Planlama.Org - Şehir Plancılarının haber portalı

Ahmet YAMAN ile (Bölgesel) Kalkınma Ajansları Üzerine


İlk kapsamlı dosya konumuz olan (Bölgesel) Kalkınma Ajansları ile ilgili hazırladığımız çalışmada öne çıkan önemli problem başlıkları ve eleştirel yaklaşımlarla ilgili soru işaretlerini, konunun en önemli muhataplarından DPT Bölgesel Gelişme ve Yapısal Uyum Genel Müdürü Sn. Ahmet YAMAN ile yaptığımız uzun soluklu ve kapsamlı röportaj ile gidermeye çalıştık. Konunun geçmişe dayalı arka planı, bugünkü zemini ve yarattığı tartışma gündemini, geniş bir anlatımla bulabileceğiniz röportaj metnimizin akıllardaki soru işaretlerini hangi oranda giderdiğinin yanıtını ise sizlere bırakıyoruz ve her zamanki gibi konunun ucunu yeni yorum ve eleştirilere açık bırakıyoruz.

Gerek (Bölgesel) Kalkınma Ajansları ile ilgili dosya konumuzun hazırlanmasında bilgi ve değerlendirmelerinden yararlandığımız mesleki uzmanların gerekse ortaya çıkan röportaj sorularımıza büyük bir içtenlik ve özenle vakit ayırarak, mesleki sorumluluk paylaşımını bizlere sunan Sn. Ahmet YAMAN’a* Planlama.Org ekibi olarak teşekkür ederiz…

Umarız, üzerinde en az ürün ortaya koyabildiğimiz ve bugün bile dillendirmekten çekinilen Bölgelerimiz, yakın gelecekte planlama disiplinin payına düşen sorumluluktan yana hakkını alabilir…

* Röportaj metninin sonunda Sn. Ahmet YAMAN’ın özgeçmişini okuyabilirsiniz.


İlk Bölüm

1. Planlama.Org: Avrupa Birliği’ne uyum süreci ile birlikte gündemimize giren İstatistiksel Bölge Birimleri Sınıflandırması (İBBS) ve sonrasında hayata geçirilen Kalkınma Ajansı (KA) uygulamalarına Türkiye ne ölçüde hazırdı?

Ahmet YAMAN:

1960’lı yılların başından itibaren hazırlanan kalkınma planlarında yerel ve bölgesel kalkınma konusunun önemi dönemsel olarak farklı nitelikte olmakla birlikte sürekli olarak vurgulanmış, kalkınmada kurumsallaşmanın önemi de sıklıkla belirtilmiştir.

1963’ten, yani Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı döneminden günümüze kadar hazırlanan ve uygulanamayan bölge kalkınma planlarının her birinin hazırlık döneminde farklı bir plan bölge tespiti yapılmıştır. Bölge planlaması için ihtiyaç duyulan plan bölgeler maalesef ülke bütününde ele alınamamış, ilk bölge planından itibaren (Doğu Marmara Projesi) plan bölgelerinin tespiti, noktasal müdahaleler ve dönemsel tercihler olarak gelişmiş, bölgesel bazda yeterli veri üretilemediği için, ülke ölçeğinde sistematik bir şekilde plan bölgeleri tespit edilememiştir.

Sekizinci Plan döneminde bölgesel gelişme politikalarının etkinliğini arttırmak üzere, ülke ölçeğinde plan bölgelerinin tespiti ihtiyacından dolayı, DPT ve TÜİK, yani eski ismiyle DİE koordinasyonunda, İstatistiki Bölge Birimleri sınıflaması çalışması yürütülmüştür. Bu ihtiyacın yanında, 1999 yılında ülkemizin AB’ye adaylık statüsünün açıklanması da önemli bir dönüm noktası meydana getirmiştir. AB’ye üye ülkelerde İstatistiki Bölge Birimleri (The Nomenclature of Territorial Units for Statistics - NUTS) Sınıflandırmasının (İBBS) kullanılması, AB tarafından hazırlanan Katılım Ortaklığı Belgesi ve Türkiye tarafından hazırlanan Ulusal Programda da sözonusu tanımlamanın yapılmasının kısa vadeli öncelikler arasında yer almış olması İBBS tanımlamasının yapılmasında etkili olmuştur. Birçok kurumdan yetkililerin bir araya gelerek yürüttükleri bu çalışmada, başta “Türkiye’de Yerleşim Yerlerinin Kademelenmesi Araştırması” olmak üzere Sekizinci Kalkınma Planının “Plan Bölge ve Alt Bölgelerin Tespiti Alt Komisyonu Raporu” ve daha birçok veri ve kaynaktan yararlanılmıştır.

Söz konusu çalışma ilgili kamu kurum ve kuruluşlarının olumlu görüşleri de alınmak suretiyle Bakanlar Kurulu Kararı ile 2002 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu çalışma, bir istatistiki bölge tanımını beraberinde getirmiş, AB ile karşılaştırılabilir istatistik setlerinin oluşturulması yanında, Yapısal Fon uygulamalarında da temel alınan bir istatistiki tanımlama ve bölge sınıflandırması gerçekleştirilmiştir. Bu aşamada, AB perspektifinde yürütülen çalışmalarla ulusal düzeyde yürütülen çalışmaların birlikteliği ve uyumu değerlendirilmiş ve İBBS Düzey 2 bölgeleri Kalkınma Ajanslarının kurulacağı bölge düzeyi olarak kabul edilmiştir.

İBBS bölgeleri, öncelikli olarak istatistiki amaçla oluşturulmuş olup, nitelikleri bakımından benzerlik arz eden ve işlevsel bütünlüğü olan illerin bir araya getirilmesiyle elde edilen plan bölgelerini meydana getirmektedir. Diğer taraftan, kalkınma ajanslarının kuruluşu ile birlikte sözkonusu plan bölgelerinin ajansların yürüteceği kalkınma amaçlı proje ve faaliyetler bakımından esas alınmasına karar verilmiştir. Bu kararın alınmasında daha önce sözü edilen bölge tanımlamanın teknik güçlüklerinin bir derece aşılması yanında, aslında illerin gruplandırılmasıyla oluşan yeni Düzey-2 ve Düzey-1 bölgelerinin il sistemimizle birebir örtüşerek uygulama sorumluluğu bakımından bir boşluk bırakmaması da önemli birer faktör olmuştur.

Ancak şunu da özellikle belirtmek gerekir ki, sadece kalkınma odaklı çalışacak teknik bir kurumun, siyasi ve idari sistemimizin yeni bir unsuru olarak algılanmaması ve gösterilmemesi lazımdır. Bu bakımdan, geçmişte bu yönde yapılan tartışmaların doğru algılara, doğru bilgilere ve dikkatli bir analize dayandığını söylemek oldukça güçtür. Burada yapılmak istenen ülkemizin kalkınma çalışmalarında eksik veya zayıf olan yerel ayağın iyi yönetişim ilkeleri de dikkate alınarak güçlendirilmesi, geliştirilmesi; daha eşgüdümlü ve etkin yürütülmesi için merkez-yerel ilişkilerinin kolaylaştırılmasıdır. Yani bu yapılanma hem merkezi idarenin, hem de yerel yönetimlerimizin ve yerel aktörlerin kalkınma ve ekonomik rekabet gücü çabaları bakımından işlerini son derece kolay hale getirecek bir aracı katalizör ve teknik bir yapılanmadır.

Bunda tabii ki, değişen ekonomik ve sosyal şartlara bağlı olarak, kalkınma ve özellikle bölgesel gelişme alanında yaşanan değişimin de etkisi olmuştur. 1990’lı yıllarla birlikte kalkınmada başarının öncelikle yerel dinamiklerin ve içsel potansiyellerin bir çıktısı olduğu, bölgesel kalkınmanın ağırlıklı olarak bölgenin kendi dinamikleri kullanılarak gerçekleştirilebileceği düşüncesi edinilen deneyimler itibarıyla önem kazanmış, kalkınma ajansları fikrinin filizlenmesine neden olmuştur. Yaklaşık 40 yıldır farklı biçimlerde de olsa telaffuz edilen bölgesel kalkınmaya ilişkin önemli bir araç, 9. Kalkınma Planı döneminde (2007-2013) hayata geçirilmiştir.

