Planlama.Org - Şehir Plancılarının haber portalı

Önce uzun uzun bu duygusal seçim yazısını yazma gerekçelerimi, gözlemlerimi, hayretlerimi, sonra kısaca basitleştirilmiş bir rant teorisi ve bir iki çıkarımı paylaşacağım. Amacım son dönemde en çok soru aldığım seçim ve rant konularını bitiştirebilmek ve memlekete özgü ruhsal bir imar dumurunu anlamlandırabilmek…

Seçim atmosferine girdik; söylemsel, görsel ve işitsel kirlilik yıpratıcı, ahlaki kirlilik ise mide bulandırıcı düzeyde. Elbette kimileri bu politik mücadeleyi ideolojik gerekçelerle yapıyor, çoğunluğun derdi ise rant ve iktidar, çünkü iktidar zenginliği artırmanın, artı değere el koymanın en kestirme yolu.

Geçenlerde bizim mahallenin muhtar adaylarından biri çeviriyor yolumu, desteğimi, yani oyumu istiyor. Epeydir hukukumuz var, “elbette” diyorum. “Abi ! Araba yollattırayım seçim günü” diyor, sonra. “Yahu ne arabası Sinderella mıyız biz? Bizim seçim sandığı zaten şu okul, iki adım yol… Tövbe estağfurullah!” diyorum içimden, ama demek ki tepemin tası yüzüme yansıyor, “Abi bu işler böyle; yürüyemeyen, üşenen amcalar, teyzeler varsa aldırıyoruz” diyor, “hizmet görevimiz!” diye eklemeyi de ihmal etmiyor. Taşımalı sistem eğitimle sınırlı değil, meslek odası seçimlerinde de, yerel ve genel seçimlerde de kullanılıyor anlaşılan. “Yahu bu ne hizmet aşkı! iki tane nüfus sureti, üç tane ikametgah muhabiri vermek için bu ne çaba?” demeyiniz, pasta büyük, kent rantları cazip, kimi muhtarlıklar bile son derece stratejik…

İktisadi Akıl, Kentsel Rant, Yaşam Kültürü

1980 sonrası hakikaten tuhaf bir ülke olduk, küçükken ara sıra görürdüm; begonvillerden bahsedenleri, fazla malı -göz çıkarmaz demeyip- ısrarla reddedenleri, utana sıkıla ve gizlice yardım edenleri, bulup buluşturup hediye mendilin arasına üç beş kuruş ekleyenleri… Artık komşunun açlığıyla doyanların, dolar hipnozunda dolaşanların, yardımı reklam amaçlı yapanların, paraya ve gücetapanların ülkesi burası…

Hızla köşeyi dönmenin, bir koyup üç almanın, kolay para kazanmanın, sürdürülebilir borç yönetiminin cambazları olmaya çalışıyoruz. “Daha çok tüketen daha mutlu olur”, “saadet zaten parasız olmaz” anlayışı içimize öyle işlemiş ki, karı kocaya, kardeş kardeşe düşüyor iki dirhem toprak için. Yarattığımız ya da miras olarak devraldığımız bir yaşama kültürü var ise de; piyasa koşullarında kaç para ettiğini hesaplıyor, imar durumunu düzenliyor, hızla yık-yapçı müteahhide devrediveriyoruz.

Haksız da değiliz: Gözümüzün önüne sadık, dürüst devlet memuru yakınımız ve onun bir ömür boyu dişinden tırnağından artırdığı ile kurduğu fakir, borçlu ama gururlu hayat geliyor, fonda ise karısının bitmek bilmeyen dırdırı ve talepleri… Sonra dededen kalma ev ya da arsa ve müteahhidin cazip teklifi. Bütün sıkıntılarına rağmen Yeşilçam bile bu konuyu kaç kez işlemedi mi? Elbette o zaman dürüstçe çalışıp sürünmek yerine, sineğin yağını çıkarma mantığıyla yaklaşıyoruz her türlü arsaya ve mülke…

