ve pozitif ayrımcılık yapmadan analiz ettiğimde Merkezi irade ile çelişiyordum. Doğruladığım hipotezim ile ben ‘Kars’ diyordum, onlarsa ‘Ağrı’. Tezim biraz da bu yanlışa inattı. …

Uzak Ölçeği ve BirAzımız…

Şimdilerdeyse hem tez çalışmam sırasındaki kazanımlarım hem de sonrasında oluşan düşüncelerim elimde olmadan bir noktada kilitleniyor. O da planlama hiyerarşimizin kara deliği olarak tarifleyebileceğim, üst ölçekli bir plana bir alt ölçeğindeki planın uyma zorunluluğunu ortadan kaldıran “varsa” koşulu. Planlamada sağlıklı bir yönetim ve uygulama anlayışıının gereği Bölge Planları, ülkesel kalkınma hedef ve politikalarını belirleyen Ulusal Kalkınma Planları’na uygun olarak yapılır. Bölge Planları’nın geliştirdiği sosyo-ekonomik kalkınma kararlarını, sektörel yaklaşımları ve yönlendirici politikalarını mekanla ilişkilendirmekse Çevre Düzeni Planları’nın asli görevidir. Nasıl ki Nazım İmar Planları’nın Çevre Düzeni Planları’na uyması gerekirse, Uygulama İmar Planı’nın da üst ölçeği olan Nazım İmar Planı kararlarıyla uyumlu yol alması gerekir. Mevzuatımızda da durum buna benzer bir içerikle ele alınmış olmasına rağmen, Bölge Planları ve üst ölçekli fiziki planlar arasındaki ilişkiyi bir zorunluluktan çıkarıp bir keyfiliğe bağlayan “varsa üst ölçekli plana uyma” koşulu, akıl almaz bir kara delik oluveriyor ister istemez… Aynı durum Çevre Düzeni ve Nazım İmar Planı arasında da var olduğundan genel çerçeveyi anlatan şöyle bir uyarlama pek de yanlış olmaz: Planlama iktidarsız yönetiliyor ve haliyle yerelde bildiğini okuyor. Çünkü olsa da olur, olmasa da!


Durumun vahametiyse kendini en çok bölgeler arası gelişme farklılıklarıyla gösteriyor ve ulusal kalkınma planları neredeyse boşuna yapılıyor. Çünkü bu planlar alt ölçekte çözülerek piramidin basamaklarını inemiyor. Kentlerimiz ulusal kalkınma politikalarından bağımsız ve üst ölçekten yoksun imar planları ile şekilleniyor… Bugünün kimliksiz yerleşim dokularına ve adına kent dediğimiz, özünde kent yönetiminin idari yetki alanında birikmiş yarı kentli-yarı kırsal bir nüfustan ibaret ve bilimsellikten uzak, hakça adil olmayan sosyo-ekonomik şartların kol gezdiği alanlara evriliyoruz gün geçtikçe. Tüm bu kötü gidişatın yönünü değiştirecek çözümse, planlamanın hukuksal ve idari yönüyle yakından ilgilenen bilim insanlarının sesine kulak vermekle başlıyor ve planlamadaki keyfiliğin yerini zorla güzelliğin almasını sağlayacak bir yaptırım kararının mevzuatımızda yer almasıyla da bitiyor…

Benimse aklımda dikeyde bir uyum arayışından çok, yatayda bir yolculuk nedeni yatıyor. Planlar arası hiyerarşik uyum zorunluluğunu tabanda yayan ve uzakları işaret eden bir çözüm: ‘Planlamada uzak ölçeği’.