Bugün gelinen nokta itibarıyla geriye dönüp baktığımızda, 2006 yılında çıkarılan reform niteliğindeki Kalkınma Ajansları Kanunu’nun aceleyle ve talimatlarla yürütülen bir sürecin değil, yıllar süren bir fikri ve sosyal altyapının, teknik bir birikimin, bir tartışma sürecinin, muhtelif ülke örneklerinin incelenerek ihtiyacımıza cevap verebilecek en uygun yapının ortaya konması sürecinin sağlıklı bir ürünü olduğunu görebiliriz.

Esas itibarıyla kalkınma ajanslarının temel felsefesi ve fikri altyapısı Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planına dayanmaktadır. Bölgelerde ajans türü yapıların kurulması gerekliliği daha o dönemde, 1963’te hazırlanan planda açık bir şekilde ifade edilmiştir. Ancak hem merkezde, hem de bölgelerde ihtiyaca elverişli teşkilat ve yeterli personelin eksikliği, istikrarsız ekonomik ve siyasi konjonktür nedeniyle hayata geçirilememiştir.

Keza, Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı döneminde de, görece az gelişmiş yörelerimiz için hazırlanan bölge planlarında da Zonguldak-Bartın-Karabük (ZBK) Planı; Doğu Anadolu Planı (DAP); Doğu Karadeniz Gelişme Planı (DOKAP)] “Kalkınma Ajansı” net bir biçimde önerilmiştir.

Benzer şekilde Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda da kalkınma ajanslarının kurulması politikası çok net bir şekilde vurgulanmıştır. Bunlar yanında diğer pek çok kurum ve kuruluş tarafından yapılan çalışmalarda da bu yapıların gerekliliği açık bir şekilde ele alınmıştır. Bu şekilde ortaya çıkan ve şekillenen, konuyla ilgili hemen hemen bütün tarafların konsensüsünün yer aldığı bir fikri altyapı söz konusudur. Bu kadar realiteye ve köklü çabalara rağmen, kalkınma ajanslarının AB tarafından dayatılmış bir proje olduğunu iddia etmek doğru değildir. Konunun ülkemizin AB’ye tam üyelik perpektifinin kesinleşmesi sonrasında uyum çalışmaları kapsamında da gündeme gelmesi bu fikrin tamamen AB kaynaklı ve güdümlü olduğu şeklinde yorumlanmamalıdır. AB üyeliği ile ilişkili olarak gündeme gelmesi, diğer birçok alanda olduğu gibi, konuyu daha görünür ve kamuoyuyla paylaşılır hale getirmiştir. Ancak, ne yazık ki AB konusundaki siyasi içerikli tartışmalar ajans projesinin kendisi üzerinden de yürütülmeye çalışılmıştır.

Sonuç olarak ve tekrar vurgulayarak teyit etmek gerekirse, kalkınma ajansları bölgesel düzeyde kalkınma politikalarının oluşumuna yardım edecek ve bunların stratejik plan mantığıyla hayata geçirilmesini, izlenmesini ve değerlendirilmesini sağlayacak, bölgesel nitelikli teknik kurumlar olarak tasarlanmıştır. Ajanslar, elinde bulundurduğu kaynaklar ve teknik birikimi ile bölgelerindeki uygulayıcı ve yerel kuruluşları teknik ve mali yönden destekleyecek ve bunlar arasında kalkınma çalışmaları bakımından koordinatör, katalizör konumunda olacaktır. Ajansların tasarlanmasında, idari sistemimizde tanımlanan kurum ve kuruluşların yerine geçmemesi, hiyerarşik olarak idari bir kademelenme oluşturmaması ve doğrudan uygulama yapmaması esas alınmıştır. Bu sistemin tasarlanmasında siyasi mülahazalara yer verilmediği gibi, idari sistem ile ilgili tartışmalar ajansın kuruluş amaçlarının dışındadır. Nitekim Anayasa mahkemesinin kararı da bunun teyidi niteliğindedir.

2. Planlama.Org: İstatistiksel Bölge Birimleri’nin tanımlanmasında kullanılan nüfus, bölgesel kalkınma planları, illerin sosyo-ekonomik gelişmişlik sıralaması, temel istatistiki göstergeler ve coğrafi konum gibi temel faktörlerin, bugün için yeniden gözden geçirildiğinde, İstatistiksel Bölge Birimi ayrımlarının kendi içinde birtakım tutarsızlıklar taşıdığı görülmektedir. Örneğin;

TRA2-Ağrı Alt Bölgesi’nde merkez kent olarak belirlenen Ağrı ili, sosyo-ekonomik gelişmişlik sıralamasında 81 il içinde 80. sırada yer alırken, diğer tüm iller görece üstün niteliktedirler (Tablo 3). Bu durum kent merkezleri arasındaki benzer bir gelişmişlik sıralamasında –Ardahan Merkez dışında- da aynıdır.

Bu durum, gerek geri kalmış bölgelerde var olan gelişmişlik potansiyellerinin birincil önceliğinin göz ardı edilmesi gerekse mevcut ekonomik kaynaklarla kalkınmanın ve bölgesel rekabetin neredeyse imkânsız olduğu bu gibi bölgelerde büyüme politikalarının yanlış bir yerel zeminde kurgulanmasına yol açmaz mı? Eğer bu durum bir politika hatası ise çözümü nasıl olmalıdır?

Ahmet YAMAN:

Öncelikle İBBS’de bölge tanımlama konusunda bir politika hatası bulunmamaktadır. Ancak şunu da hemen vurgulamak gerekir ki, yine de bölge tanımlamaları ve bunların ölçeği tanımın amacına bağlı olarak değişmektedir. Yapılan çalışmanın amacına göre kiminde havza daha anlamlı olurken, kiminde il veya ilçe bazlı idari tanım daha uygun olabilir. İşlevsel bölge ise ekonomik ve sosyal ilişkileri güçlü, idari sınırlardan bağımsız olarak bütünlük içinde işleyen bir bölge olabilmektedir. Bizde bölgelerin il sınırları ve gruplandırmaları ile yapılmış olması uygulamada il yönetiminin idari sorumluluğuyla çakışma ihtiyacından kaynaklanmıştır. Yani, iddia edilenin aksine, ajansların temelindeki bölgesel tanımlama veya sınıflama idari sistemimizin esasını oluşturan il kademesi ve yönetimi ile birebir çakışmaktadır.

Ayrıca ifade edilen örnek üzerinden gidilecek olursa, Ağrı merkez olarak algılanmamalıdır. Sadece kamuoyu tarafından anlaşılması mümkün olmayan kodlarla bölgeleri anmamak için bölge içinden daha sıklıkla kullanılan bir ilin ismi kullanılmıştır.

Ajans merkezinin yer alacağı şehir kuruluş aşamasında daha detaylı bir çalışma ile analiz edilmekte ve kuruluşu sağlayan Bakanlar Kurulu Kararı ile kesinleşmektedir. Ajasn merkezinin tespitinde, yerleşimin coğrafi açıdan bölge içinde en ulaşılabilir nokta olmasının yanında, bölgenin gelişme dinamikleri bakımından hem hizmet almaya, hem de hizmet vermeye uygun bir ortamda bulunmasına özen gösterilmektedir. Ancak, şunu da ilave etmek gerekir ki, merkezin tespitinde nihai karar Bakanlar Kurulu tarafından verildiği için siyasi değerlendirmelerin de etkili olması muhtemeldir.

Diğer taraftan, bölgelerin kendi iç kalkınma dinamikleri ve farklılaşan potansiyel de son derece önemlidir. Bu nedenle bölge potansiyellerini en iyi şekilde ortaya çıkarabilecek bir örgütlenme yanında, bölge içinde belirli bir dinamizme sahip kentlerin veya yerleşim birimlerinin bulunmasına da özen gösterilmektedir. Bölgesel gelişme literatüründe büyüme kutupları veya cazibe merkezleri olarak ifade edilen yaklaşıma burada bölge içinde de önem verilmekte, her bölgenin bölge içi veya bölgeler arası cazibe merkezi işlevini üstlenebilecek en az bir yerleşime sahip olması bir öncelik olarak kalkınma politikalarına yansıtılmaya çalışılmaktadır.