Psişik Nizam

Akademisyenim, akademik söylem ile gerçeklik (yani uygulama) arasındaki boşluğun uçurum cinsinden olduğunu tahmin ediyor, biliyor, gözlemliyorum elbet. Ama hala şaşırmaya devam ediyorum, zira ülke renkli; yaratıcılık, motivasyon türlü çeşitli. İmar dumuru diyorum; çünkü kentlerimizi gezerken gördüğüm durumlar hakikaten dumura uğratıyor beni…

Öğrenciliğimizde imar uygulamalarında bize öğretilenler kabaca şöyleydi: Bitişik ve Ayrık Nizam. Bunlar kendi aralarında çeşitleniyorlar; İkiz ayrık, Blok vs şeklinde. Okulda, orduda, camide itip kakıp azarlayıp bir nizama sokarlardı, ama Psişik, ya da Sıkışık Nizam diye bir şey öğrenmemiştik akademide… Hal bu ki ülkemin küçük-büyük şehirlerinin ana nizamı böyle. Özdemir Asaf’a öykünerek şöyle meraklanıyorum: “Aynı kentler midir, aynı insanları yaratan? Aynı insanlar mıdır aynı kentleri yaratan?”

Örneğin, iki bina arasındaki pencereden pencereye geçilebilecek 20 cm’lik mesafeleri görünce herhalde bu bizlere anlatılmayan sıkışık nizam adı verilen bir özel yapılaşma türü diye düşünüyorum. Ama bunun yaygınlığı karşısında genel bir ruh haliyle karşı karşıya olduğumu kavrıyorum… Bu nasıl bir inşa kültürü? nasıl bir estetiksizlik geni? nasıl bir toplumsal uzlaşı? nasıl bir açlık ve ruh hali? diye sormadan edemiyorum. Psişik Nizam adeta, diplomalı şehir plancısı ve mimarların da örtük bilgisi oluvermiş, iş icabı. Bize öğretilmemiş ama kentlerin nizamı da, toplumun psikolojisi gibi travmatik, garip, psişik *1.

Gerek yapıların konumlanışı, gerek çekme mesafeleri, gerekse yaratıcı çıkmaları ve arsadan, eğimden, yoldan cephe almaları ve ders niteliğindeki asmakat ve çatı uygulamaları ile ortaya çıkan bu yaygın imar durumuna Psişik Nizam diyebileceğimizi düşünüyorum ve fakat bu nizamın itici gücünü de çok merak ediyorum.

Bir yabancı enerji uzmanıyla Türkiye kentleri üzerine sohbet ederken, daha önce düşünmediğim bir noktayı, bu şekilde sıkışık ve yoğun yapılaşma ile kentlerde ne ölçüde enerji tasarrufu sağlanabileceğini, küresel ısınmaya karşı nasıl katkıda bulunulabileceğini hayretle öğrenmiştim. Acaba bizim coğrafyanın insanları içgüdüsel bir şekilde doğayla barışık, enerji tasarrufu sağlayan bir kentleşme modelimi geliştirmişlerdi? Öyle olmadığına çeşitli vesilelerle ikna oldum. Toplumun özellikle 1980 sonrası ekolojik değil, ekonomik güdüleriyle yolunu çizdiğini birçok kişi gibi ben de kabullendim…

Ne Kar, Ne Faiz, Yaşasın Rant ve Alaturka Yönetişim

İktisat teorisi basitçe 3 tane temel zengin olma yönteminden bahsediyor. Bir mal, fikir ya da hizmeti, maliyetinin üzerine satarak elde edilen artı değere Kar deniyor. Sahibi olduğunuz para ya da menkul değeri bir tefeci, tefeci kurum ya da borsa gibi araçlarda değerlendirip çoğalttığınızda da elde ettiğiniz artı değerin adı Faiz oluyor. Sahibi bulunduğunuz bir gayrimenkulün (taşınmazın) zamanla değerinin artması ile elde edilen artı değerin adına ise Rant deniyor, ancak Toprak Rantı ya da Kentsel Rant dememiz bağlamımıza daha uygun.

