Planlama.Org - Şehir Plancılarının haber portalı

İktidarın Mekansal Örgütlenmesi: İktidarın Mekansal Fantazmagorisi Olarak İstanbul`daki Büyük Alışveriş Merkezleri

Emrah TUNCER

İlk çağda tarımı örgütleyen ve din kurumunun gücünü elinde bulunduran bir sınıf, toplumu yönetirken ve din ile savunma kentlerin başat formunu oluştururken, bu gün ise yönetim aracı olan “tüketim” kent formuna damgasını vurmaktadır.  Bugünün tapınakları olarak kentin başköşesine oturan alışveriş merkezlerini tüm bir tarihe aynı, yalın perspektifle bakıldığında kentin üzerine oturtulmuş alışveriş mabetleri olarak görmek pek de zor değildir. Artık ne ulus devlet, ne monarşi ne de dinin, sınırı olmayan şirketlerden daha fazla söz sahibi olmadığını söylemek fazla iddialı olsa da, tek kelimeyle “tüketim” tüm bunların üzerine geçmiş durumdadır.

Sonuç olarak çağımız toplumunu ve aslında iflah olmaz kentsel sistemini de oldukça iyi açıklayan sosyal eleştirmen John Zerzan’ın bir tanımı, doğa içerisinde birkaç bin yıl görece masum ve sinsi bir kanserli doku gibi gelişen ve “ilerleyen” uygarlık olgusunun, bugünkü ulaştığı evrede hangi noktaya geldiği hakkında bir fikir ortaya koyuyor ki eğer bu fikri doğru kılacak tek bir kanıt varsa o da parçası olduğumuz ekolojik sistemde, nereden nereye geldiğimizdir; Fakat neticede, bu açıdan kent formu bu olgunun “kanserli” dokusu olarak, hastalığın veya ilerlemenin gelişim evrelerini yansıtmaktadır. “Açıkçası, özü tatminin yadsınması olan bir toplumda, tatmine ulaşmak umuduyla her şey tüketilebilir ve zaten tüketilmektedir de. Ne var ki böyle bir ölçüsüzlük, en azından tatmine duyulan açlığı ve içinde bulunduğumuz koşullara gösterilen derin hoşnutsuzluğu göstermektedir.” 1

Günümüzde alışveriş merkezleri ekonomik bir olgu olarak gösterilmesinin yanında toplumsal bir faaliyet ve faaliyet alanı olarak da rol üstlenmektedir. Tarihsel süreç içerisinde tüketim alışkanlıklarının değişim göstermesiyle birlikte, alışveriş mekânları da biçimlerini, yapılarını, işlevlerini ve konumlarını sermaye iktidarı tarafından değiştirmiştir. Modern zamanların en yaygın alışveriş mekânları alışveriş merkezleridir. İktidarın bu yeni fantazmagorik örgütlenme aracı kentin hem yapısal hem de sosyal olarak yüzünü değiştirmiştir. Alışveriş merkezleri aynı zamanda kentte yeni kavramlar getirmiştir. Kent merkezinin tüm işlevlerini üstlenme rolü de iktidar tarafından alışveriş merkezlerine verildiği için aynı zamanda kamusal alan işlevi görmüşlerdir.

Temelde iktidar kendi rızaları olsun ya da olmasın başka insanların davranışlarını kontrol etme yetisi şeklinde de örgütlenebildiği için bulunduğu mekânı da bu anlamda yaşamsallaştırır. Bir şekilde İktidar tüm olanaklarını kullanarak toplumu biçimlendirmeye ve denetlemeye çalışır. Bu süreçte toplumun bilincinin belirlenmesi ve iktidarın bilinç yapıları üzerine yaptığı etki ile toplumun iktidarı içselleştirmesini sağlamaya çalışır.