Bu bakımdan uygulamaların yakından takibi, bölgelerin ve yerleşmelerin gelişme performansının diğer bölge ve yerleşimlerle kıyaslanabilir şekilde ölçülmesi de büyük öneme haizdir. Bu ölçüm ve değerlendirmeler sonrasında orta ve uzun vadede yetersiz başarım sonucu kısır döngüye ve daha çok içe kapanma sürecine girme riski bulunan bölgelerin, bu durumları dikkate alınarak veya başka nedenlerden dolayı, zaman içinde ajansların esas aldığı bölge sınıflandırmalarında dar kapsamlı revizyonlar yapılması da mümkündür. Bu revizyon yetkisi yine Bakanlar Kuruluna verilmiştir.

Sonuç olarak, ajans merkezinin konumu bölge içinde ajansın hizmetlerinden, faaliyet ve desteklerinden yararlanma açısından tali öneme haizdir. Yarışmacı sistem, objektif, bağımsız ve adil değerlendirme kuralları nedeniyle bölge içinde yararlanma düzeyi ve başarı, il düzeyinde kurumsal altyapının ve kapasitelerin güçlendirilmesi ve çok sayıda ve nitelikli proje üretimi ile doğru orantılı olacaktır. Yani süreçte daha planlı, dikkatlı ve hazırlıklı olan iller veya yerleşimler ajans merkezi olmasa dahi ön plana çıkabilecektir. Bunun örnekleri, AB ve Türkiye ortak finansmanıyla çeşitli bölgelerde yürüttüğümüz bölgesel kalkınma programlarında görülmüştür.

İlave bir tedbir olarak, bölgelerimizin kalkınma sorunu sadece ajansa havale edilmemektedir. Özellikle, örneğinizde de zikredilen, en az gelişmiş durumdaki bölgelerimize, özel konumları ve ihtiyaçları dikkate alınarak, merkezi idare tarafından ayrıcalıklı kaynak aktarma ve imkân sağlama konusunda gösterilen hassasiyet devam ettirilecektir. KÖYDES uygulaması bunun en açık örneklerinden birisini oluşturmaktadır.

 

3. Planlama.Org: Payne ve Bennett, 2000’li yıllara gelindiğinde çeşitli kamu kurumlarının yetki paylaşmaktaki isteksizlikleri sonucu kalkınma ajanslarının esneklikten uzak, otoritesi olmayan, strateji üretip bunların uygulaması ile ilgilenmeyen atıl kurumlar haline geldiklerini ileri sürmekteydi. Türkiye’nin İBB ve Kalkınma Ajansları’na elverişli bir altyapısının olmadığı yönündeki eleştiriler, ajansların faaliyete geçişiyle birlikte istihdam, bütüncül bir kurumsal yapılanma, tanımlanan görevlerin uygulanması ve yerelde işbirliği gibi başlıklarda görülmeye başlandı. Bu dönemi, başlangıç veya geçiş evresi olarak görüp, yakın gelecekte ajansların, kendilerinden beklenen kurumsal yapılanma, yeterli istihdam barındırma ve yerelin içsel kalkınmasında etkin rol oynayabilme gibi gereklilikleri sağlayabileceklerini, günümüz göstergeleriyle söylemek mümkün müdür?

 

Ahmet YAMAN:

Öncelikle Ajanslarla ilgili ifade edilen eleştiriler, İngiltere’deki Ajanslarla ilgili yaşanan süreci yorumlamaktadır. Bunun aksine başarılı ülke örneklerinden de söz etmek yerinde olacaktır. Örneğin İtalya ve Çek Cumhuriyeti gibi.

Şunu açıkça ve yeniden belitmek gerekir ki, kalkınma ajansları hiçbir kurumun var olan yetkisini üstlenmiş veya tekrarlamış durumda değildir. Aksine kalkınma ajansı, bölgesel ve yerel kalkınmada ihtiyaç duyulan ve eksikliği yıllardır gerek akademik camiada vurgulanan, gerekse uygulamada bizatihi hissedilen bir görev ve yetki boşluğunu doldurması açısından son derece önemlidir. Ayrıca bahsi geçen sorunların yaşanıp yaşanmayacağını görebilmemiz için daha fazla zaman kaybetmeden uygulamaya geçilmeli ve ajansların ülkemiz kalkınmasına yapacağı katkı bundan sonra değerlendirilmelidir.

Strateji üretimi ajansların en önemli işlevidir. Ancak, ülkemizin kalkınma ajansları, yerel ve bölgesel kalkınma stratejilerinin tasarım merkezi olmanın ötesine geçmekte ve ulusal ve yerel öncelikleri gözeten stratejilere uygun şekilde uygulamayı koordine edip destekleyecek faaliyetler yürütmektedir. Hibe destekleri bölgelerin gelişmişlik durumu ve kapasitesi bakımından kullanılabilecek bir araç olduğu gibi, ajans buna benzer bir çok finansal ve teknik aracı kullanma yetkisine, şansına ve imkânına sahip bulunmaktadır. Ancak, burada stratejik bakış açısı, öncelikler ve seçici yaklaşımla en uygun faaliyet ve projelere odaklanma, en önemli uygulama stratejisi olacaktır.

Bunun yanında, ülkemizin kalkınma ajansları yeterli esneklikle birlikte, gerekli yetki ve meşruiyete de sahiptir. Ülkemizin genel şartlarıyla kıyaslandığında temsil ve yaptırım gücü yüksek yerel aktörleri bünyesinde barındıran iyi bir yönetişim ve koordinasyon mekânizması olarak tasarlanmıştır. Genel sekreter ve personel istihdamı konusunda getirilen seçme ve değerlendirme kriterleri belirli bir kalite düzeyinin altına inmeye izin vermemektedir. Ayrıca çalışanlara sağlanan imkân ve haklar, özellikle az gelişmiş bölgelerde bölge içinde yer alan hiçbir kurumla kıyasalanamayacak derecede iyidir. İnsandan kaynaklanan sorunlar her zaman ve mekânda geçerli olmakla birlikte, yukarıdaki hususların hepsi biraraya geldiğinde, ajansın başarısı bakımından önemli sayılabilecek avantajların, risklere kıyasla daha ön planda olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır.

Son olarak, ülkemizde yerel düzeyde kurumsal kapasitenin, insan kaynakları kalitesinin ve işbirliği eğiliminin oldukça düşük olduğu herkesçe malumdur. Bu yaygın sorunun varlığı dikkate alındığında, en önemli görevini bu noktaya yoğunlaştırmış olan ajanslarımızın kuruluşunun önemi ve anlamı daha bariz bir şekilde ortaya çıkmaktadır. İstisnasız bütün bölgelerde ajansların en öncelikli faaliyet alanlarını bu üç hususun oluşturacağını şimdiden rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu nedenle, ajansların bu hususlarda kendilerinin zaafiyet içinde bulunmamaları, hatta tam aksine örnek olmaları için gerekli asgari şartların sağlandığı düşünülmektedir. Bu alan ajansların başarılarını en açık şekilde gösterebilecekleri önemli bir ihtiyaç olarak karşımızda durmaktadır.

4. Planlama.Org: Ülkemizde kurulan ilk Kalkınma Ajansları’nın gelişmiş bölge birimleri olan İzmir ve Çukurova’da kurulmuş olmaları, Kalkınma Ajansları’nın ana amaç ve görev tanımlarıyla, bölgesel dengesizliklerin azaltılması hedefleriyle büsbütün çelişen bir durum değil midir?

 

Ahmet YAMAN:

Bölgesel kalkınma kavramına sadece geri kalmış bölgelerde ekonomik ve sosyal kalkınmayı sağlamak olarak bakmak böyle bir çelişki olduğu sonucunu doğurabilir. Oysa, tamamen eşitlikçi (veya eşitleyici) olmaktan ziyade, rekabet gücü ve ulusal kalkınma-büyüme hedeflerini de gözeten daha dengeli bir bölgesel gelişme anlayışına doğru değişen tercihler, ajanslardan beklenen işlevlerin sadece yerelle sınırlı kalmaması gereğini ortaya çıkarmaktadır. Dolayısıyla, bu tür bir kurumdan beklenen, öncelikli bölgesel gelişme hedefi yanında, merkezi idarenin yönlendirmesi ve sağladığı imkânlarla, ulusal kalkınma ve rekabet gücünün yerelden de desteklenmesidir.