Türkiye’yi sosyo-ekonomik ve üst düzey fiziki plan eksikliği bakımından, ihtiyaca göre bölge birimlerine ayırdığımızı düşünelim ve planlanma ihtiyacına göre bir öncelik sıralaması belirleyelim. İşleyiş mantığıysa gayet basit: Bir kentte Çevre Düzeni Planı yapacaksak, öncelikle bu kentin bulunduğu bölge birimine en uzak ve gelişmeye bir o kadar hasret kalan bölge biriminin ihtiyaç duyduğu Bölge Planı’nın yapılmasını gerekli kılan bir zaruret; ya da Nazım İmar Planı yapılacaksa bir yerde, bu yerin içinde olduğu bölge birimine en uzak ve gelişmeye en muhtaç olan bölgenin alt birimleri arasındaki önceliğe göre başta gelen yerleşimin Çevre Düzeni Planı’nın yapılmasını şart koşmak gibi. Sistem sadece planlama kararlarının adil dağıtımı ve ülkede doğu-batı ayrımının azalması üzerine kurulu. Planın nerede yapılacağının kararı verildikten sonra gerisi halihazırdaki mevzuat geleneği. Sanırım ihtiyaç duyduğumuz biraz da böyle bir yatay hiyerarşi. Çünkü planlamada “varsa”ların yerini “mutlaka”lar alsa bile, plan yapılacak yerlerin coğrafyası fazla değişmiyor.


Demin de bahsettiğim gibi, ‘Planlamada Uzak Ölçeği’ bir bakıma yatayda bir yolculuk nedenidir. Planlamada asıl çözüm bekleyen alanların biraz da uzağımızdaki kentlerde, kırlarda ve bölgelerde olduğunun farkına varmamızı sağlayacak olan bir cesaret ölçer gibi. Elbette bizler için bütünüyle bir yaşamı arkada bırakıp, uzaklarda ve belki de hiç alışık olunmadık bir yaşama tutunarak planlama yapmak, imkansızlıklara direnip bilimi yaşatmak hiç kolay değil. Yıllarca dile getirilen batıya ve dış ülkelere yönelen beyin göçünün yerine doğuya ve Anadolu içlerine yönelen bir tersine iç göç dalgası. Meslek alanımızın ilk bölümünün 1961’de kurulduğu ODTÜ Mimarlık Fakültesi Yönetiminin, bölümün ilk yıllarında başlattığı kırsal planlama politikası, her ne kadar farklı koşullarda üretilmiş olsa da bizlere bu noktada önemli mesajlar veriyor. Kurulduğu yıl Mimarlık Fakültesi Yönetimi aldığı bir kararla Şehir ve Bölge Planlama öğrenimi gören öğrencilerinin her yıl Türkiye’nin farklı özelliklere sahip bir köyüne giderek sömestr çalışması adı altında sosyo-ekonomik araştırmalar yaparak, metodik bir kırsal inceleme yapmalarını benimsemişti.


Aynı yılın yaz döneminde de Mimarlık Bölümü öğrencileri staj çalışması olarak bu köylere gidip, yapılan analizler ışığında kırsal tipolojiye uygun örnek bina inşa ediyorlardı. Bu çalışmalardan biri olan Yassıhöyük Köyü İncelemesi’nin anlatıldığı kitabın girişindeyse özetle şu anlatılıyordu:

Nüfusu 30 milyondan kısa sürede 40 milyona ulaşacak gelişmemiş bir ülke olan Türkiye’nin kalkınması, Yassıhöyük köyünün temsil ettiği kitlenin sosyo-kültürel ve iktisadi yönden aydınlatılması ile yakından ilgilidir. Çünkü bu kırsal kitlenin problemi de ancak bu probleme doğru gitmek, onu incelemek ve anlamakla çözülebilir. Bu köy incelemelerinin hepsindeki ortak amaçsa, gerçekleri öğrenmek, görmek ve anlamaktır. ODTÜ’nün gerekli imkanları olmasına rağmen Memleketimizin daha fazlasına ihtiyacı var: Anlayış…

ODTÜ olarak bizlerin yapabileceğimiz en iyi şey, 20 milyondan fazla insanın seslerini duyurabilmek için çırpındıkları köylere elçilerimizi göndermek olacaktır.


