Planlama.Org - Şehir Plancılarının haber portalı

Kapalı Bir Kent Mekanında Direniş: "Tarlabaşı"

‘Kapalı’ Bir Kent Mekanında Direniş:

Tarlabaşı”

Zeynep BIYIK

Modernizm ile birlikte mekan ve hareket algısı için, yeni yaklaşım tarzları geliştirilmiş ve kentsel mekanın üretiminde pratik olarak uygulanmaya başlanmışlardır. Bu yenilikler fotoğrafçılık ve perspektiftir. Balonla yolculuk ve yukarıdan çekilen fotoğraflar mekanın algılanmasını büyük ölçüde değiştirmiştir. *1 Bu gelişmeler bir süreliğine insanların mekanları birbirinden ayırt edebilme algısını güçlendirmiştir. Aynı zamanda bu olay, Bentham ve Foucault’un panoptikon nesnesi de yaratan gelişmeler olmaktadır. Perspektifin, mimari alanında en güçlü betimleyicilerden birisi olduğu düşünüldüğünde, mekanların konumlandırılması ve yaratılması aşamasında, bilinçli bir şekilde denetim ve gözetleme işlevinin ona yüklenmesi aşamasında kullanılması çok olasıdır. Kentin, kendisini de panoptikon’un nesnesi haline getiren bu gelişmelerdir. Michel de Certaue’nun “Walking in the City” adlı makalesinde perspektif, Orta Çağ ve Rönesans ressamlarının, kenti daha önce hiç olmadığı bir şekilde betimlemesi olarak aktarılmaktadır. Bu gelişmelerin en belirgin sonucu ise, büyük yıkımların yaşandığı Paris’in ünlü bulvarları olmuştur. Görüşün, gözün perspektifinin mümkün olduğunca açık olabilmesi ilkesi ile yaratılan bulvarlar, günümüzün bir çok kent plancısı ve mekan sosyolojisti tarafından, modern kente geçişte yaratılmış olan, en büyük gelişme olarak adlandırılmaktadır. Paris Bulvarları, büyük bir yıkımı simgeler; ancak aynı zamanda Paris’in organik yapıdaki sokakları, R. Girard’ın “Günah Keçisi” metaforunun, ‘kent’ versiyonuna yansımış halleridir. Bu nedenle, kent güvenliği ve mekan algısında güvenlik gibi konularda, uzun ve geniş bulvarlar, sonunu görebildiğiniz cadde ve sokaklar, sağlıklı bir kentin simgeleri haline gelmişlerdir.

 

Ancak bütün bu yerleşmiş kalıplar, panoptikon düşüncesi yanına koyularak düşünüldüğünde, durumun bir paranoya mı yoksa bir direniş mi olduğu sorusu ilk akla gelmektedir. Kentin bir şekilde panoptikon objesine dönüştüğünü savunan, okunabilirliğinin artmasının direnişi yavaşlattığı ve hatta tamamen yok ettiği yönündeki görüş ile bu tür müdahalelerin kentin yaşanılabilirliği açısından gerekli olduğunu savunan söylemler taban tabana zıtlaşmaktadır. Kent, karmaşıklığı ile direnişe yuva olabilmektedir. Karmaşık olmayan, mekansal düzene sahip bir kent, her türlü alternatif duruşu kendi içinde yok edecektir.

Hausmann, eğri büğrü yolları hastalık, suç ve devrimin oluşturduğu uğursuz üçlünün üreme yeri olan, bin yıllık, tıkanmış bir kentle mücadele ediyordu. Bu tehlikelerin karşısında, geleneksel bir baskı aracı düşündü.  Bu tehlikelerin karşısında, geleneksel bir baskı aracı düşündü. Bu tıkanmış Paris’e düz caddeler açmak insanların nefes almasını, polisin ve gerekirse askeri birliklerin hareketini kolaylaştırmak demekti. *2

Bu direnişin modern kentlerde sürdürüldüğü yerler, kavram olarak “gecekondu” bölgeleridir. Gecekondu kavramı, kent için pre-modern bir direniş mekanı yaratmaktadır. Mekansal bir karşı duruştur. Modern dışında tutulan sınıfların tepkisel bir birliktelik halidir. Tampon Mekanizmadır. *3 [Kıray; 1993] Özellikle göç etmiş insanların, geçmiş hafızalarının ve yeni deneyimlerinin birleştiği mekanlardır. Ancak Tarlabaşı için düşünüldüğünde, “gecekondu” söylemi bir retorikten ibarettir. Konut stoğu açısından, bu bölgenin gecekondu semti olduğu söylenemez. Ancak çevresel kirlilik ve içine girilemezmiş hissi veren atmosferi nedeni ile Tarlabaşı kendi içine çökmüş bir karadelik gibi görünmektedir. Yaratmış olduğu “kapalılık hissi” de buradan gelmektedir.