Bu çerçevede, buradaki esas amaç bölgelerin içsel potansiyellerini harekete geçirerek yerel dinamiklerle kalkınmayı sağlamak ve sürdürülebilir gelişme ve rekabet gücü elde etmektir. Bölgelerin potansiyeli, kapasitesi ve gelişmişlik düzeyine göre de Ajansların öncelikleri farklılaşacaktır. Örneğin; TRB1 (Van) Düzey 2 bölgesinin esas amacı, en temel ekonomik aktiviteleri faaliyete geçirerek bölgenin Türkiye’nin diğer bölgeleri ile benzer gelişmişlik düzeyine çekilmesi olurken, İstanbul Düzey 2 bölgesinin tamamen küresel rekabette güçlü bir İstanbul’u hedeflemesi muhtemeldir.

Artan eğitim seviyesi, ulusal ve uluslararası piyasalarda etkin rekabet için gerekli örgütlenme ve dayanışma kültürü, son yıllarda yaşanan ekonomik sıkıntılar nedeniyle kalkınma amaçlı kullanılabilecek kamu kaynaklarının reel olarak artmaması gibi nedenlerden dolayı, yerel aktörlerin kendi sorunlarına çözüm amacıyla oluşturdukları yerel örgütlenmeler ile bunların talepleri ülkemizin bütün yörelerinde hızla artmaktadır. Bu, bir bakıma, gelişen yerel ve bölgesel kalkınma bilincinin bir göstergesi olarak görülmektedir. Bunlara örnek olarak, fahri bir ajans vazifesi görmüş olan Ege Ekonomisini Güçlendirme Vakfını (EGEV) ve Mersin Ticaret Odası bünyesinde kurulmuş olan ve aynı zamanda EURADA üyesi de olan Mersin Kalkınma Ajansını vermek mümkündür.

Ancak, genellikle, özel müteşebbislerin ve sivil toplum kuruluşlarının sektörel uzmanlaşma, üretim ilişkileri, sosyal dayanışma, çevre koruma, hemşerilik dayanışması ve yerel kalkınma temelinde oluşturdukları bu yerel girişimler çoğu zaman teknik açıdan proje üretme ve uygulama kapasitesinden yoksun durumdadır. Diğer taraftan bu kapasiteye sahip olan kurum ve kuruluşlar ise kendilerine yerelde rehberlik edecek, yeterli kaynak ve destek sağlayacak, çalışmalarını merkezi düzey politika ve önceliklerle buluşturacak, uyumlu ve koordinatör bir kurumsal yapının eksikliğini hissetmektedir.

Ajanslar, gelişen bu dayanışma içinde rekabet ve kalkınma bilincini doğru yöne ve alanlara kanalize etmede çok önemli bir işlev yüklenecek, yerelde bu alanda çok ciddi bir boşluğu dolduracaktır. Ayrıca, karar alma ve uygulama yapılarının katılımcılığa açık olması sayesinde toplumun kalkınma sürecine doğrudan ve aktif katılımını sağlayarak, yerel sahiplenmeyi oluşturacak ve pekiştirecektir.

Bu nedenle, ilk ajansların kuruluşunda, bu anlayış çerçevesinde, İzmir ve Çukurova bölgelerinin tercih edilmesinde halihazırda mevcut bulunan bu girişimlerin varlığı ve bunların hayal kırıklığına uğratılmaması endişesi de bulunmaktadır. Diğer yandan, özellikle Çukurova bölgesinin, 1970 ve 1980’lerde çok hızlı bir gelişme süreci yaşamış olmasına rağmen, son dönemlerde ekonomik ve sosyal nedenlerden dolayı nispi olarak gelişme ivmesini kaybetmiş ve gerileme eğilimine girmiş olduğu gözlenmektedir. Ayrıca, bölgenin çoğunluğu hızlı göçten kaynaklanan kendine özgü sorunları ile Ceyhan bölgesinde petrol-petro kimya bakımından oluşan önemli potansiyeli bir arada değerlendirildiğinde, en uygun pilot alanlardan birisini oluşturduğu düşünülmüştür.

Yine, son olarak, yapısı ve işlevleriyle çok yeni olan ajans gibi bir kurumun pilot uygulamasının iyi bir örnek teşkil etmesi, kamuoyu tarafından benimsenmesini kolaylaştıracaktır. Bu bakımdan, bu bölgelerin seçiminde mevcut girişimlerin güçlü olması yanında, pilot uygulamadaki başarı şansının ve emsal olma potansiyelinin de daha yüksek olması dikkate alınmıştır. Ancak, ne yazık ki ilgili kanun ve diğer mevzuat aleyhine açılan davaların, süreci bir yıldan fazla geciktirmiş olması pilot uygulamadan beklenen faydalar elde edilemeden, diğer ajansların kurulmasına neden olmuştur.

 

5. Planlama.Org: Ülkemizde kurulan ilk Kalkınma Ajansları’nın 2006’dan buyana elde ettikleri somut başarılar ve yerel kalkınmaya, bölgeler arası farklılıkların azaltılmasına yönelik katkıları nelerdir?

Ahmet YAMAN:

Pilot olarak kurulan İzmir ve Çukurova Kalkınma Ajanslarının Kurumsal yapıları oluşturulup işlevsellik kazandırıldıktan sonra, Çukurova Kalkınma Ajansı 06.01.2007 tarihinde, İzmir Kalkınma Ajansı da 13.01.2007 tarihinde açılış törenleri yapılarak resmen faaliyete başlamışlardır. Bütün bölge aktörleri için Bölgesel Kalkınma faaliyetlerinin ana çerçevesini belirleyecek “Ön Bölgesel Gelişme Planları” (ÖBGP), Dokuzuncu Kalkınma Planı’na uygun olarak, Müsteşarlığımız koordinasyonunda, Ajanslar ile işbirliği halinde hazırlanmıştır. Hazırlanan ÖBGP’nın Ulusal Plan ile uyumu sağlanarak DPT tarafından onaylanmıştır.

Ancak, tam bu dönemde bütün süreci olumsuz etkileyen bir gelişme yaşanmıştır. ÖBGP ile uyumlu olarak ve yıllık çalışma programlarında belirlenen öncelikli faaliyet alanları çerçevesinde, Çukurova Kalkınma Ajansı 25 miilyon TL, İzmir Kalkınma Ajansı da 39 milyon TL tutarındaki proje teklif çağrısı ilanına çıkacağı dönemde ikincil mevzuat ile ilgili olarak açılan davalar nedeniyle, Danıştay tarafından Şubat 2007 tarihinde yürütmeyi durdurma kararı verilerek, kanunun iptali için Anayasa Mahkemesine başvurulmuştur. Söz konusu karar Ajansların karar alma mekânizmalarını usül yönünden kısmen işlevsiz hale getirdiğinden, ajansların dışa yönelik faaliyet yürütme ve hizmet verme imkânı kalmamış, dolayısıyla proje teklif çağrısına çıkılamamış ve bölgelerin ekonomisine, istihdamına katkı verebilecek projeler desteklenememiştir.

Danıştay’ın yürütmeyi durdurması ile başlayan, Kalkınma Ajansları kanununun bazı tali hükümlerinin iptali ve yürürlüğünün durdurulması ile sonuçlanan hukuki süreç ile ilgili olarak, Anayasa Mahkemesi Kasım 2007’de nihai kararı vermiştir. Anayasa Mahkemesinin genel olarak olumlu sayılabilecek kararını müteakiben, Danıştay’ın Şubat 2008’de yürürlüğün durdurulma işleminin kaldırılmasına yönelik kararıyla, ajansların kurumsal açıdan işlem tesis etmesinde ve faaliyetlerine devamında herhangi bir engel kalmamıştır.

