Planlama.Org - Şehir Plancılarının haber portalı

Külliyat ve AR-GE

Bana göre kendi coğrafyasındaki komşuları ve geç gelişen diğer ülkelerle kıyaslandığında; o epeyce şikayet ettiğimiz Türkiye’deki kent planlama sistemi, oldukça başarılı bir bilanço ortaya koymaktadır. Kurumlar çoğalıp, yetişen uzman ve yapılan araştırma sayıları arttıkça önemli bir şehircilik yazını oluştuğu da söylenebilir. Büyük kitapçılarda kent ve planlama etiketli raflar her geçen gün büyümekte. Üniversitelerde araştırma projeleri, bitirme ödevi ve tezlerle her yıl düzenli bir birikim oluşuyor, akademisyenlerin, kamu kurumlarında çalışan uzmanların katkıları da cabası. Ancak, bu fikir emeğinin özgünlüğü, yenilikçiliği ve kapsamı düşünüldüğünde, kimi zaman yeknesak bir yazınsal üretimden ve sık girilmemiş, görece bakir alanların varlığından söz etmek de mümkün. Bir anlamda kent planlama sisteminin Ar-Ge bölümü verimsiz çalışıyor denilebilir.

Elbette bu bakir tabir ettiğim alanları balta girmemiş ormanlar olarak nitelemek doğru ve hakça olmaz, zira erken cumhuriyet döneminde Celal Esat Arseven hocanın şehircilik sohbetlerinden bu yana birçok duayen sayılabilecek uzmanımızın, temel eserin varlığını yadsıyacak ve vefasızlık edecek değilim ama yine de külliyatın grafik dağılımı yapılsa belirli bir noktaya doğru yoğunlaşma olduğu, apsis ve ordinatta unutulan bölgeler, kara delikler olduğu net bir şekilde görülecektir. Bu yazı aracılığıyla, -benim literatüre erişebilme yeteneğimin kısıtları dahilinde- görece bakir alanların altını çizmek ve “ne konuda çalışsam acaba?” diye düşünmekte olan araştırmacılar için yeni ufuklara ve haritalara dikkat çekebilmek niyetindeyim.

Tutkulu Araştırmalar

Bu görece bakir alanları ortaya çıkarabilmek için mevcut çalışmaların genel yaklaşımlarını 6 başlık altında eleştirel bir okumaya tabi tutacağım ama önce bir noktayı belirtmeliyim: Üniversite’de kendilerine çalışma alanı belirlemede güçlükler yaşayan genç araştırmacı arkadaşlarımla yaptığımız sohbetlerde, özgün bir çalışma konusu kadar tutkuyla yapılan bir çalışmanın keyfini ve önemini vurgulamaya çalıştım bugüne kadar… Gerçekten de, günümüzde ve bulunduğumuz koşullarda araştırmacının istikrarlı motivasyonu için en önemli şartın araştırma konusunu sevmesi ve ona tutkuyla bağlanması olduğunu düşünüyorum. Bana göre bu tutku, araştırma konusunun özgün ve yeni olmasından bile önemlidir…

Türkiye’deki kent planlama literatüründe yaygınlık kazanan çalışmalara baktığımız zaman, Coğrafi Iskalamalar, Tarihsel Önyargılar, Paradigmatik Saplantılar, Kuramsal Zorlamalar, Alansal Fetişleştirmeler ve Kurumsal Körlükler; sık yapılan hatalara başlık olabilecek nitelikte görünüyor. Bunları yazının kapsamı elverdiğince kısaca açmak ve fakat sonlarını umutla bağlamak gerekiyor.