Sosyal bilimlerde geniş ve çetrefilli bir kavram olan iktidar; disiplinci, otoriterci, üretici, makro yada mikro düzlemde  ele alınabilir. Aynı şekilde  güç ilişkisi, psikolojik alt yapı olarak da okunabilen iktidarı, dışardan dayatılan bir kısıtlama ve bilinçli bir nesnelleştirme süreci olarak da okumak mümkün. Marksist yaklaşımda ekonomik mücadele yada ekonomi araçlarına hakim olma”, “Bir toplumsal sınıfın özgül nesnel çıkarlarının sağlanmasını geçekleştirebilmek kapasitesi” olarak görülen iktidar, liberal temelli yaklaşım da ise  toplumsal sözleşme ve  “siyasal egemenliğin inşaası” olarak görülür. Weber “Başkası karşı çıktığında bile kendi isteğini gerçekleştirme yeteneği” olarak tanımladığı iktidarı, Russel “ A’nın  B’nin davranışlarının sonucunu belirleyebilme kapasitesi”,  Heyword; “diğerlerinin davranışını etkileme yeteneği” olarak tanımlar.  Quentin Skinner ise eşitsizlik üzerinden şu tanımlamayı yapar. “Paranın ve özel mülkün dağılımındaki eşitsizlik, bir takım kişilerin bütün diğerlerine tahakküm etmesini sağlar; böylece onların kibrini besler ve saygıyı erdeme değil yalnızca mevki ve zenginliğe mahfuz kılar.”

İktidar kavramının tam olarak anlaşılması için özellikle ideoloji ve hegemonya kavramlarına değinmekte fayda var. Çünkü manipülasyonun sağlanması ve gerektiğinde güç kullanma yetisini kullanan iktidar genelde bunu ideoloji ve hegemonya olarak şekillendirir. İdeoloji kavramının da zamana ve mekana göre değişen farklı tanımları vardır. Bu tanımlar farklı disiplin ya da bakış açılarına göre de değişirler. Eagleton ideoloji sözcüğünün bugüne kadar kullanılan 16 farklı anlamını sıralar.  Ama genel anlamda ideolojiyi olumlu ve olumsuz değerlendirenler açısından iki kategoriye ayırabiliriz. Olumsuz tanımlamalarda baskıcı bir iktidarın egemenliğini sağlamak üzere çıkarlarını destekleyen fikirler olarak tanımlanırken; yanıltma, hükmetme, meşrulaştırma vb. özelliklerle gösterilir. Olumlu tanımlamalarda ise ideoloji; toplumu ya da toplumsal grubu birleştiren ve eyleme yönelten fikirler olarak görülmektedir. Altusser’e göre de İdeolojiler, iktidarı elinde tutan egemen sınıfın ideolojisini örtük olarak taşıyan “devletin ideolojik aygıtları ile bireylere aktarılır. Merasimler, törenler, toplantılar iktidarın izlerini taşıyan mekânlarda gerçekleşir.

Hegemonya Kuramı, kapitalist bir toplumsal formasyonda sınıflar arası mücadeleleri, sosyal ve kültürel uzlaşmanın örgütlenmesini ve sınıfsal ilişkilerin düzenlenmesinde devletin  rolünü ortaya koyan Marksist gelenek içinde bir açıklama biçimidir. İktidar tüm olanaklarını kullanarak toplumu biçimlendirmeye ve denetlemeye çalışır. Bu süreçte toplumun bilincinin belirlenmesi ve iktidarın bilinç yapıları üzerine yaptığı etki ile toplumun iktidarı içselleştirmesini sağlamaya çalışır. "Hegemonya, rızanın örgütlenmesi, bağımlı bilinç biçimlerinin şiddet ya da zora başvurulmadan inşa edildiği süreç olarak algılanmalıdır." 2 Onun için bu kavramın temel belirleyenlerinden biri "rıza"nın üretilmesidir, bu bağlamda hegemonya, ideolojiden rızanın üretilmesi bakımından ayrılır. Çünkü hegemonyanın sağlanması için rıza temel zorunluluk iken, ideoloji sadece rızaya dayanmaz zorla da dayatılabilir. Ayrıca hegemonya ideolojiden daha geniş bir kategoridir: İdeolojiyi kapsar, ama ona indirgenemez. Hegemonya bir egemen iktidarın kendi yönetimi için, hakimiyeti altındaki insanların rızalarını kazanmada başvurduğu stratejiler alanı olarak tanımlanabilir. Hegemonya altyapı ile üstyapı arasındaki 'sivil toplum' alanı ile ilişkilendirilir. Medya, aile, okul, ordu, dini kurumlar vs. Tüm bunlar, bireyleri egemen iktidara baskıdan çok rıza ile bağlayan hegemonik aygıtlar olarak görülür. Bu kavramın temel belirleyenlerinden biri "aldatıcı görünümdür" yani mekânsal fantazmagoriler yaratıp insanı da içine almaktır.