Bu çerçevede ajanslar 2008 yılı çalışma programını hazırlayıp Müsteşarlığımız onayına sunmuştur. Çalışma programlarında da belirtildiği üzere Ajanslar, bölgede yer alan diğer aktörler ile beraber bölgenin rekabet gücünün artırılması ve potansiyellerinin değerlendirilmesi amacıyla kümelenme stratejileri, inovasyon stratejileri, küçük ölçekli yenilikçi projelerde önderlik etme çalışmaları, kent markası oluşturma çalışmaları ve orta uzun vadeli faaliyetlerde etkin bir şekilde rol almak suretiyle bölgelere önemli katkılar sağlamaya başlamışlardır.

Ayrıca, onaylanan Ön Bölgesel Gelişme Planı ve çalışma programlarına uygun olarak Aralık 2008 itibarıyla Çukurova Kalkınma Ajansı, “Ekonomik Kalkınma”, “Sosyal Kalkınma”, “Altyapı” ve “Kırsal Kalkınma” olmak üzere 4 öncelik alanında, İzmir Kalkınma Ajansı ise “KOBİ” ve “Sosyal Kalkınma” olmak üzere 2 öncelik alanında teklif çağrısını çıkmışlardır. Proje başvuru süreci şu sıralar sona ermiş ve ajanslar tarafından her iki bölgede yaklaşık 1100 civarında proje başvurusu alınmıştır. Bunun sonrasında bağımsız proje değerlendirme çalışmaları ile desteklenmeye uygun görülen projelere hibe şeklinde mali destek kullandırılacaktır. Bu projelerin uygulamaya girmesi ile birlikte bölgelerde ajansların ortaya çıkardığı motivasyon ve sinerji daha net ve somut bir şekilde görülecektir.


İkinci Bölüm:

6. Planlama.Org: EURADA, BKA’ları faaliyetlerine göre Stratejik, Genel Amaçlı, Sektörel Amaçlı ve Bölgenin İç Çekiciliğini Arttırmak Adına Kurulan Ajanslar olmak üzere 4 temel gruba ayırmaktadır. Ülkemizde kurulan ajansları hangi faaliyet grubuna koymak mümkündür?

Ahmet YAMAN:

Daha önce ifade ettiğim üzere, ülkemizde kalkınma ajanslarının kuruluş süreci aceleyle ve talimatlarla yürütülen bir sürecin değil, yıllar süren bir fikri ve sosyal altyapının, teknik bir birikimin, bir tartışma sürecinin, muhtelif ülke örneklerinin incelenerek ihtiyacımıza cevap verebilecek en uygun yapının ortaya konması sürecinin sağlıklı bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

Bu çerçevede ülkemizde kurulan kalkınma ajansları modelini kendine has (sui generis) bir model olarak tanımlamak daha uygun olacaktır. Ancak, yine de sözünü ettiğiniz işlevsel sınıflandırma bakımından değerlendirildiğinde ülkemizdeki ajans modelinin bu kategorilerden sadece birine değil çoğuna hizmet eden çok yönlü bir model olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Sözkonusu modellerden sadece sektörel ajans yapısına kesinlikle uymadığını söyleyebiliriz. Tam tersine bölgenin potansiyeli ve dinamiklerinin işaret ettiği yönde multi-sektörel, çok yönlü, çok boyutlu destekleri birbirleri ile ve mekânın özellikleriyle uyumlu şekilde kullanması çok daha önemli durumdadır.

7. Planlama.Org: Kalkınma Ajansları politikasında, yerele ve bölgeye odaklanan bir rekabet süreci tariflenirken, bu rekabet ortamına uyum sağlayabilen bölgelerin öne çıkması, uyum sağlayamayanlarınsa geri planda kalması, küreselleşmenin coğrafi alanlarda yarattığı eşitsizliklerin artması gibi güçlü olasılıklar doğurmaktadır. Bu durumun bölgeler arası dengesizliği daha da arttırmaması nasıl sağlanabilir?

Ahmet YAMAN:

Küreselleşmenin coğrafi alanlarda yarattığı eşitsizlikler ajansların varlığından ve etkisinden bağımsız olarak zaten devam etmektedir. Bu nedenle, günümüz koşullarında küreselleşmeyi bir veri olarak kabul edip, buna uyum için gereken önlemleri proaktif şekilde almak en doğru yaklaşımdır. Ajanslar da bu alanda alınan en önemli tedbirlerden birisi olarak değerlendirilmelidir.

Çok kompleks ekonomik, siyasi ve kültürel faktörlerin sonucu olarak ortaya çıkan bu süreçten doğan eşitsizliğin kaynağı ajanslar değildir. Tam tersine ajanslar, bunun etkilerini iyi yorumlamak, fırsatlarını iyi tespit etmek ve buna uygun stratejilerle her bölgemizin konumunu güçlendirmek üzere kurulmaktadır. Bu süreç sonucunda, kendisini bir aktör olarak rekabet ortamında bulan bölgeler ve kentler, özellikle gelişme zorluğu çekenler, ajansların liderliğinde fırsat alanlarını ve potansiyellerini iyi değerlendirip, bütün dünyanın pazar haline geldiği günümüz koşullarında eskiye nazaran daha hızlı bir gelişmeyle farkı daha çabuk kapatma şansına sahipler. Bu alanda özellikle yenilikçi mal ve hizmet üretim modelleriyle bazı bölgelerin çok önemli aşamalar kaydetme şansı ortaya çıkmaktadır. Özellikle çok ciddi fiziksel yatırım gerektirmeyen “yeni ekonomi” veya “bilgi ekonomisi” dediğimiz alanlar coğrafi dezavantajları olan bölgelere önemli açılımlar sunmaktadır.

Süreci biraz da tersinden tarif edecek olursak, şu ana kadar bölgesel gelişme bakımından, yerelde mahalli idarelerimiz dışında merkezden kaynak alarak çok sektörlü bir kalkınma faaliyeti yürütebilen herhangi bir kurumun varlığından söz etmek pek mümkün değildir. Bunun sonucunda arzu edilmeyen önemli dengesizlikler ve farklar olmuştur. Ajansların yokluğunda, mevcut eğilimlerle, farkların aynı ciddiyetle önemini koruması herkes tarafından beklenebilir. Ajansların bu bakımdan, yegane sorumluluğunun bölgesel gelişme ve yerel kalkınma olması dahi önemli bir gelişme olarak görülmelidir. Konjonktürel olarak bölgeler arasında oluşabilecek farklar, teoride tartışıldığı ve pratikte de çoğu zaman gözlendiği gibi büyüme ve genel gelir düzeylerinin artışına paralel olarak daha dengeli bir yapıya kavuşacaktır. Hızlı büyüme dönemleri bu açıdan farkların açıldığı dönemler olsa da ekonomik sürdürülebilirliği yüksek gelişme trendi uzun vadede genel olarak bölgesel gelişmeye olumlu yansıyacaktır. Ajansların bu zahmetli dönemleri daha rahat geçirmeye yardımcı olacağını söylemek yanlış olmayacaktır.

Diğer taraftan, 5449 Sayılı Kanun ile yerel/bölgesel potansiyellerin harekete geçirilmesi için başta Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığının bütçesinden olmak üzere, katılımcılık ilkesi çerçevesinde mahalli idareler (belediyeler ve il özel idareleri) ile ticaret ve sanayi odalarının katkıları sonucu bölgesel kalkınma için önemli bir kaynak oluşturulmuştur. Müsteşarlığımız bütçesinden bölgelere aktarılacak miktarın, az gelişmiş bölgelerin daha çok pay almasını sağlayacak şekilde sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyiyle ters orantılı olarak dağıtılması planlanmaktadır. Ayrıca, yine önemli bir kriter olan performans kıyaslamasında da benzer gelişme düzeyinde bulunan bölgelerin gruplandırılması suretiyle kaynak tahsisi yapılması ve böylece haksız rekabet şartlarının oluşturulmasına engel olunması düşünülmektedir.