David Harvey’in “Class Structure and Theory of Residential Differentiation” adlı makalesinde tartıştığı, konunun temel problematiği: Mekansal farklılaşma ve toplumbilimsel betimlemelerin “homojen sınıf mekanı” dediği gruplaşmalar üzerinedir. Harvey yazısında öncelikle bu fikri ve oluşumu yaratanın ne olduğunu tartışmaktadır. “Homojen sınıf” nedir?

 

Tarlabaşı için cevap vereceksek eğer bu “direniş mekanı” yaratma isteği olabilir mi? Makale de bahsedilen bir diğer sorun ise; mekansal farklılaşma kuramlarının, genel toplum kuramıyla bütünleşememesidir. Benim görüşüme göre bu bütünleşmeyi sağlayacak anahtar verilere ulaşım; ancak mekanın içine derinlemesine girme ile olabilecektir. Ayrıca burada karşımıza çıkan bir diğer paradigma da mekanın demografik değişim değerleridir. Bu yönden bakıldığında mekan ve toplum çıkarımları, imkansız okumalara dönüşmektedir.

 

Tarlabaşı’ndaki halk, Marksist toplum sınıflama geleneği içerisinde yerini ne kadar alabilmektedir? Kayıt dışı ekonominin en çok prim yaptığı bu mekanın bilinen sermaye-emek-iş gücü yapıları içerisinde yer alamaması onun “direnişini” güçlendiren bir diğer etmendir. Panoktikon’dan kaçmayı başaran bir diğer özelliği de budur. “Kayıt dışında” kalmak kimine göre bir tercih, kimine göre ise bir zorunluluk halidir. Özellikle gençler, kendilerini temsil edemeyen bir devletin işvereni olamayacağını belirttiği için başka işler yapmaktadırlar. Bu aynı zamanda “kolay para” anlamına da gelmektedir. Ancak gündelik hayatta olan biten; annelerin konuşamadıkları Türkçe’ye, Kürtçe’den çevrilmiş sözlerine yansımaktadır: Onlar çocuklarının devlette çalışmasını ve sağlık bi iş ve gelecek garantisine sahip olmalarını istemektedirler. Bu onlara göre direnişin kırılma noktası değildir. Ya da bir direniş illa ki sürecekse bu şekil altında da sürdürülebilir.

Michel Foucault’nun panoptical modern güç modeli çok benzer bir varsayıma dayanır. Panopticon’un merkez kulesinde saklanan denetçileri, yıldıza benzeyen binanın kanatlarında barınan emsalleri üzerine, başarıyla uyguladığı bu gücün belirleyici unsuru, ikincilerin tam ve daimi görünürlüğü ile birincilerin hiçbirinin ve hiçbir zaman görünmez oluşunun bileşimi olmasıdır. Denetçilerin onlara bakıp bakmadığından, dikkatlerinin öteki kanatlara kayıp kaymadığından, uyuyup uyumadıklarından çalışıp çalışmadıklarından hiçbir zaman emin olamayan bu insanlar her zaman sanki o an gözetim altındaymış gibi davranmak durumundadır. Denetçiler ve yapıya dahil insanlar (ister mahkum, işçi, asker, öğrenci, hasta isterse başka bir şey olsun) içeride “aynı” mekanda oturur; ama taban tabana zıt durumlara göre şekillendirilirler. Birinci grubun görüşünü engelleyen hiçbir şey yokken, ikinciler puslu ve geçirimsiz bir zeminde hareket etmek zorunda kalırlar. Belirtmemiz gerekir ki, Panopticon yapay bir mekandır; zihindeki görme yetisinin asimetriği düşünülerek, belli bir amaçla inşa edilmiştir. Amaç mekanın şeffaflığını toplumsal ilişki olarak, son tahlilde, bir güç ilişkisi olarak, bilinçli bir biçimde güdümlemek ve iradi olarak yeniden düzenlemektir. Mekanı yapay olarak düzene sokmak, mekanı devlet çapında manipüle etme yanlısı güçlerin ulaşamayacakları bir lükstür. *4