Eğitim alanında yarım asır öncesinin koşulları planlamada uzak ölçeğinin yataydaki yolculuk ayağını daha makul ve yapılabilir kılıyorken, bugün yaşadığımız ülkenin nüfusunun neredeyse yüzde 80’i - her ne kadar bilimsel ölçütlerle belirlenmiş bir kentsel nüfus tarifine sahip olmasak da- kentsel alanlarda yaşıyor. Ancak bugün planlamada gelişmişlik farklılıklarının yaşandığı uzak coğrafi alanlar yüzde 20’lerin çok daha üzerinde. Biz Şehir ve Bölge Plancılarınınsa neredeyse tamamına yakınının büyük şehirler birikimi dediğimiz batıda ikamet edip, neredeyse sürekli bu bölgelerle ilgili çalışıyor oluşu, istese de doğuya ve uzaklara vakit ayıramayışı ile bir yürüyor. Oysa çok azımız içinde yaşadığımız büyük kentlerde doğup büyümüş ve geçmişine tanıklık etmişizdir. Ne çocukluklarımız, ne de ilk aile ve mahalle anılarımız bu büyük kentlerde geçmiştir. Bugünse yaşadığımız kentlerin, mahallelerin meslek alanımız içindeki bitmek bilmeyen gündemi ve sorumluluk davetiyle haşır-neşiriz. Emeği ve zamanı en verimli kullanmanın derdindeyiz.

 

Bunca şeyi düşünüp yazan, memleketi buralardan bir hayli uzakta olan benim için bile Planlamada Uzak Ölçeği ve çağırdığı yola arkaya bakmadan koyulmak bir hayli zor. Ama hiç değilse belirli zaman aralıklarında ve cesaret ölçerde çıkabildiğim kadar yükseği zorlayarak yollara koyulmak şimdilik yapabileceğim kadarı. Hem ucu yırtık çoraplarımıza aldırış etmeden pabuçlarımızı eşikte bırakıp, içerilere doya doya adım da atabiliriz. Ne de olsa yarı utangaçlığımızın yerini, bildiğimiz kadarıyla bile bir şeyler yapabileceğimiz inancı alır hevesli ve ucu yırtık başka türlü parmak uçlarının yanında…


Yıllarca batıda biriktik ve çokçayız artık. Ne olur azalsa birazımız?

Eminim ki bir yerlerde cesaret ölçerin sınırlarını zorlayacak ve ardına bakmadan yollara koyulacak pabuçlar vardır bu koca şehirde. Heybesi bildiği kadarınca dolu olan, parmak uçları yırtık olsa bile azalabilen…

 

Görsel Kaynaklar:

- Kapak Fotoğrafı: Birkaç yıl önce internette Kars ile ilgili görsel arama yaptığımda karşılaştığım bir fotoğraf. Ne kaynağını biliyorum, ne de çekildiği yeri…

 

- Diğer Fotoğraflar: ‘Yassıhöyük:Bir Köy İncelemesi’ kitabında yer verilen ve Yassıhöyük Köyü’nde Milletlerarası Kalkınma teşkilatı fotoğrafçısı Atilla Torunoğlu tarafından 1964-65 yıllarında çekilen 1500 fotoğraftan birkaçı…

 

Yazılı Kaynaklar:

- Yassıhöyük: Bir Köy İncelemesi, 1965, ODTÜ Yayınları, Ankara

 

Hatırlatmalar:

* Doğudaki Az Gelişmişlik: Öncelikle yazıda geçen “doğu” ifadesi, ülkemizdeki gelişmiş kentlerin ağırlıklı olarak bulunduğu alanların ortak ifadesi olan “Batı” dan arta kalanı göstermektedir. Yani Anadolu’nun iç kesimlerini, Karadeniz köylerini, Doğu ve Güney Doğu Anadolu’ya da uzanmaktadır. Doğudaki az gelişmişlik de tüm bu alanların ortak sorununun ifadesinin kolaylaştırılmış halidir.

* Planlamada Uzak Ölçeği: Bu kavramın bilimsel anlamda ve şematik olarak tariflenmesi, yazının bütünlüğü açısından daha yararlı olacaktır. Kavram ile ilgili fikirlerim henüz çok taze ve gelişme safhasında olduğundan ve zamanla yarıştığımızdan, yazı içerisinde basitçe değinmekle yetindim. İlerleyen günlerde daha detaylı ve şematik bir anlatımın da ekleneceğini ve daha kolay anlaşılabileceğini hatırlatmak isterim…

Web design @GeNcDiNaMiK.com

Top Desktop version