Ama iktidarın mekana ilişkin yapısını görünür kılmak için Foucault’un yaklaşımı en uygun olanıdır.  Foucault, mekanı bir metin olarak ele alır. Ona göre  bu metin üzerinde iktidarın izleri, iktidarın varlığı, kentin her köşesinde işaret ve şifrelerle beynin yumuşak kıvrımlarına aktarılır. Yani kendini sevimli gösteren iktidar norm ve değerlerin kolayca içselleşmesini sağlar.  Modern toplumlarda iktidar ilişkileri, baskı ve cezalandırmayla kendini göstermez. İktidarı baskı terimleriyle düşünürsek eğer endişe verici bir sorun. İktidar sansür uygulamakla, yasaklamakla kendini sınırlandırıyorsa eğer onu sevmek nasıl mümkün olabilir? Ama iktidarı güçlü kılan şey, temel işleyişinin olumsuz düzlemde olmasıdır: İktidarın olumlu etkileri vardır, bilgi üretir, zevk yaratır. İktidar sevimlidir. Eğer yalnızca baskıcı olsaydı, ya yasağın içselleştirilmesini ya da öznenin mazoşizmini (sonuçta ikisi de aynı şeydir) kabul etmemiz gerekirdi. Bu noktada özne iktidara dahil olur.” Faucault’un bu cümlesi  ile belirttiği de araştırmalarının genelde iktidar teknolojisine ve iktidarın nasıl tahakküm uyguladığı ve kendine itaat ettirdiğini incelemekten ibarettir. Aynı şekilde bedenleri mekana yerleştirmede de mimarlık ve şehircilikten yararlanan iktidarın fantazmagorik görüntüsünün de bu şekilde  ortaya çıktığını söylemek mümkün.

 

 Genelde yabanlık, barbarlık ve uygarlık olarak sunulan determinist ilerlemeci tarih anlayışı da bir akıl tutulması yaratarak yanlış bilinç, yanlış gereksinimle kitleleri manipülasyona tabi tutar. Bu durum da günümüzdeki durumu belirginleştirir.  Gerçeğin, görünür olanın yerine yeni gerçekler koyarak herkesi kapsar. Sosyal dünyayı algılamamızı ve yorumlamamızı etkileyen sosyal kategorilendirme, önyargıların da oluşumunda temel bilişsel süreç olarak ortaya çıkar. İnsanlar, diğer insanlara ilişkin enformasyonu ayırt etmek veya gruplamak için ırk, cinsiyet, dini inanç, etnik köken gibi fiziksel ve sosyal ayırt ediciler kullanırlar. Örneğin Oryantalizm, Osidantalizm tarihine bakarak bu ayrışmanın nasıl yapıldığı hakkında bilgi sahibi olunabilir. Her iki durumda da yönü belirtmenin dışından belirtilen aslında benmerkezciliktir. Örneğin Roma imparatorluğu devrinde Roma şehri dünyanın merkezi sayılmış doğu taraf için Orient batı tarafı için Osiden tabiri kullanılmıştır. Yine aynı şekilde Al İdrisi adlı bir Arap haritacı tarafından 12. yüzyılda yapılan haritada Akdeniz’ in merkezinde Anadolu ve Arabistan yer alırken Avrupa Akdeniz’in çeperinde yer almaktaydı. Bu haritada başka şeylerin yanı sıra insanların yaşadıkları yeri dünyanın merkezi sanması olgusunun eskiden beri var olduğunu gösteriyor. Kendi topluluğunun dünyanın merkezinde sanmak etnosentrizim “kavimmerkezcilik” in en önemli özelliğidir. Genel anlamda Hegel’in köle efendi diyalektikliğine dayandırılan bu yöntem kavramsallaştırılması, “öz bilinç” bir başka özbilinç için var olduğu ölçüde var olur cümlesi ile desteklenir. Yani bir toplum, kimliğin bilincine ancak başka ve kendinden farklı toplumlarda yapacağı karşılaştırmalar sonucu varabilir. Başkalık olmadan kimlik olmaz, aidiyet yâda kimlik, başkalık ve ötekilik ile tanımlanır.