 

Tarlabaşı da, mekansal olarak manipüle edilmeye çalışılmaktadır. Ve bu devlet eliyle yapıldığı için, mekanın yeni sahiplerinin belirlenmesine kadar uzanan bir spektrumda müdahale biçimleri geliştirilmektedir.  Ridhard Sennett’in karşı çıktığı bir durum olan bu soyut imar ve planlama çalışmaları gerçek, somut insanların hayatlarını geri dönülemeyecek şekilde dönüştürmektedir. Mekan çözümlemeleri, şeffaflık arayışları ve oluşturulmaya çalışılan yapay çevreler, kent sakinlerini çözümsüz kimlik bunalımlarına itmektedir. Kent mekanının “homojenleştirilmesi”, “mantıksal”, “işlevsel” ve “okunur” hale getirilmesi çalışmaları insan hayatında bir boşluk yaratmakta, mekanın içinde sıkıştırılan hayatların, toplanıp dışarı atılması da “mekansal dönüşüm projeleri” olarak adlandırılmaktadır.

 

Tarlabaşın’da süregelen direnişin ekonomik boyutları –kayıt dışı ekonomi-, sermaye-emek mekanizmalarının zedelenmesine yol açmakta ve devleti; azınlık yada ırk söylemleri üzerinden yaratılan görece soyut direnişlerden daha çok rahatsız etmemektedir. Ancak “ulus devlet” anlayışına sahip ve liberal politikalar izlemeye çalışan bizim gibi ülkeler için bu direniş daha sert bir eyleme dönüşmektedir. Kentsel dönüşüm projelerinin dayandırılmaya çalışıldığı, manevi destek noktası da, devlete zarar veren bu anlayıştan kurtulma çabası olarak gösterilmektedir.

 

Tarlabaşı’ndaki direniş bir bütünleşme içerisinde asla düşünülmemelidir. Çünkü insanların bu mekanda ikamet etmelerinin nedenleri her zaman farklılaşmaktadır. Yalnızca ‘ekonomik sebepler’ de olabilen bu direnişin adı, kimi zaman kimlik, kimi zaman da mekanın kendisinin morfolojik özellikleri de olabilmektedir. Bir travestinin söylediklerine göre önce Şişli’den, sonra da Fener’den kovulup, tek sığınacağı yer burası kalmıştır. 15 yıldır burada ikamet eden bir genç kıza göre ise, Beyoğlu olarak saydığı bu mekandan başka yerde oturmak onun için İstanbul’da ikamet etmek anlamına gelmemektedir. Burasını evi gibi hissetmekte ve kendisi olabildiği tek yerin bu çevre olduğunu belirtmektedir.

 

Bu mekanın taşıdığı kimlikler ve insanlar o kadar farklı sebepler ile buradadırlar ki onlar üzerinden genel bir okuma yapmak, imkansızdır. Yalnızca bizim gözümüz ile onların gözü arasındaki farklar ortaya konabilir. Mekan bize göre her ne kadar karanlık ve geçirimsiz olsa da, onlara göre gayet şeffaf ve okunabilirliği yüksek görünmektedir. Devlete göre ise karanlık bir köşeye diktiği bakışlarını perdeleyen bir şeyler vardır. Bunları da tıpkı gece görüş dürbünü takmış bir asker gibi, gizli örgütlenmeleri ile aşmaya çalışmaktadır. Uyuşturucu çetelerinin içine girmiş ya da yıllardır mahallede ikamet eden ve mahalleden sayılan gizli insanları ile bunu yapmaktadır. Her yerde farklı bir iz sürülmektedir. Ancak bu durum da gündelik hayatın bir parçası olarak kabullenilmiştir.

 

Her sokak birbirinden ayrıdır.  Tıpkı her evin içinde dönen hikayelerin farklılaşması gibi, bizden daha fazla sokakta yaşayan bu insanlar için her sokak ayrı anlam taşımaktadır. Bir anne evladının uyuşturucu belasına bulaşmasından korkar ama “...Allahtan onlar bizim buralara pek çıkmazlar, gelmezler” der. Aralarında yalnızca iki sokak vardır aslında. Burada her şeye karşı verilen mücadeleler minor bir alanda sürdürülmektedir. Modernitenin dışa savurduğu, genişlettiği kente inat, sıkıştırılmış bir gündelik yaşam sürdürülmektedir. Post-modern kentin yarattığı bir microcosmos’dur. Tarlabaşı,  Buaman’ın deyimi olan ‘diğer tüm mekan yorumlarının geçersiz kılınması’nın canlı bir örneğidir.