8. Planlama.Org: Örgütlenme yapısı bakımından kamu, özel sektör ve STK biçiminde üçlü bir yapıda, devletin düzenleyici olması beklenirken, sermayeyi elinde bulunduran yerli ve yabancı özel sektörün, yatırımlara yön verici olması ve kamu yararını ne ölçüde gözeteceği önemli bir soru işareti doğurmaktadır. Geçmiş tecrübeler ve İstanbul Kalkınma Ajansı yönetim kurulu seçimleri, sermayenin ve iktidar çizgisinin bu süreçte yön verici olacağını, diğer taraftan yönetsel aktörlerin her koşulda eşit temsil imkânına sahip olamayacağını göstermektedir. Bu durumu siz nasıl yorumluyorsunuz?

Ahmet YAMAN:

Ajansın danışma organı olan kalkınma kurulunun, karar alma organı olan yönetim kurulunun ve icra organı olan genel sekreterliğin yapılarının dikkatli incelenmesi gerekir. Kalkınma Kurulu’nun danışma, istişare, yönlendirme ve kısmi kamuoyu denetimi işlevleri ön plana çıkmaktadır. Ayrıca Yönetim Kuruluna kendi içinden demokratik yöntemlerle temsilci/yönetici göndermesi de uygun bölgelerde katılımcılığın önemini göstermektedir. Karar organı olan Yönetim Kurulu ise ajansın orta ve uzun vadeli uygulama stratejisinin şekillendirilmesinde etkili olacaktır. Günlük kararlara, işlere ve faaliyetlere müdahalesi söz konusu değildir. Proje ve faaliyet destek kararlarının detayında Yönetim Kurulunun seçim sürecine müdahil olmaması, hatta objektif ve tarafsız kalması yasanın ve ikincil düzenlemelerin bir gereğidir. Bunun en açık örneğini proje destek yönetmeliğinde görmek mümkündür. Bağımsız proje değerlendirme süreci, bu bakımdan ajansın yönetim kadrosunun herhangi bir çıkar ilişkisine girmesine mani olduğu gibi, destek kararlarının sadece belli kesimlerin önceliklerine göre şekillenmesinin de önüne geçecektir.

Bunun yanında ajansın çalışmalarının temelini ve stratejik önceliklerini çizecek olan bölgesel gelişme stratejisi veya bölge planı gibi temel belgelerin, merkezde DPT’nin de bulunduğu katılımcı bir yapı tarafından onaylanması gerekmektedir. Bunun nedenleri büyük oranda kalkınma planları ile şekilllenen ulusal önceliklerin de dikkate alınmasının sağlanması, bölgeler arası işbirliği ve koordinasyonun temini, ulusal kalkınma ve rekabet gücüne sağlanabilecek katkının maksimize edilmesidir. Ajanslar bu bakımdan çok katmanlı yönetişim anlayışı çerçevesinde hareket edecek, hem farklı kesimlerin karar süreçlerine katılımını temin edecek, hem de yerel, bölge ve merkezi düzeydeki kararların dengeli ve uyumlu şekilde bütün toplumun yararına alınmasına yardımcı olacaktır. Yani yerel düzeyde proje ve faaliyet destekleri konusunda bağımsız değerlendirme ile denge kurulurken, uzun ve orta vadeli gelecek öngörüleri ve temel öncelikler konusunda, merkezi otoritenin düzenleyici ve uyumlaştırıcı işlevi dengeleyici olacaktır.

Sizin de soruda dile getirdiğiniz üzere, devletin düzenleyici rolü de bunu gerektirmektedir. Aksi takdirde, sonuç birçok bölgede yönetim kurullarında farklı kesimlerin üstünlük kurması, tercihleri kendi ait oldukları kesimler lehine yapmaları, diğer toplum kesimlerinin önceliklerini ve ulusal öncelikleri gözardı etmeleri ve kaotik bir duruma yol açmaları olacaktır. Tam da bu noktada daha önce sözünü ettiğimiz yıkıcı rekabet anlayışıyla desteklenen ve beklenenin tam tersine yol açan bir durumun ortaya çıkma riski bulunmaktadır. Bu yüzden ajansların idari, mali ve hukuki çerçevesinin tamamlanmaya çalışıldığı şu dönemde bu hususlar dikkatle ve hassasiyetle ele alınmaktadır. Yetki, sorumluluk ve hesap verebilirlik dengesi iyi kurulmaya çalışılmakta, en son bilgi ve iletişim imkânlarından da yararlanarak katılımcılık ve şeffaflığın uygun olan her aşamada hayata geçişi desteklenmektedir. Ajansların bu bakımlardan da örnek kurumlar olması yönünde çalışmalar yürütülmektedir.

İstanbul kalkınma ajansı konusuna gelince, yönetim kurulu üye seçimleri ne DPT’den, ne de siyasi otoriteden hiçbir müdahale ve yönlendirme olmadan sayın Valinin başkanlığında açık, şeffaf ve demokratik usullere göre gerçekleşmiştir. Katılımın üst düzeyde olduğu yönetim kuruluna gönderilecek üyelerin seçiminde konuya daha yakın ilgi gösteren kesimlerin ön plana çıktığı gözlenmiştir. Diğer taraftan, ülkemizin en büyük sermaye gruplarının merkezi olan İstanbul’da, sermaye kesiminin belli bir ağırlığının bulunması doğal ve beklenen bir sonuçtur. Ancak, 2 yılda bir yenilenecek olan seçimlerde bölgenin o tarihteki ekonomik, sosyal ve siyasi şartlarına göre ve ajans hakkında artması muhtemel farkındalık çerçevesinde farklı dengelere oturan bir temsilin ortaya çıkacağı düşünülmektedir. Son olarak şunu da tekrarlamakta yarar varki; ajansın yönetim kurulunda, sadece oyların eşitliği durumunda başkan sıfatıyla valinin kullanacağı oy dışında, hiç bir kesimin veya kimsenin ayrıcalıklı oy kullanma hakkı yoktur. Herkesin ve her kesimin sadece bir oy hakkı bulunmaktadır.

9. Planlama.Org: Bölgesel Kalkınma Ajansları’nın kuruluş kanunu metinlerinde “bölge” kavramının pek çok kez kullanılmasına rağmen kanun başlığından düşürülmesi, bölge kavramının demokratik bir biçimde ele alınmadığı eleştirilerini doğurmakta ve ülkede AB dayatmalı bir eyalet sistemi gayreti olduğu şüphelerini dillendirmektedir. Kanun metnindeki değişimin altında yatan nedenlerin neler oldukları ve ajanslara yönelik “eyalet sistemi gayreti” şeklindeki yorumlar hakkında siz neler düşünüyorsunuz?

 

Ahmet YAMAN:

Bölge kavramı maalesef değişen siyasi ortama paralel olarak çoğu zaman çekingenlikle ele alınan veya bazen de tümden göz ardı edilen bir kavram olmuştur. Soruda ima ettiğiniz gibi bunu ülkemizin demokratik ve siyasi olgunluğu ile de ilişkilendirmek mümkündür. Bu çekinceler sonucunda, bazı durumlarda kalkınma planlarından bölge ifadesinin tamamen silindiği örneklere bile rastlanmaktadır.

Ajans kanunu da belli ölçüde bu tartışmadan ve çekingen tavırdan etkilenmiştir. Hatta ekonomik ve sosyal kalkınma realitesi dışında, idari sistem ve siyasi gündemle hiç bir ilişkisi olmayan ajans kanununun ve ikincil mevzuatının tamamen siyasi-ideolojik bir eksende mahkeme sürecine taşınması dahi kavramın ve konunun ne kadar yanlış platformlarda ele alınabildiğini göstermektedir.

Ancak, şunu vurgulamak gerekir ki, sözkonusu kısaltmanın yapılması daha çok teknik gerekçelerle olmuştur. Ankara, İstanbul ve İzmir ajanslarının tek ilden oluşmaları, ülkemizde bölge-il kavramlarının karıştırılması riskini ortaya çıkardığı için değişiklik gerekçelerinden birisini oluşturmuştur.

Diğer yandan, kanundaki hükümlere göre, her ne kadar Bakanlar Kurulu tarafından her zaman değiştirilme ihtimali bulunsa da, ajansların bölge düzeyinde faaliyet göstereceği ve göstermesi gerekliliği konunun uzmanı herkesçe malumdur. Burada bölge ifadesini kullanıp kullanmamak sadece terminolojik bir tartışmadır. Bence de telaffuz ve yazım kolaylığı nedeniyle şu anki ifade daha pratik olmuştur.