Bir diğer akıl tutulması da köy ve kent için ortaya çıkarılmıştır. Köyde kollektif, üretime dayalı daha eşitlikçi bir yapı varken kentte tekçi anlayışın hâkim olduğu,  tüketime dayalı ve daha çok eşitsizliği doğuran bir yapı olarak iktidarın var olduğu görülür. Köydeki doğanın yerini, kentteki insan; organik ilişkilerin yerini ise yapay ilişkiler almıştır. Rollerin değişimi ile kentin kırı alt etmesi ve kendi bilincini aşılamasıyla köy giderek kentin bilincini taşımaya başlamış ve çoğu zaman üzerine giydirilen kılıf uymadığı için katılaşmıştır. Kendini anlatmayı bir kuruma bağlayan kent ise var ettiği şeylerden kolayca kurtulabilmiş ve kendini sürekli yenileyebilmiştir.

İktidar araçlarına sahip olan gücün, toplumun düşünme ve davranma biçimlerini belirlediğini, yani hegemonyasını toplumsal ve mekânsal alan üzerinden gerçekleştirdiği görülür. Bu aynı zamanda İnsanın doğayı boyunduruk altına alma çabalarının tarihi, insanın insanı boyunduruk altına almasının da tarihidir. Şeklinde de okunabilir. Doğayı sömürmek için insanüstündeki sömürü ilişkilerini kullanan bugünkü sistem her şeyi olduğu gibi insanın doğasını da denetim altına almak zorundadır. Eskiden daha açık ve görünür olan bu yapı günümüzde tamamen gizli, örtük bir yapı olarak devam etmiştir.  Tarihsel süreçten günümüze yaklaştıkça egemen olanın ve politikanın genel olarak çıkar gruplarına hizmet ettiği ve daha fazla kazanç için örgütlendiği görülür. Günümüzde tarih ve toplum anlayışımızın içine derinlemesine sinmiş, ilerlemeci ve tek yönlü tarih anlayışı ise, tek boyutluluğu, sürekli üretim ve tüketimi kutsallaştıran yapısı nedeniyle bu iktidarın fantazmagorik görüntüsü olarak alışveriş merkezlerinde karşımıza çıkar.