İstikrarsız, enflasyonist ve krize açık riskli ekonomilerde en garantili artı değer aracı Kentsel Rant olduğundan her ölçekten ve her milletten yatırımcının ilk tercihinin, Kent Rantlarını ele geçirme isteği oluşu hiç de tuhaf değil. Nitekim 1980 sonrasında büyük sermayenin, kentsel arsalara ve inşaat sektörüne yöneldiğini *2 epeydir biliyoruz.

Bugün ise kent rantlarının taliplileri epey çoğalmış durumda: Sıradan vatandaşın yanı sıra, yerli ve yabancı sermayenin ardından belediyeler, kamu kurumları ve hatta Bakanlıkların bizatihi kentsel arsalara yönelerek ortaya çıkacak rantı hedefledikleri, bu tür rant projeleriyle diğer yatırımlarını finanse etmek, bütçe açıklarını kapatmak istediklerini görüyoruz. TOKİ’den Özelleştirme İdaresine, Karayollarından, Çevre ya da Kültür ve Turizm Bakanlığına dek birçok kurumun özel planlama yetkilerine kavuşmak ve bunları kullanmak istemelerinin ana nedeni bu.

Planlama sistemimizde onlarca plan türü, onlarca plan yapma yetkisine sahip kurumun bulunma sebebi ve bunları koordine edecek bir aktörün bulunmama gerekçesi de bu. Bu anarşik ortam aslında herkesin işine geliyor. Dilerseniz bu sessiz toplumsal sözleşmenin adına Alaturka Yönetişim de diyebilirsiniz…

Emsal ve Sınıfsal Haritalar

Oysa planlama mülkiyeti ve mülkiyete bağlı eşitsizlikleri düzenleyen bir kamu aracıdır. Hem sosyalist hem de kapitalist düzende, kamusal ve özel mülkün yani mekanın nasıl, ne amaçla kullanılacağına dair kuralları belirler planlama. Bu anlamıyla hem kısıtlar, hem de fırsatlar demetidir.

Kapitalist bir düzenin kentinde, kentsel arsanın rant getirisi olduğundan, plancının arazi kullanım için öngördüğü işlev kadar, arsa üzerindeki imar hakkının ölçüsü de önem kazanmaktadır. İşte planlama uzmanlığındaki taks, kaks ve emsal uygulamaları bu noktada sınıfsal anlamlar kazanmaktadır. Plan, kentte yeni bir sınıfsal harita çizme işine dönüşürken, imar durumu mülkiyete bağlı eşitsizlikleri yaratmak ve artırmanın en önemli aracı, ayrıcalıklı imar hakları ise yeni bir burjuvazi yaratmanın olanağı haline gelebiliyor.

Bir arsa üzerindeki yapılaşma hakkına (emsal) karar verirken plancılar olarak, bölgenin genel yapısına, gelişme eğilimine, çevredeki yapılaşma koşullarına, altyapı, yol ve cephe durumlarına, ışık, rüzgar olanaklarına vb. birçok kritere göre yapılan yorumlar sonucu kararlar üretiyoruz. Bu kararlar dayanaksız olmamakla birlikte, evrensel yasalara bağlı; her durumda aynı sonucu veren tartışılmaz mühendislik çözümleri değil. Planlama mesleğini bir teknik uzmanlık, bir pozitif bilim olmaktan öteye taşıyan özellikler de bunlar. Tam da bu özellikler nedeniyle yozlaşma, kötüye kullanılma potansiyeli taşıyor plan kararları.