 

Ancak bu ortam bilinen bir kent ortamından daha büyük tehlikeler barındırmaktadır. Ayrıca, oldukça küçük bir kent parçasına sıkıştırılmış olan tüm bu olumsuzluklar “korku faktörünü” arttırmaktadır. Modern şehirler, artık “güvenlikten çok güvensizlik ortamını” simgeler hale gelmiştir. Bu da Richard Sennett’e göre “Kamusal İnsanın Çöküşünü” beraberinde getirmiştir. Korku, burada kamunun yarattığı ve kendisini içinde eritmeyi başardığı bir metafor halini almıştır. Panoptikon’un lehine, denetim mekanizmasını yaratan toplumun kendisidir. “Diğeri” olarak nitelendirdiği şeylerden kendisini soyutlamak adına giriştiği kamusal olamama hali, bir kontrolden çok kendi kendini hapis etme durumuna dönüşmektedir. Kontrol bir otoritenin elindeymiş gibi görünüyor olsa da, kimi zaman bu bir yanılgıdan öteye gidememektedir. Devlet otoritesi ise, kendisini hapsedenin yanındadır. Hala özgür olan kamusal insana gösterilen ilgi ise; aşkın müdahalelerle parlayan devlet otoritesinin, bazı zamanlarda sindiremediği güçleri, köşeye sıkıştırmakta kullandığı eylemlerden ibarettir. Bu da “kamusal insanı” kontrol altında tutmanın tek yolu gibi görünmektedir. Bu yönü ile de Tarlabaşı, “kapalılık” metaforunu, devletin onun üzerinde kullandığı bir güç olarak da bünyesinde barındırmaktadır. Köşeye sıkıştırılmışlık izlenimi yaratarak, devletin onu içerde daha serbest bırakması sağlanmıştır. Görünen, her zaman bir kaçış alanını gizlemektedir. Ancak “İdeal tipiyle” panoptikon hiçbir özel mekana izin vermeyecektir; en azından hiçbir geçirimsiz özel mekan, hiçbir gözetimsiz ya da daha kötüsü gözetim dışı kalabilecek özel mekan kalmayacaktır. *5 Tarlabaşı, İstanbul için panopticon fikrinin idelizmini yerle bir eden bir mekandır. Kapalı siteler, bir sürü kontrol noktasına sahip alışveriş merkezleri ve gökdelenler ise panoptikon fikrinin de destekleyeceği sıkı korunan ve gözetlenen mekanların yaratılmasının en gözde yollarıdır. Ancak bu içselleştirme, aynılaştırma veya dışsallama eylemleri kent üzerinde başka türlü bir yıkıma daha neden olmaktadır:

Kentleri inşa tarzımızın karakteristik özelliği, insanlar arasındaki farkların oluşturduğu duvarlardır ve bu farkların karşılıklı bir tehdit oluşturması, karşılıklı bir uyaran olmasından daha muhtemel olduğunun varsayılmasıdır. Bu yüzden, kentlerde inşa ettiğimiz şeyler kişiliksiz, nötralize edici, sosyal kontakt olasılığını ortadan kaldıran yerlerdir: Dökme camla kaplı dış duvarla, yoksul semtleri kentin geri kalan kısmından ayıran ana yollar, koğuş tarzı siteler... *6

Kentte biçimsel olarak oluşturulmuş bu ayrıştırma çalışmaları, her yaratıldığında kentleri daha çok parçalamaktadır. Bu da akademi çevrelerini, anlamsal bir bütünleşme yaratma çabasına itmektedir. Bu nedenle de; kent mekanı üzerine yapılan tüm kavramsallaştırmalar, kentin her zaman bir bütün olarak algılanmasına yönelik olmaktadır. Daha çok, makro-bakışlı kentbilimi ve kentsel sürecin ekonomi politik gelişmeleri gibi temel veriler üzerinden değelendirme yapılmaya çalışılmaktadır. Ancak Michel de Certaue’nun çalışmalarında kente bakış daha çok, “aşşıdan bakış” olarak adlandırılmaktadır, bütünsel bir anlayıştan daha çok yerel, beden, sokak ve mahremiyet psiko-coğrafyası olarak adlandırılan mekanlar üzerinden bir okuma gerçekleştirilmektedir. Kentin erotik özellikleri ve gündelik yaşamın mikro dünyaları da Certaue’nun kenti anlamakta kullandığı metaforlarıdır.