İlk kentlerdeki iktidar örgütlenmesini Kürşat Bumin: “Son derece merkeziyetçi yapıda olan bu devletlerin despotlarına, sınırsız iktidarın cismanileşeceği bir merkez gereklidir. Bu merkez, kentin mimari üslubu da yine despotun sınırsız iktidarına tanıklık edecek biçimde anıtsal olmalıdır. Dinsel sembolizm, bu kentlerin kuruluşunda herhalde her şeyden önce gelmektedir. Yani cismani ve tinsel iktidar birleşmekte, tanrılar krallara kentler bağışlamaktadır. Tanrı- kral birliği, bir yandan toplumsal düzenin güvencesi olan “aşkın” etkeni (tanrı) politize etmekte, öte yandan ise politik etkeni (kral) aşkınlaştırmaktadır.” diye açıklarken, Huberman ise ortaçağı: “Kilise bütün hristiyan dünyasına yayılmış bir örgüttü, herhangi bir taçtan daha güçlü, daha yaygın, daha eski ve sürekliydi. Dindar bir çağdı bu ve tabi kiliseninde muazzam manevi gücü ve prestiji vardı. Ama bunun yanı sıra o çağda var olabilecek tek biçimde serveti vardı: Toprak.  Feodal çağın en büyük toprak sahibi de kiliseydi. Yaşadıkları hayattan kuşkuları olan ve ölmeden önce tanrının gözüne girmek isteyen insanlar kiliseye toprak bağışlardı” şeklinde yorumlamıştır. Görüldüğü üzere Ortaçağda iktidar yine din temelli ama bu sefer savunmada hesaba katılarak kaleler ve kilise olarak örgütlenmiştir. Sanayi kentinde ise fabrikaların hızla yayıldığı artık daha gösterişli ve anıtsal yapının var olduğu söylenebilir. Sanayi devrimiyle hızla büyüyen kentlerde bir taraftan pazarın işlerliğine dönük ve toplumsal hiyerarşiyi yansıtacak fiziksel düzenlemeler yapılacak, diğer taraftan da kent içinde yollar, köprüler, operalar, okullar, kütüphaneler, iş merkezleri, fabrikalar, tren istasyonları vb. türden yeni, kamusal işlevi olan büyük yapılar inşa edilecektir. Ayaklanmalara, isyanlara karşı planlamanın giderek hâkim olduğu, kent merkezlerinin bu şekilde ele geçirildiği, iktidarı yansıtan dik açıların kentte varolduğu, geniş caddeler, dar sokaklar ve yüksek anıtların hâkim olduğu tek tip ve standart formun yarattığı totaliter ve otoriter bir dönem yaşanmaya başlamıştır. Modernite sürecini “kapitalizm sonucu toplumsal biçimde yerleşmiş hayat tarzı” olarak değerlendiren Berman artık bu süreçle birlikte merkeze tanrı yerine insanın yerleştirildiğini belirtir. Gelenekten kopup tarihi yıkmak olarak algılanan bu anlayışla birlikte toprağa bağımlı yaşam tarzı sona ermiş, yaşam kentlerde yoğunlaşmış, üretim kırsal bölgelerden kopartılıp kentte yoğunlaşmıştır. Bir kent ütopyası olarak da değerlendirilen bu dönemde sermaye akışkanlığını kolaylaştırmak ve birikimi artırmak temel hedef olmuştur. 20.yy’da ise sermaye akışının hızlandığı gökdelen olgusunun başladığı; iş merkezleri ve alışveriş merkezleri olarak yer edindiği görülür.  Bu dönemde Kapitalizmin yalnızca üretim ve tüketim ilişkilerini düzenleyen ekonomik sistem olmaktan çıkarak, gündelik hayatı düzenleyen kültürel bir gerçeklik haline geldiği görülür. Özellikle bu dönemle birlikte değişmeye başlayan üretim-tüketim ilişkilerinin kentlerdeki gündelik hayat pratiği üzerinde önemli etkileri olmuştur. Bireysel kimliğin ifadesi olarak şekillenen tüketim toplumu Marx tarafından “ insanın toplumla, çevresiyle dünya ile yabancılaşması” olarak ele alınmıştır. Üretimin tüketim tarafından sürekli olarak uyarılma zorunluluğu, yeni pazarlama stratejilerinin geliştirilmesi, Reklam sektörünün genişlemesi,  modanın tüketimi arttırıcı bir sosyo-kültürel fenomen haline gelmesi,  gelişen bilişim teknolojisine paralel olarak internetin yeni bir tüketim aracı olarak kullanılması ve alışveriş merkezlerinin tüketim araçları olarak yeniden örgütlenmesi bu dönemin temel belirleyeni olmuştur.  “Tüketim katedralleri” , “tüketim kenti”  ya da  “kültürün satışa sunulduğu alan, gündelik hayatın planlandığı yer” olarak ifade edilen alışveriş merkezleri bu dönemde iktidarın fantazmagorik alanları olarak mekândaki en önemli unsurlar haline gelmiştir.  Gottdiener  “Anlatım Tözü”, yada “sermayenin paraya dönüşümü için tasarlanmış mekânlar” olarak,  Baudrillard’ın ise  “meta panayırı” yada  “kent simülasyonu”  olarak alışveriş merkezlerini adlandırması da bu yüzdendir.