Emsal (E=1) olan bir kentsel arsada yapılaşma hakkının neden E=1.5 olarak belirlenmediği sonsuz tartışmalara yol açabilir ve bir kazanan üretmeyebilir. Ancak örneğin 10.000 m2’lik bir arsa için Emsal’in 1 yerine 1.5 olarak belirlenmesi 10.000 yerine 15.000 m2 inşaat yapabilme anlamına geldiğinden ve bu fark vergilendirilmediğinden bir çok kaybeden ve kazanan üretecektir. Arsanın ve emsal kararının büyüklüğüne göre elde edilecek yapılaşma hakkı, herhangi başka bir sektörde elde edilemeyecek kadar risksiz ve cazip bir yatırıma dönüşebilmekte, mal sahibine milyonlarca dolarlık kazançlar sağlayabilmektedir.

Vahşi Kapitalizm ve Ayrıcalıklı İmar Hakları

Sıkça hayıflandığım bir şeydir; bu coğrafyada kapitalizmin en vahşi, kuralsız versiyonlarından birinin yaşandığı, en akıl almaz uygulamaların bir yasal düzenlemeyle hukuksallaştırıldığı… Gerçekten de birçok kapitalist ülke örneğinde ortaya çıkan kent rantlarının kısıtlandığı, vergilendirildiği, kamuya pay ayrıldığı gibi uygulamalar görülmektedir. Yapılaşma hakkının kontrolsüzce aşırılaştırıldığı, ortaya çıkan ekstra rantın tamamına mal sahibin ya da arsa geliştiricinin el koyduğu başka bir ülke örneği ise bilmiyorum…

Birçok kentimizde ama özellikle kent rantlarının en yüksek olduğu İstanbul’da bu tür aşırılaştırılmış emsaller ve ayrıcalıklı imar hakları ile yapılaşmış birçok yapı bulunmaktadır. Hatta kaba bir hesapla İstanbul için en yüksek ortalama emsal olan 2.5’in 3, 5, 10 kat aşıldığı örneklere rastlamak mümkündür. Maslak hattındaki birçok gökdelen, imar mevzuatındaki çeşitli boşlukları zorlayarak ayrıcalıklı imar hakları almışlar ve yatırımcılarına milyon dolarla ifade edilen rantlar kazandırmışlardır.

İstanbul gündeminin son tartışmalı yapılarından biri olan ve İstanbul’un en yüksek yapısı olan Sapphire İstanbul gökdeleninde 12.000 m2lik bir arsada 180.000 m2 lik bir inşaat yükseldiği, bu 15 emsallik yapının yatırımcıya 30 milyon $ civarında ekstra rant kazandırdığı geçtiğimiz günlerde gazetelere yansıdı*3. Yine estetik ve mimari yönüyle çok tartışma yaratan Tarlabaşı projesinin de 50 milyon $’lık bir kamulaştırma ve satın alma masrafının ardından, ortalama 2.5 kat olan yapılaşma değerinin aşırılaştırarak 16 katlara kadar yükseltilmesi ve 1.5 milyar $’lık bir yapı stokuna dönüşmesi sadece vahşi kapitalizm ile açıklanabilir diye düşünmekteyim. Dönüşüm projeleriyle nasıl yeni bir sınıfsal harita yaratıldığına dikkat çekmek isterim.

Yurtdışında ayrıcalıklı imar hakları ile yükselmiş yapıların hikayeleri incelendiğinde bu ölçüde büyük rantlara rastlanmadığı gibi, kamu adına çeşitli kazanımlar göze çarpmaktadır. Bir örnek olarak Londra’daki ‘London Eye’ adı verilen turistik dönme dolap projesini ele alalım. Tarihi dokuya ve kent merkezine uygun olmadığı düşünülen bu yapının büyük tartışmaların ardından, gelirinden evsizlere yönelik pay ayrılması şartıyla inşa edilmiş olması, piyasa ekonomisinin de aslında düzenlenmesi ve dizginlenmesi gereken bir şey olduğunu gösterir sanıyorum.

