Planlama.Org - Şehir Plancılarının haber portalı

Planlamanın Susurluk`u

Yiğit SUSMAZ

ImageBir yok oluştur İstanbul kentleşme süreci. Özellikle hepimizin ezberinde olan o kahrolası ellili yıllar ile başlayan bir kayboluş süreci. Bin bir umutla kente akın edenlerin yok etmeye başladıkları kent, günümüzde yine hüsran içindeki yolculuğuna devam etmektedir. Ama artık bir farklılık yaşanmaktadır. Mekansal tüketilmenin aktörleri arasında “yönlendiriciler” yerini almışlardır. Sözüm ona İstanbul için durmadan çalışan ama bu çalışma içinde rantı, prestiji, mesleğin yanında görünmeyi, halk adına konuşmayı paylaşamayan Siyaset, akademik camia ve sivil toplum örgütlerinden oluşan yeni bir sınıftır bu “yönlendiriciler”.

Bu yönlendiriciler piyasaya, ranta, kente istedikleri gibi müdahale etmek için planlama adı altında bir araç keşfettiler. Örnek mi istiyorsunuz yakın zamana bakalım hemen, çok uzağa gitmeye gerek yok; Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmündeki Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı ile planlamanın bir araç olduğu istendiği gibi peşkeş çekilebileceği adeta ilan edilmiştir.

Belki de mesleğimizi araç olmaktan kurtarmalıyız öncelikle. Ondan sonra dönüşüm, koruma, küreselleşme, sürdürülebilirlik ve benzeri birçok içini boşalttığımız kavramı daha iyi yorumlayabiliriz. Daha temeli sağlamlaştırmadan katlara harç atıyoruz.

Eski Hint felsefesinde ve Mevlana’nın mesnevisinde altı kör adamın ve bir filin hikâyesi anlatılır. Kör adamlar sırası ile file dokunur. Biri kulağını tutar bu bir yapraktır der. Biri hortumunu tutar bu bir yılandır der. Biri dişini tutar bu bir çeşit taştır der. Ve hiç biri fili tanımlayamaz. Peki kim bu bir fildir diyebilir? Tabiî ki Ancak on iki eli olan kör adam. Plancı böyle bir adamdır işte. On iki eli vardır; siyaset, oda, akademik camia, örgütler… Plancı bu elleri ile filin yani kentin öyle noktalarına dokunur ki bu bir fildir der, kenttir der. Yani kimlik koyar, tanımlar. İşte planlamanın, plancının öyküsü böyle bir şey. Peki, plancı on iki eliyle dokunmasa kente ne mi olur? Hemen söyleyelim: sonunda bu altı adam bağıra çağıra tartışmaya devam ederler. Her biri kendi fikrini savunarak, gururla ve ödün vermeden… Aslında hepsi de kısmen haklıdır... Ama aslında hepsi haksızdır...

Herkesin haklı ama herkesin haksız olduğu bir ortamdan nasıl bir fiziksel mekan doğduğunu merak edenler bir gün Tünel meydanından Eminönü’ne doğru yola çıksınlar. Eski Ceneviz eserlerinin içler acısı halini görüp, Tarihi yarım adanın peşkeş çekilmiş sokaklarında yürüyüp Aksaray’da metroya binsinler. Yol boyunca gördükleri o korkunç manzarayı hafızalarına kazısınlar. Yada durun o kadar uzağa gitmeyin İstiklal caddesinin ara sokaklarına girsinler. Tarlabaşı’na girsinler, hani yıllardır o kendini kutsallaştıran akademisyenlerimizin proje üretip durdukları yer. Merak ediyorum acaba bir gün yaptıkları bir proje olurda gerçekleşir ve kullanıcılar yerlerini kaybederse diğer bir önemli kurumumuz olan “odamız” nasıl bir “taraf” olacaktır. Tarlabaşı’nda yapılacak her proje, yada Sulukule de yapılacak her proje sosyal bir ötelenme ile sonuçlanacaktır. Çünkü “kent soylular” yıllar önde terk ettikleri alanlara geri dönmek istemektedirler. Ve bu amaca ulaşma yolunda icat edilen “planlama” gene araç olarak kullanılacaktır. Yönlendiricilerin bir birini yedikleri planlama camiası tek başına bu baskının karşısında dik duramayacak kadar zayıflamıştır.

Planlamanın içinin boşaltıldığı bu acı tanımsızlığın içinde en büyük sorumsuzluğu, temeli atan akademik camia gösteriyor hiç şüphesiz. Bugün akademik camia tarafından tü-kaka ilan edilen planların birçoğunu şehir ve bölge planlama bölümlerinden mezun öğrenciler yapıyor. Demek ki öğretilen kelamda bir sorun, bir samimiyetsizlik var. Sen bir yandan planlama etiği öğreteceksin birinci sınıflara, bir yandan da ismin orman yağmalayan projelerde imza atan plancı bilirkişi olarak geçecek. Sen bir yandan planlamanın ülkedeki en ağır ismi olacaksın hatta en büyük planlama kumrunun başında olacaksın, bir yanda da o kurumun açtığı yarışmanın detay tasarımlarını ofisine alma peşinde koşacaksın. Teoride “Planlama Etiğine” toz kondurmayacaksın, ama iş para kazanmaya gelince etik Hak getire diyeceksin. Suçladığın bürokrasiden iş almak için yeri geldiğinde planlama etiğinden taviz vereceksin. Yok öyle yağma…