Kuşkusuz kente, bu alt-düzey bakıştan kazanılacak çok şey vardır ve gerçekten de daha makro-mekansal açılara odaklananların çoğu gündelik yaşamın karanlık köşelerini, sorunları daha az görünür olan ırk, toplumsal cinsiyet, sınıf ve cinselliği genellikle gözden kaçırmaktadır. *7

Soja’ya göre Certaue’nun bu anlayışı doğrultusunda kente bakışımızı belirleyen altı yeni kavram bulunmaktadır. Burada, bunlardan üç tanesi üzerinde duracağım, eksopolis, hapishane toplumu ve simsiteler. Eksopolis, kentsel biçimin yeniden yapılanması anlamında içi dışa, dışı içe dönüştüren yeni metropol düzenidir. Kentin, karanlıkta kalmış tüm köşelerinin de kent söylemine katılarak; tüm bilinen kentsel biçim üzerine yaratılmış söylemlerin yapıbozuma uğratılmasını amaçlamaktadır. Hapishane Toplumu, açık olarak Sennett’in, kamusal olamayan insanının toplumsal birliktelik halini yansıtmaktadır. Bunun yanı sıra Tarlabaşı gibi girilemeyen mekanların da bu metafor içinde değerlendirilmesi söz konusudur. Hapishane Toplumu yaratım şekilleri bazında farklılıklar içerse de, panoptikon’un en güçlü sonuçlarından birisi gibi görünmektedir. Soja’nın son kavramı olan simsiteler yani benzeşim-kentler ise kentsel imgelemin yeniden yapılanması ve gündelik yaşamın güçlenen gerçeküstü niteliği üzerine bir eleştiridir. Simulakra toplumunun egemenliğinin yaratımı ve bir yaşam biçimi olarak kentliliğin taklidini de içermektedir. Kentliler artık, kentli gibi olmaktansa kentli gibi görünmeyi tercih eden kitlelere dönüşmektedirler. Türkiye ve gecekondu kavramları da bu düşüncenin yanına konulduğunda bu nevrotik insan halinin yeni açılımları daha iyi algılanmaktadır. İnsanlar metropollere, kentli olmak adına gelmemektedirler. Ancak, kentin çarpıklığının düzelmesi adına apartmanda yaşarmış gibi yapmak durumlarında kalmışlardır. Topraktan koparılan bu insanlarla birlikte de yeni çağın toplumları; …artan toplumsal eşitsizlikler, derinleşen gelir uçurumları, kentsel toplumun üzerinde uzlaşılmış üst-orta-alt sınıf modelleriyle olduğu kadar sınıf ya da ırk temelli geleneksel ikiliklerle de kolay kolay açıklanamayacak yeni toplumsal kutuplaşma ve tabakalaşma türleri yaratmışlardır. *8 Bu yeni toplumsal türler ise simulakra içerisinde kendilerine yer oluşturmaya çalışmaktadırlar. Benzeşim öncelikle köyden kalkıp gelmekle başlamaktadır. Birisi gelinde, herkes onun gibi yapar ve takipçisi olur, kentte de işler değişmemektedir. Bina yapımlarından, politik söylemlere, kentli gibi görünmeye çalışan bu kitleler, bir öncekini takip etmektedir.

Jean Baudrillard’ın çalışmasında açıkça belirtilen sava göre bu tür benzeşimler ve onların tanımladığı gerçeküstü dünyalar, kime ve neye oy vereceğimizden, nasıl beslenip giyineceğimize ve çiftleşeceğimize, bedenlerimizi nasıl tanımlayacağımıza kadar yaşamlarımızın her yönünü daha önce hiç rastlanmadık ölçüde biçimlendirmektedir. Gerçek ile düşlenen ayrımındaki belirsizliğin artmasıyla birlikte, Baudrillard’ın ‘benzeşimlerin üstünlüğü’ olarak tanımladığı, benzeşimlerin giderek daha çok taklit ettikleri gerçeklikler üzerinde üstülük kazandığı bir durum ortaya çıkmaktadır. *9