Ajans yapısı AB’den öte öncelikle bizim kendi bölgesel gelişme ve yerel kalkınma uygulamalarımızın başarısı için elzem görülmüş ve öncelikle ülke ihtiyaçlarımız dikkate alınarak tasarlanmıştır. Daha önce de sözü edildiği gibi ajansın kurulma gerekliliği hemen hemen bütün kurumlarımızın mutabakatı çerçevesinde yıllardır dile getirilen bir konu olmuştur.

AB konusuna gelince, burada idari ve siyasi sistemle ilgisi olmayan ikincil öneme haiz bir pratik amaç ön plana çıkmaktadır: AB üyesi olunduğunda büyük miktarlı (2007-2013 dönemi için AB genelinde yaklaşık 340 milyar €) bölgesel gelişme fonlarından, yani Yapısal Fonlardan yararlanabilmek. Bu yararlanmada bölge düzeyi esas alınmakta ve idari sistemle ilişkilendirilmesi şart olmayan bölgesel teknik kurumların, fonların yönetimine ve kullandırılmasına yardımcı olması istenmektedir. Burada kaynağın planlanması, önceliklendirilmesi ve tahsisi konusunda esas ilişkiler merkezi hükümet kurumları ve AB Komisyonu arasında kurulmakta ve kararlar nihai olarak bu düzeylerde alınmaktadır. Sonuç olarak, ülkemiz AB’ye üye olduğunda, bu büyük miktarlı fonlardan yararlanmama gibi bir maliyeti göze alıyor ve bu konudaki fırsatı tepmek istiyorsa, ajanslar konusunu AB’ye üyelik ile hiç ilişkilendirmeden yoluna devam etmekte tamamen serbesttir.

Ayrıca şunu da altını çizerek tekrar belirtmek istiyorum, ajansın kurulma gerekliliği bizim öncelikle yıllardır dile getirilen ulusal bir ihtiyacımızın sonucudur ve bu ihtiyaç belirli alanlarda AB süreci ile de örtüşmüştür. Ayrıca ajanslar hiçbir şekilde AB’den gelecek kaynaklara bağımlı bir bütçe yapısına da sahip değildir. Eğer, ilave olarak, böyle bir kaynak uzun vadede ajanslar tarafından DPT gözetiminde değerlendirilebilecek duruma gelirse, bunların ajans bütçesi yanında “ek kaynaklar” olarak kullanılması sağlanacaktır. Bu kaynakların kurmuş olduğumuz sisteme entegre edilmesi için gerekli hazırlıklar şimdiden düşünülmekte ve önlemler şimdiden alınmaktadır. Bu yapı, bölgesel gelişme perspektifinde sadece AB gerekliliklerini dikkate alan, farklı bir sistem oluşturma durumunu da engellemiş olacaktır.

Bu yüzden ajansları AB’nin federalleşme dayatmasının bir aracı olarak görmek yanlıştır; eksik bilgiye dayalı bir yorumdur; konuyu yanlış bir platformda ve yanlış kavramlarla tartışmaktır. Öncelikle AB’nin böyle bir dayatması hiç bir üye veya aday ülke için geçerli değildir ve olmamıştır. AB’nin topluluk politikalarına, belgelerine veya uygulamalarına yansıyan bu tür bir politikası da bulunmamaktadır. Üye ülkelerin idari yapısı incelendiğinde de hemen hemen her ülkenin kendine özgü denebilecek çok farklı yapılarının var olduğu, bu konuda bir AB standardı bulunmadığı ve takip edilmediği de açıkça görülecektir. AB’de çoğu tarihsel süreçlerden ve ilişkilerden tevarüs eden idari sistemdeki değişiklikler, tamamen üye ülkelerin kendi ihtiyaçları çerçevesinde, kendi tercihlerine göre ve kendi girişimleri ile yaptıkları değişikliklerdir.

Diğer taraftan kanun yakından incelendiğinde görülecektir ki Ajansın federal yapıyla veya ülkemizin merkez-taşra idari yapılanmasıyla yakından veya uzaktan ilgisi yoktur. Yeni bir idari kademelenme olmadığı gibi tamamen teknik ve ekonomik konularda çalışan bir kurum olduğu açıktır. Anayasa mahkemesinin verdiği karar, ajansın hem statüsü bakımından, hem de idari sistemimiz içindeki yeri bakımından durumunu netleştirmiş ve bu konudaki tartışmalara son noktayı koymuştur.

10. Planlama.Org: Günümüz Türkiye Planlama Hiyerarşisi içinde her plan, eğer bir üst planı “varsa” ona uymak zorunda ve eğer “yoksa” bağımsız bir şekilde ele alınabilmektedir. Hiyerarşiyi temelinden sarsan bu “keyfilik” imkânı nedeniyle ve bölge ölçeğinde gelişmenin sürekli ötelenen bir planlama adımı olarak idare edildiği merkezi yönetim anlayışı içinde, bölge planı çalışmaları ile benzer bir misyon yüklenen Kalkınma Ajansları’nın bölgesel gelişme politikası çalışmalarının nasıl bir arada faaliyet göstereceği, yanıtını aradığımız bir diğer önemli soru.

Ahmet YAMAN:

Plan hiyerarşisi konusunda ifade edilenlere katılmamak mümkün değil. DPT uzun zamandır bu konuda özeleştiriyi de içeren bir arayış içinde; kalkınma planı ve bölge planından başlayan sistematiği ele alan çalışmalarını uzun süredir devam ettiriyor. Ajanslar burada bölgesel gelişme stratejilerinin (planlarının) yerinden ve daha uygulanabilir bir yöntemle yapılmasında anahtar rol oynayacaklar. Yani DPT bu konudaki sorunları ve sıkıntıları anlayarak ajanslarla işbirliği içinde bu durumu daha etkin ve yerinden bir yapıya dönüştürüyor. Ancak hiyerarşi bakımından, merkez-yerel ilişkilerini ve rollerini de tamamen yeniden tanımlamak ihtiyacı var. Bu yöndeki ikincil ve üçüncül düzenleme çalışmalarımız halen devam ediyor. Bu çalışmaları yakın zamanda kamuoyu ile paylaşılabilecek duruma getirmeye uğraşıyoruz.

Merkeze biçilen rol gelişmiş düzenlemeler yapma, standart, norm koyma, denetleme, yerel kapasiteleri geliştirme, kaynak, imkân ve uygulama yetkilerini sorumluluk dengesini gözeterek artırma olacaktır. Yerel ise katılımcı, meşruiyeti ve sahiplenmesi yüksek yerel potansiyellerle buluşan, koruma-kullanma dengesini kuran planlara, programlara ve uygulamalara imza atacaktır. Ajansların da kurulmaya başlandığı yeni durumda, her halukârda merkezin yapması gerekenler ile bölgesel ve yerel düzeydeki uygulamaların uyumu ve senkronizasyonu için de bölge planı veya bölgesel gelişme stratejisinin merkezde olduğu, uygulama belgeleri ile desteklenen yeni bir sistematiğe eskisinden çok daha fazla ihtiyaç bulunmaktadır. Yeni sistematikte bölgesel gelişme belgelerinin mekânsal gelişme ve mekânsal uyum konusuna ve dolayısıyla da mekânsal planlamaya önemli girdiler, sağlam referanslar ve belirgin bir sosyo-ekonomik kalkınma perspektifi sunmasını amaçlıyoruz. Ajansların önemli aktörlerden birisi haline geldiği bu perspektifin, halihazırda çevre düzeni planları bakımından yaşanan kaos ve kavramlar karmaşası başta olmak üzere mekânsal gelişmeye uzun vadeli çözümler üretmesini hedefliyoruz.

Burada ajansların sadece “planlama” veya “strateji geliştirme” aşamasında kalmayacağını ve kendi kaynakları başta olmak üzere mali ve teknik desteklerle önemli bir koordinasyon, yönlendirme ve yaptırım imkânını da elinde bulunduracağını tekrar hatırlamakta yarar vardır. Dolayısıyla, eskiden sadece “plan yapma” deneyimiyle sınırlı kalmış olan bölgesel gelişme maceramızda, ajanslarla birlikte gözle görülür, elle tutulur birşeyler gerçekleştirme imkânı ortaya çıkmaktadır.