 

İstanbul ve Alışveriş Merkezleri

İstanbul’un tarihi çarşılarının yanı sıra modernleşmeyle birlikte yeni alışveriş mekânları ortaya çıkmıştır. İlk olarak 1950’li yıllarda gelişmiş ülkelerdeki perakende ticaret düzeninden etkilenmelerinin başlanması ile Migros Türkiye’ye girmiş ve 1956’da Gima’nın kuruluşuyla gelişim süreci devam etmiştir. Ülkemizdeki alışveriş merkezlerinin ilk kuruluş yerleri olarak metropol şehirler tercih edilmiştir.  İstanbul’da özellikle 1980’den sonra, liberal politikaların uygulanması hız kazanmıştır. Bu dönemde ülke küreselleşme sürecine girerek dünya ile bütünleşme çabasındadır. Yabancı sermaye Türkiye’yi ve özellikle de İstanbul’u potansiyel pazar alanı olarak görmektedir. Türkiye, İstanbul ve diğer şehirlerde de alışveriş merkezleri bu bağlamda artıp, yayılmışlardır. Daha sonra bu potansiyel İstanbul metropoliten alanı içinde ve kent merkezi dışında yeni alışveriş mekânlarının açılması şeklinde değerlendirilmiştir. O yüzden İstanbul’daki alışveriş merkezlerinin kapladığı alan Türkiye ortalamasının da üstündedir. 1980’li yıllarla birlikte tüketicilerin ithal mallara olan ilgisiyle bu ürünlerin bulunabileceği alışveriş merkezlerinin kurulması zorunluluğu doğmuştur. İlk örnek; 1988 yılında devlet ortaklığı ile Ataköy’de açılan Galeria Alışveriş Merkezi Houston’daki “The Galleria” alışveriş merkezinden esinlenerek yapılmıştır. Ataköy Turizm Merkezi kompleksi içinde yer alan Galeria Alışveriş Merkezi, o dönemde bu tip alışveriş merkezlerinin ilk örneği olması sebebiyle sadece Ataköy’ü değil, tüm İstanbul’u etkilemiştir. Dönemsel olarak açılan alışveriş merkezlerinin ise yine 2000 den sonra yoğunlaştığı görülür. 1980 – 1990 yılları arasında alışveriş mekanları hem niceliksel hem de niteliksel olarak değişim göstermektedir. Türkiye’de 1980-1990 yılları arası liberal ekonomik politikalar, genel olarak dışa açılma amacına yönelik olarak gümrük vergilerinin indirilmesi, ithal malların ülkeye kolaylıkla girebilmesi, küreselleşme şeklindedir. Tekstil sanayi, sanayileşme içinde ilk sırada yer alır. İletişim araçlarının artması, tüketim toplumu olma yönündeki eğilimler, neredeyse tüketimin bir yaşam tarzı olmaya başladığı görülmektedir. Tüm bu unsurlar alışveriş mekânlarındaki niteliksel ve niceliksel değişimi olmazsa olmaz hale getirmiştir. 3

1990’dan itibaren farklı semtlerde birbiri ardına kurulan bu merkezler kentin ekonomik yaşamında olduğu kadar sosyal yaşamında da yeni bir ilgi odağı oluşturmuştur. Bu merkezler bünyelerinde sinema, tiyatro, toplantı ve fuar salonları, buz pateni pisti, oyun salonları ve çeşitli ülke mutfaklarını sunan restoranları barındırmaktadır. İstanbul’daki alışveriş merkezlerinin ilk örneklerinde amaç daha çok kapalı bir mekânda alışveriş olgusu üzerinde yoğunlaşmakta, gerek mimarileri gerekse barındırdıkları fonksiyonlar açısından belli sınırlar içerisinde kalmaktadır. Ancak son zamanlarda ortaya çıkan alışveriş merkezlerinin belli bir konsepti ve bu konsept çerçevesinde kendilerine özgü mimarileri bulunmaktadır. İstanbul kent yaşamında kendilerini çekici kılmak için alışveriş merkezleri kentlilere farklı mekânlar sunmaya başlamıştır.