Coğrafi Iskalamalar

Kent Planlama ve Şehircilik konularında literatürün bize aktardığı deneyimlerin büyük ölçüde Batı Avrupa ve ABD kaynaklı olduğu, buna ek olarak da benzer bir süreci yaşadığımız güney Amerika deneyiminin yansıtıldığını söyleyebiliriz. Döne döne soğumuş olan, bugünlerde ısınmayla gündeme gelen küreyi düşünürsek, haritanın yırtılan yerleri epeyce fazladır bizler için. Unutulan kıta Afrika, dünya nüfusunun yarısını barındıran Uzak Doğu bir yana, bir tekerleme gibi tekrarladığımız orta doğu ve balkanların kentleşme deneyimlerine ilişkin yazının bile çok sınırlı olduğunu görüyoruz. Var olan, bir vesileyle araştırma sürecini orada yaşamış, ya da oralardan bizim coğrafyaya araştırma yapmaya gelmiş birkaç kişinin biriktirdiği, birkaç kırık dökük çeviri, hepsi bu. İnternet teknolojileriyle, bilgi ve insan akışlarıyla giderek küçük bir köye dönüşen kürede bu deneyim fukaralığı kısa sürede aşılacaktır diye ümitlenmekteyim. Sanıyorum bir 10 yıl sonra, Afrika’da bir ülkenin kentleşme sürecini, Japonya’nın şehircilik yasalarını, Çin’deki yerel örgütlenmeleri, Melbourne belediyesinin organizasyon şemasını inceleyip bize aktaran araştırmalarla karşılaşabileceğiz…

Tarihsel Önyargılar

Cumhuriyetin kuruluşu olan 1923’ü milat alan çalışmalar epeyce fazla bizde, haksız da sayılmazlar elbet. Ancak cumhuriyeti bir kopuş olarak algılamak kadar bir süreklilik olarak ele almanın olanaklarını keşfedebilenlerin önemli bir ayrıcalığı olduğunu düşünüyorum. Kemalist bir refleksle “Osmanlı olan her şey kötüdür” diye düşünmüş ve 1923’le başlamış nice köksüz çalışma gördüm. Hele mekanla yani tarih ve coğrafyayla ilişkili bir çalışma alanında bu süreksizlik ve kopuş refleksi son derece fukaralaştırıcı bir tavır olarak ortaya çıkabiliyor. Sadece kurumlar anlamında bile bakıldığında yerel yönetimlerden, şehircilik ve planlamayla doğrudan ilişkili devlet kurumlarının ciddi bir tarihsel geçmişi olduğu görülürken, birçok disiplin modernleşme yazınına bu eleştiriyi geliştirirken, mekan üzerine düşünen bizlerin bu tahayyül darlığına girmemesi gerektiğini düşünüyorum. Ancak İMP’nin bile projeksiyonlarında 17 yıllık bir erişimle 2023’ü tercih etmesi, bu sembolik takıntılarımızın bir göstergesi adeta. Yine dönemlemeler düşünüldüğünde çok rastladığımız ve artık tekrar edile edile anlamı aşınan bir tercih var. Evet, ben dahil birçok araştırmacı dönemlemelerde 80 sonrası diye bir tabir kullandık ve de çok mühim, hem küresel hem de ulusal anlamı olan çift çekirdekli bir kırılmadır 80’ler. Oysa bugün artık 2009 yılına geldik, 30 yıla yaklaşan bu dönem, kırılma noktalarıyla anlatılmayı, kendi içinde ayrıştırılmayı hak etmiyor mu? Ben derslerdeki sohbetlerimizde bu 80 sonrası ilk ve ikinci yarı olarak el yordamıyla ayırt etmeye özen gösteriyorum, eminim ki ilerleyen dönemde bu dönemin detaylı bilançoları da yapılacaktır.

Paradigmatik Saplantılar

Küçükken hepimize bilimsel nesnellik öğretildi, övgüyle bahsedildi. Ancak sosyal bilimler geliştikçe, bize bunun olanaksızlığını çeşitli örneklerle gösterildi. Ama bu olanaksızlık nesnelliğin reddi, öznellik, akademik kamplaşma ve alan kapatmayla ilişkilendirilmedi. Bizim literatürümüzdeki birçok araştırma, ya danışman yönlendirmesiyle, ya içgüdüsel biçimde ya da akademik eleştirel ortamın ya da piyasanın etkisiyle önceden tarafını seçmiş, hükmünü vermiş, infazı gerçekleştirmiş araştırmalar olarak yolculuğa başlamakta. Elbette araştırmacının dünya görüşü olmayan, üzerine her türlü şeyin yazılabileceği beyaz bir kağıt olmasından bahsetmiyorum ve bu söylediğimin Ortodoks kafalar için tansiyon yükseltici olacağını tahmin ediyorum ama yine de bu paradigmatik saplantılı olarak nitelenebilecek çalışmaların en azından benim açımdan hiç de inandırıcı ve samimi olmadığını söylemeliyim. Elbette bir feministin, marksistin, liberalin, anarşistin düşünceleri, konumu, bakış açısı, beslendiği bir literatürü olacaktır, ama umarım dünyanın kendi ufku kadar olduğunu düşünmeyen çalışmalar da çoğalacaktır.