Birde “Odamız” var. Ali Müfit döneminde belediye ile iyi anlaşan ancak, daha sonraki süreçte birden ilişkilerin bir bıçak gibi kesildiği bir Odamız. Çok da samimi bulmuyorum açıkçası Oda’yı. Bakınız Sayın İstanbul şube genel sekreteri çevre düzeni planı ile ilgili bir röportajında ne diyor “sektör gruplarının düzenlediği bir iki toplantı dışında bir plan toplantısına katılmamıza ilişkin bir çağrı almadık”. Bu kaleye şut atmak için topun gelmesini beklemek gibi bir olay. Top gelmedikçe de agresifleşiyor oyuncu Yani plan üretim sürecinde plana müdahil olarak plana ilişkin bir söz söyleme fırsatı bulamadık. Bu anlamda, Odamız olması gerektiği şekilde, yani üretim sürecinin başından sonuna kadar plan hazırlıklarında katılım sağlayamadı” diyor. Ve devam ediyor “Sonrasında ise, sonuç ürün ortaya çıktığında yani plan bitiminde, İMP yöneticileri Odamızı bir toplantıya davet ederek planı aktardılar. Plandan ve içeriğinden de ilk olarak orada haberdar olduk”. Yani gol olmuş ama bize istediğimiz pas hala gelmedi, bekliyoruz diyor. Peki oyuna katılmak için oda ne yaptı? İMP bünyesinde süreci takip etmek için, yardımcı olmak için bir çalışma ofisi mi talep etti? Her toplantıyı takip etmesi için birini mi görevlendirdi? Sadece çağrılmayı bekledi bence. Hikayedeki sonucu hatırlayalım “Her biri kendi fikrini savunarak, gururla ve ödün vermeden”. “İstanbul kentine ve İstanbullulara karşı sorumluluklarımız gereği, planın olumsuzlukları nedeniyle, planı dava konusu edenler de ilk biz olduk” bravo büyük başarı. Acaba ismi “Acar Kent” davasına bulaşmış ve sadece bu nedenden ötürü TMMOB tarafından savunması alınmış Odamız, , Dubai Towers’a tukaka, Trupms Kulelerine olala ne ala çeken Odamız “İstanbullulara” karşı sorumluluklarını unutuyor mu bazen? Gene aynı röportajdan “Öncelikle şunu söylemek gerek meslek odalarının birer hakem olması gibi bir tanımlama yanlış anlaşılmalara neden olabilir. Şehir Plancıları Odası ve diğer meslek odaları taraflar arasında uzlaşı arayışında olan kurumlar olduğu kadar, aynı zamanda gereğinde taraf olan kurumlardır” çok güzel ve acı bir itiraf. Gereğinde taraf olmak değil her zaman planlamadan taraf olunması gerekiyor.

Planlama adına kötüye giden şeyler oluyor. Planlama mesleği kötüye gidiyor, planlama etiği yok ediliyor. George Orwell’ın “bin dokuz yüz seksen dört”ünde herkesi “büyük biraderin” parçası yapacak yeni bir düşünce ve yazım dilinden bahseder. Planlamada da yeni bir dil oluşturuluyor. Çeşitli kaygılara, çelişkilere, çekişmelere kurban giden bir dil… Kentte gururla değil utançla yürüyoruz artık. Ve sistem ve onun yandaşları ve onun yandaşı olmadığını iddia eden Oda ve akademik camia yani sözüm ona elitistler yaptıklarınızdan utanmalısınız. Yada başka bir deyişle söyleyeyim: yapmadıklarınızdan utanmalısınız. Herkesler planlama adına, İstanbullular adına savaştığını söylüyor. Savaşmayalım bence planlama adına barışalım artık. Zaten planlamanın öğretisinde savaşmak değil, uzlaşı vardır.

Yazıyı okuyup karamsar bir tablo gören genç, misyon sahibi, planlamaya yeni adımını atmış ve iş deneyimlerinde yapılanları görünce inancını yitirmeye başlamış plancılar… Sakın yılmayın. Sürülseniz de, sövülseniz de, itilseniz de, hor görülseniz de daima planlamadan taraf olun. Post modern sürecin etkisi ile “düşünmeyen adam olma politikasına” maruz kalan ve planı bir araç haline getiren suçlular içinde yer alamayın. Şu öyle dedi, bu şöyle dedi, o bizi çağırmadı, o bizim görüşümüzden değillerden oluşan “o kahrolası dedikodu çemberinin” içine girmeyin ve umudunuzu asla yitirmeyin. “Yönlendiricilerin” bindiği arabaya bir kamyonetin çarpması yakındır. Çünkü o kamyonetin kullanıcıları olan siz idealist genç plancıların sayısı arttıkça “o karanlık arabanın” kaçacağı ve gideceği yolu kalamayacak. Er geç bu kaza olacak. Umudunuzu yitirmeyin…

Yiğit SUSMAZ

Not: Zannetmeyin ki mesleğimiz adına iyi şeyler olmuyor. Zannetmeyin ki mesleğin ilkeleri adına cesurca savaşan kişiler yok… Var tabiî ki. Ama sayıları çok az.

Web design @GeNcDiNaMiK.com

Top Desktop version