Türkiye'de ve İstanbul’da ilk alışveriş merkezi olan Galleria'nın açıldığı 1988 yılından bugüne kadar 127 alışveriş merkezi yapıldı. Yeni yatırımlarla alışveriş merkezi sayısı 2010 yılında 295'e ulaşacak. Türkiye'nin büyük gruplarının yanı sıra yabancı sermayeli kuruluşlar da Türkiye'de alışveriş merkezi yapmak için yarışıyor. Pek çoğunun reklamında ve sloganlarında görüldüğü üzere bu merkezler “çağımızın yeni yaşam merkezleri” ya da içinde yaşadığımız“dünyanın kalbi” haline gelmişlerdir. Öyle ki neredeyse burada yazılı kuralları olmayan yeni bir yaşam pratiği sergilenir: Daha kapısından girerken güvenlik kontrolüyle içeri alınan insanlar birden karşılaştıkları geniş atriumlu, yapay bitkili, yerleri cilalı bu mekan karşısında hayranlıklarını gizleyemezler. Bununla birlikte her türlü aşırı coşku ifadesinden (örneğin yüksek sesle gülmek, bağırmak, koşmak vs..) uzak davranmalarının gereğinin farkında olarak vakur bir ifadeyle bu yeni yaşam pratiğinin içinde yerlerini alırlar.  Bu yeni yaşam pratiğinin içinde alışveriş merkezinin kapısından girdikten sonra, mesleği, toplumsal statüsü, eğitimi vs. her ne olursa olsun herkes bu çatının altında birbirine eşittir! Girilen bütün mağazalarda, satış görevlileri, herkesi aynı standart sözcükler ve standart mimiklerle karşılarlar. Bununla birlikte, merkez içindeki genel mekanlar, banklar, havuzlar, atriuma bakan geniş teraslar herkesin özgürce oturup, dinlenmesi ve etrafı seyretmesi için tasarlanmıştır. Burada alışveriş kadar temel olan bir diğer aktivite ise “görmek” ve görülmek”tir. 4  Alışveriş merkezleri görüldüğü üzere, iş saatleri dışında ailenin farklı ilgi alanlarına sahip bütün bireylerinin kendi ilgi alanına göre çeşitli aktiviteler bulabileceği alanlardır. Baudrillard (1997) alışveriş merkezlerindeki bu yaşam pratiğini şöyle anlatır: “Hoş bir alışveriş yapabilmek, aynı havalandırmalı mekanda kocalar ve çocuklar bir filmi seyrederken besin maddelerini, apartman ya da yazlık için gerekli nesneleri, giysileri, çiçekleri, en son çıkan romanı ve en yeni gadget’i tek bir seferde almak, oracıkta hemen hep birlikte yemek yiyebilmek. Kafe sinema, kitapçı, oditoryum, incik boncukçular, giysiler ve diğer pek çok şey daha alışveriş merkezlerindedir”.

Baudrillard’a göre alışveriş merkezleri bir kaleydoskop gibi her şeyi içine alabilir ve bu merkezler bir meta panayırını andırırlar. Aslında Baudrillard’ın meta panayırı olarak adlandırdığı, alışveriş merkezlerinin kullanıcılarına sunduğu küçük bir kent yaşantısı simülasyonudur. Alışveriş merkezleri, görüldüğü üzere, barındırdıkları yapay ağaçlar, şelaleli havuzlar, telefon kulübeleri, oturma bankları, çeşitli bitkiler, meydan saatleri ile neredeyse küçük birer kenti andırırlar.

Günümüzde, alışveriş merkezleri, birbiriyle anlamsal ve mekânsal olarak hiçbir ilişkisi bulunmayan atlıkarınca, buz pateni pisti gibi eğlence öğeleri, panaromik asansörler, yürüyen merdivenler gibi teknolojik öğeler; kemerler, kubbeler, köprüler gibi mimari öğelerin bir araya geldiği gerçeküstü mekânlar haline dönüşmüşlerdir. Ancak, şu bir gerçektir ki alışveriş merkezleri kimi zaman geçmişe öykünen “kitsch”, kimi zaman ise bir uzay istasyonunu andıran “hightech” iç mekân anlayışlarıyla çağımızın yeni kamusal mekanlarıdır. Bu mekanlar içinde kurulan kamusal ilişki de, aynen alışveriş merkezinde kurgulanan yapay dünyaya benzer bir şekilde kendiliğindenliğini kaybetmiştir. İklimlendirmesinden, güvenlik kontrolüne kadar fiziksel ortama dair her şeyin düzenlenmiş olduğu alışveriş merkezlerinde kamusal ilişkiler de düzenlenir hale gelmiştir. Öyle ki, alışveriş merkezi içindeki satış görevlilerinden, güvenlik personeline kadar pek çok çalışanın müşterilerle kuracağı ilişkiler de söyleyeceği diyaloglar bile bu düzenleme içinde yer almaktadır. Bu bağlamda, Baudrillard’ın da dediği üzere günümüzün kamusal mekanları olan alışveriş merkezlerinde kamusal ilişki de kendiliğindenliğini kaybetmiş ve tipleşmiş bir hale gelmiştir