Kuramsal Zorlamalar

Bir futbol takımını sevdiğimiz gibi benimsediğimiz, ne yazacak diye merakla beklediğimiz kuramcılar vardır, olabilir. Hatta bizim kuramcı bu kez turnayı gözünden vurmuş ve harika bir kuramsal çerçeveyle bizi sarsmış olabilir. Ama bu kuramı kendi çalışma konumuza giydirmek önce cinayet ardından intihar anlamına gelebilir. Ne yazık ki literatürde bu türden tutkulu ama nafile çabalar da çokça görülmekte. Daha açık bir ifadeyle Harvey’in Sosyal Adalet kuramsallaştırması Anadolu kentlerine 2 beden büyük gelebilmekte. Çalışma konusuna uygun bir kıyafet seçen ya da vücuda uygun bir kıyafet diktiren, gardırobu ya da vücudu yenileyen araştırmalara da epeyce ihtiyaç duymaktayız.

Alansal Fetişleştirmeler

Dünya çapında yaygın bir eğilim kuramsal başlayan bir çalışmayı, alandaki bulgulara göre test etmek ve de bugüne kadar hepimiz için çok faydalı oldular. Araştırmacının kütüphaneden sokağa adım atmasının gereğini de tekrarlamaya gerek yok, ama kimi zaman alandan hatıra fotoğrafları ve gezi notlarına indirgenmiş araştırmalardan gına geldiği de oluyor. Hatta kimi popüler alanlar var ki, mekan laboratuara yaşayanlar ise deneğe dönüşmüş durumda; yeterince söz söylendi buralara dair diye düşünmekteyim… Yeni bir kuram bulma iddiasında olmayan, ama kuramsal karşılaştırmalar yapan, süreci izleyen, örnek olayları inceleyerek çıkarımlar yapan çalışmaların gözden düşmesine fazla aldırış etmemek gerekiyor. Zira, mekanı ve alan çalışmasını fetişleştiren yaklaşımların da kör noktaları olabiliyor.

Kurumsal Körlükler

Hazır körlükten bahsetmişken, bulunduğumuz konum, çalıştığımız kurum, ya da gözümüzün önünde bulunmayan kurumlara dair körlüklerden de bahsetmeliyim. Üniversitede verdiğim derslerden biri doktora tezimden türettiğim Türkiye Kentleşmesi. Dersin genel çerçevesi sabit kalacak şekilde, o yılın öğrencileriyle birlikte programa son halini vermeyi severim. Bu yıl bir öğrencimin talebi, mezun olmaya çeyrek kala, çok fazla bilgi edinemedikleri bir konuyu da işlemek şeklinde oldu: Türkiye Kent Planlama sürecindeki önemli aktör kurumlar ve bunların performansı. Doğrusu Türkiye Kentleşmesi adlı tezimin bu konuyu kapsamıyor oluşu, Mili Emlak, Arsa Ofisi, Emlak ve Eytam Bankası, İller Bankası, DPT, ŞPO bahislerinin yeterince işlenmemiş olması bana ait bir ayıp olmakla birlikte bu kurumların kent planlama sistemi içindeki yerlerinin yeterince tartışılmadığını, bu konuların hiç de eskimediğini düşünmekteyim. Umuyorum, şehircilik ve kent planlama deneyimimizin bilançosunu yaparken, kurumlar kadar, yasalar, uygulamalar ve kişiler bağlamında değerlendirmeler içeren çalışmalar da ileride yapılacaktır.

Bugün yeni bir araştırmaya başlayacak olsam, ben bunlara dikkat ederdim. “Ne konuda çalışsam?” diye düşünenlere yeni soru işaretleri ekleyebildiysem ne mutlu bana… Öte yandan araştırmanın güçlüklerini kendince deneyimlemiş biri olarak, bu yazı aracılığıyla haksızlığa uğramış hisseden tüm araştırma ve araştırmacılardan af dileyerek bitirmek istiyorum…

Tutkulu ve özgün çalışmaların keyfini sürmeniz dileğiyle,

Erbatur Çavuşoğlu Aralık, 2008 İstanbul.

Y. Doç. Dr. MSGSÜ MF ŞBPB - ( This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. )

Web design @GeNcDiNaMiK.com

Top Desktop version