Kent Yönetimi, Karar Süreçleri ve Seçim

Sürekli krizlere açık, enflasyonist bir ekonomide reel ekonominin gelişmemesi şaşırtıcı değil. Seçimlerin neden bu kadar önemsendiğine de şaşırmak gerekmiyor. Çünkü büyük ya da küçük bir kentte karar süreçlerine etki edebilmek şanslı, çalışkan ve başarılı bir insan olmaktan çok daha önemli hale geliyor. Bu nedenle başkan olmak, meclis üyesi ve hatta muhtar olmak, olanları desteklemiş olmak son derece stratejik. Kentin uygun yerlerinden uygun arsayı satın almak, imar durumunda bir ayrıcalık elde etmek böylece de kısa yoldan zenginleşmek mümkün, yerel seçimlerle ilgili önemli bir motivasyon da bu rant süreçleri işte.

Peki çözüm nedir? Bir zamanlar rant kelimesi ayıpken, plancının bu sözü kullanmaması, rant yaratan, yükselten kararlara imza atmaması gerektiği konuşulurdu. Bugünün koşullarında bunun olası olmadığını düşünmekle birlikte halen bu romantik ve ütopik görüşü savunanlara da *4 saygı duymak gerekiyor. Kanımca kentsel ranttan ve kendi ahlakımızdan şüphe edip kenti fukaralaştırmak yerine, kamu yararı olan durumlarda rantı yükseltmekten, rant yaratmaktan korkmamalı, ancak bu rantın kamuya döndürülmesi, adil paylaşımı garanti altına alınmalıdır. Bu yapılmadığı sürece seçim sonuçlarının pek bir anlamı olmayacak, hangi parti veya aday kazanırsa kazansın, kentler rant baskısından kurtulamayacak, her dönem mekan üzerinden kendi zenginlerini yaratacaktır. Bir mücadele alanı olan kentte, planın da rantın da hem bir iktidar hem de karşı iktidar aracı olabileceği unutulmamalıdır.

Kent, Aşk ve Kelebekler

Yine bir seçime çeyrek kala, ilk oyumu verdiğim günler aklıma geliyor… Seçim samimiyetsizliğinden, seçenek yetersizliğinden bezmiş, oy kullanma kararını henüz vermemiş halde TV kanalları arasında dolaşırken şans eseri rastladığım bir parti başkanının “aşk ve kelebekler için bize oy verin” deyişini hatırlıyorum… Nasıl da şaşırmış ve ümitlenmiştim.

Seçim sizin, elbet gönlünüzden geçene oy verin ya da içinizden gelmiyorsa hiç oy vermeyin ama seçilen kim olursa olsun, asıl görevin seçim sonrası başladığını unutmayın: Hem meslek etiği hem de kentli olmanın gereği kent yöneticilerini ve projelerini izlemek boynumuzun borcu. Kentli haklarınızın farkında olun, genel nizam psişik de olsa bir kentte aşk ve kelebekler azalıyorsa yerel yöneticilerden hesap sormak hakkınızdır, bunu bilin…

*1 Psişik sözcüğünü tercih etme sebebim, sadece soyut ve psikolojik bir durumdan değil, vücut bulan, somut şekilde tezahür eden bir reel duruma ve anlambilimsel açıdan yaşamsal güç manasına karşılık gelmesi…

*2 Bkz. Tekeli, İlhan, 1991, Kent Planlaması Konuşmaları, TMMOB Mimarlar Odası Yayınları, Ankara.

*3 Bkz. 24.01.2009 tarihli Vatan Gazetesi, http://haber.vatanim.com.tr/haberdetay.asp?Newsid=219893&Categoryid=2, erişim tarihi (22.03.2009).

*4 Bkz, Keskinok, Çağatay, 2006, “Kentler, Rantlar ve Planlama”, Kentleşme Siyasaları, Kaynak Yayınları, içinde.

 

Web design @GeNcDiNaMiK.com

Top Desktop version