Benzeşim-Kentler söylemi, yalnızca gündelik yaşamın içerisindeki mikro-ölçek eylemlerle kendisini göstermemektedir. Bütünüyle, kente bakışı da etkilemektedir. Artık, benzeşmeyen kentler ya da kendi içinde farklı benzeşmeler yaratmış ancak bütün için hala farklı özellikler taşıyan mekanların –Tarlabaşı gibi– izlenir olması, dikkat çekmesi kolaylaştırmıştır. İnsanlar giremedikleri bu mekanları istila etmek istemektedirler. Bir turist ya da ziyaretçi olarak bile olsa, mekanı tüketmek onlar için amaç haline gelmektedir. Tıpkı benim de ‘Tarlabaşı’nı konu edinmem gibi, insanların üzerine konuşmak istedikleri benzersiz “Benzeşim-Kentler” halini almışlardır. Ancak dışarıdan bakıldığında görülen bu bakış asla içerisini yansıtmamaktadır. Kentin açık olan dışsal yaşamı, içsel yaşamın bir yansıması değildir. *10 Ancak bu içselleştirme de, mekanın sahiplenilmesi anlamına gelmemektedir. Çünkü hiçbir kent mekanı, sokak yaşamı da dahil olmak üzere, içinde yaşayanlar tarafından algılanamamaktadır. Bu nedenledir ki; Hiç kimseye ait olmayan bir kentte insanlar sürekli olarak kendilerinden, hayat hikayelerinden bir iz bırakmaya çalışır. *11 Gündelik hayatın, kente yansımış en belirgin hatlarını da bunlar oluşturmaktadır.

 

 

Dipnotlar:

1. David, Harvey. “Postmodernliğin Durumu”. s.297-298

2. Ridhard Sennett. “Gözün Vicdanı, Kentin Tasarımı ve Toplumsal Yaşam”.  s.81

3. M. Melih Pınarcıoğlu, Oğuz Işık; “Nöbetleşe Yoksulluk”

4. Bauman, Zygmunt. “Küreselleşme, Toplumsal sonuçları: Mekan Savaşları: Bir mesleki başarı raporu” s. 42-43

5. Bauman, Zygmunt. “Küreselleşme, Toplumsal sonuçları: Mekan Savaşları: Bir mesleki başarı raporu” s.58

6. Richard Sennett, “Gözün Vicdanı: Kentin Tasarımı ve Toplumsal Yaşam”. s.15

7. Edward W. Soja, “Six Discourses on the Postmetropolis” s.289

8. Edward W. Soja, “Six Discourses on the Postmetropolis” s.298

9. Edward W. Soja, “Six Discourses on the Postmetropolis” s.302

10. Richard Sennett, “Gözün Vicdanı: Kentin Tasarımı ve Toplumsal Yaşam”. s.15

11. Richard Sennett, “Gözün Vicdanı: Kentin Tasarımı ve Toplumsal Yaşam”. s.231

 

 

 

 

 Kaynakça:

Besim F. Dellaloğlu, “Benjaminia: Dil, Tarih ve Coğrafya”, Versus Kitap, 2008

David Harvey, “Class Structure and the Theory of Residential Differentialion”, The Urban Experience, 2. Basım, Blackwell, UK, 1992

Edward W. Soja, “Six Discourses on the Postmetropolis”, Sallie Williams & John Williams (edt.), Imagining Cities, 1. Baskı, Routledge, Londra & N.Y., 1997

Michel de Certaue, “Walking in the City” in “The Practice of Everyday Life”.

M. Melih Pınarcıoğlu, Oğuz Işık; “Nöbetleşe Yoksulluk”, “Gecekondulaşma ve Kent Yoksulları: Sultanbeyli Örneği”, Sena Ofset, 6. Basım, 2008.

Richard Sennett, “Gözün Vicdanı: Kentin Tasarımı ve Toplumsal Yaşam”; Çev: Süha Sertabilboğlu, Can Kurultay, Ayrıntı Yayınları, 1999.

Richard Sennett, “Kamusal İnsanın Çöküşü”; Çev: Serpil Durak, Ayrıntı Yayınları, 1996.

Zygmunt Bauman, “Küreselleşme, Toplumsal Sonuçları”, Çev: Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, 1999

Web design @GeNcDiNaMiK.com

Top Desktop version