Sonuç olarak  20.yy kapitalizmiyle birlikte gündelik hayatı düzenleyen kültürel bir gerçeklik olarak ortaya çıkan  tüketim artık günümüze yaklaştıkça iktidarın  temel belirleyeni olmuştur. “Bireysel kimliğin ifadesi tüketimdir 5 ” diyen Baudrillard’dan hareketle modern tüketim toplumunun mekanını büyük alışveriş merkezleri olarak okumak mümkündür. Walter Benjamin’in fantazmagori yani aldatıcı görüntü olarak biçim, form, görüntünün ön planda olduğu yapıların giderek mekana yayıldığı savı ve Baudrillard’ın simülasyon (hipergerçeklik) olarak sunduğu yapıda gerçeklik ile sahte arasındaki farkın yok olması alışveriş merkezlerinin küçük kent yaşantısı simülasyonu yarattığı savı açısından değerlendirilebilir. Camus, Gide ve Descartes’in ortaklaştığı “insan tabiat içinde seçebilen tek varlıktır” cümlesi yerini giderek verili olanı kendi bilinci dışında seçebilen varlığa dönüştürmüştür. Zaten Satre’nin belirttiği “iradeyi ve seçim yeteneğini insandan alırsak insanı insandan almış oluruz. Sonrada herşeyini yitirmiş olur.”  belirlemesi de her şeyi elinden alınmış insanın seçme özgürlüğünün de yok olduğunu belirtir. Yapılabilecek en önemli şey ise özgürleşmedir.  Özgürleşme, hem insanlar arasındaki sömürü ve tahakküm ilişkilerini ortadan kaldıracak; hem insanın doğayı tahakküm altına almasına son vererek insanın iç doğasını da özgürleştirecektir.  Bunun içinde farkında olmadan bizi esir alan iktidar alanlarıının dışına çıkmak, yeni yaşam alanları oluşturmak ve bu fantazmagorik alanları deşifre etmek son derece önemlidir.

 

 

*1 ZERZAN, (2000), Gelecekteki İlkel, Kaos Yay. S: 259, İstanbul

 

*2 ÇAVUŞOĞLU E., (2002),  Hegemonik Bir Süreç Olarak Türkiye Kentleşmesi, Doktora Tezi, MSGSÜ, İstanbul

 

*3 HASÇELİK E., (2001), Tarihsel Süreç İçinde Alışveriş Merkezlerinin Gelişimi ve Kentsel Mekana Etkileri Bir Örnek olarak Balıkesir Kenti, Lisans Bitirme Ödevi, s:19 Msgsü, , İstanbul

 

*4 VURAL, T., YÜCEL, A, Çağımızın Yeni Kamusal Mekanları Olan Alışveriş Merkezlerine

Eleştirel Bir Bakış, İTÜ dergisi/a Mimarlık, Planlama, Tasarım Cilt:5, Sayı:2, Kısım:1, 97-106 Eylül 2006, İstanbul

 

*5 Yayına hazırlayan: Rigel N., Batuş G., Yücedoğan G., Çoban B., 21.Yüzyıl İletişim Çağını Aydınlatan Kuramcılar Kadife Karanlık McLuhan-Foucault-Chomsky-Baudrillard-Postman-Lacan-Zizek, su yayınları,istanbul, 2003

 

Web design @GeNcDiNaMiK.com

Top Desktop version