Üçüncü Bölüm:

11. Planlama.Org: Fiziki ve sosyal avantajlara sahip bölgelerde kurulacak Kalkınma Ajansları’nın gelir, bilgi birikimi, yeterli teknik personel ve politik güç gibi birçok avantaja sahip olacakları ve oluşacak yapısal güçleri düşünüldüğünde, kuruldukları bölgelerin zamanla daha da çekici hale gelmesi kaçınılmazdır. Bunun sonucunda tıpkı kalkınmada öncelikli yöreler ve teşvik politikalarında olduğu gibi; yatırımcı, kendisine birçok kolaylık sağlanmasına rağmen dezavantajlı bölgelere gitmek istemeyecektir. Bunlar arasında dezavantajlı bölgelerde yatırım gerçekleştirecek olanların çeşitli teşvikleri de arkasına almasına rağmen, diğer bölgeler ile rekabet etmekte çok zorlanacağı açıktır. Böylece, başta İstanbul ve İzmir Kalkınma Ajansları olmak üzere, bölgesel gelişmede hız kazanacak yapılanmalar gelişmiş kent merkezleri ve yakın çevrelerinde görülecektir. Kalkınma Ajansları politikaları, bu olası senaryo ile nasıl başa çıkabilecektir?

Ahmet YAMAN:

Bölgeler arasındaki farkların tamamen ortadan kalkmasını beklemek çok gerçekçi değildir. Farklı bölgelerin farklı gelişme seyirleri mutlaka olacaktır. Normal piyasa mekânizmalarının oluşturduğu bu durumu biraz olsun dengeleyebilmek için Ajanslara merkezden kaynak transferinde sosyo-ekonomik gelişmişlik durumu en önemli kriterlerden birisi olacaktır. Sağlanan kaynaklar gelişmiş bölgeler için nispeten önemsiz büyüklüktedir. Ancak az gelişmiş bölgelerde bunların nispi önemi ve ağırlığı çok daha fazladır ve bu da daha hızlı ekonomik gelişme ve sosyal kalkınma potansiyeli demektir.

Uzun vadede önemli olan, en az gelişmiş bölgelerde modern iş ve yaşam standartlarının asgari düzeyde karşılanmasıdır. Fark beklenen seviyede kapanmamış dahi olsa, yaygın ve genelin paylaştığı yoksulluk, çaresizlik ve umutsuzluk sorununun ortadan kaldırılması en önemli hedeftir. Bu bakımdan, ajansların yüksek nitelikli personel çalıştırma yetenekleri, özellikle az gelişmiş bölgelerimizde, şu ana kadar bulunamamış ve fark oluşturacak çok önemli bir imkândır. Bir başka deyişle, ajansların kuruluşu ile birlikte, yoksul ve yoksun bölgelerimiz dertlerini, sıkıntılarını, sorunlarını, darboğazlarını çok iyi anlayacak ve bunlara özgü çözüm önerileri getirebilecek, farkında olunmayan kaynak ve imkânları ortaya çıkarabilecek, bunları bölgenin genel yararına değerlendirebilecek bilgili ve bilge bir kadroya sahip hale gelmektedir.

Bazı bölgelerin kendine yeterli bir yapıda dahi olmadığı düşünülürse, kendine yeterliliğin sağlanması ve kentsel-kırsal alanda refahın asgari düzeyde elde edilmesi bile bölgesel gelişme bakımından çok büyük bir adım olacaktır. İstanbul gibi bölgelerimizin ise uluslararası arenada öne çıkmasına yardımcı olmak ve gerekirse kontrollü ve nitelikli bir şekilde küçülmesini (ve dolayısıyla etkinleşmesini, optimalleşmesini) desteklemek ise ajansın misyonu olabilir. Bu yüzden İstanbul, Ankara ve İzmir’in yarış ve rekabeti farklı bir boyuttadır. OECD çalışmalarında en etkin ve yaşanabilir kent büyüklüğünün en fazla 5-6 milyon nüfus şeklinde ifade edilmesi de bunun teyidi niteliğindedir.

Ayrıca daha önce de belirttiğim gibi bir bölgenin rekabet edebilir unsurlarının tespiti ve bu unsurlar üzerine geliştirilecek stratejiler, geri kalmış bir bölgenin de hızlı biçimde gelişmesini sağlayabilir. Burada, özellikle yeni ekonomi dediğimiz bilgi ekonomisinin sunduğu fırsatları hatırlamakta yarar vardır. Küreselleşmenin belki olumlu taraflarından sayabileceğimiz bu olgu, firmalara ve dolayısıyla bunların bulunduğu şehirlere, bölgelere ve ülkelere bilgi ağırlıklı küçük bir girişim ve yatırım ile çok büyük rekabet ve gelir avantajları sunabilmektedir. Yenilik (inovasyon) ağırlıklı düşünme ve hareket etme, bunu becerrebilen bölgelere, eskisine göre çok daha farklı alternatifler sunmaktadır. Bu bakımdan ajansların yapacağı yenilikçi araştırma ve tespitler, çizeceği stratejik çerçeve ve yol haritası ile sağlayacağı mali ve teknik desteklerin önemi burada tekrar ön plana çıkmaktadır.

12. Planlama.Org: GAP Bölge Kalkınma İdaresi, kendi bölgesinde kurulacak üç kalkınma ajansının (Gaziantep, Diyarbakır ve Mardin Kalkınma Ajansları) koordinasyonundan da sorumlu olacak ve DPT’nin belirleyeceği usul ve esaslara göre bu görevini yürütecek. Bu yapılanma biçiminden hareketle;

—Merkezi ve yerel yönetimler arasında konumlanan Kalkınma Ajansları’nın üzerinde yer alan bu yeni İdare ile birlikte hareket kabiliyetlerinin de sınırlanacağı,

— Benzer bölgesel gelişme planlarının yapıldığı DAP (Doğu Anadolu Ana Planı) ve DOKAP (Doğu Karadeniz Ana Planı) bölgelerinde de, benzer üst yapılanmaların düşünülebileceği,

— Bu tip bir yapılanma, benzer bölgesel planlama çalışması yapılmamış bölge birimlerinde kurulacak Kalkınma Ajansları’nın yapılanmaları ile farklı gelişeceğinden, ülkemizdeki kalkınma ajanslarının kendi içinde tutarlılığını yitirecek bir yapılanma modeliyle şekillenebileceği ve ajanslar arasındaki rekabet dengelerini etkileyeceği

Şeklinde sıralanan eleştirel yaklaşımlar ortaya çıkmaktadır. DPT’nin bu konudaki yaklaşımı ve olası politikaları nasıldır?

 

Ahmet YAMAN:

Bu bölgedeki ajansların hareket kabiliyetleri, ilk bakışta sorun olarak algılanabilir. Bu konudaki eleştirilerde haklılık payı bulunmaktadır. Ancak, GAP projesinin tamamlanmasına bağlı olarak GAP idaresinin geçici ve süreli bir görev ifa ettiğini akılda tutmak gerekir. Bu haliyle GAP idaresi bürokratik hiyerarşiyi artıran ve koordinasyonu olumsuz etkileyen bir kurum gibi düşünülse de GAP eylem planının uygulamaya konduğu son dönemde, GAP’ın bütünlüğünü ajans faaliyetlerine yansıtma gibi bir misyonu olacaktır. Bölgedeki bilgi ve deneyimi, ajansların faaliyetlerini kolaylaştıracak bir işlev görecektir. Ayrıca, GAP İdaresinin GAP Eylem Planı çerçevesinde bölgeye taşınmış olması da bu bakımdan avantajlı bir durum ortaya çıkarmaktadır.

Diğer taraftan, yine GAP ve sonrasında akla gelebilecek DAP, DOKAP gibi geniş alanlı bölge tanımlarının ve bunlarla paralel kurulması düşünülebilecek “proje bazlı teşkilatlanmaların” bir ölçek ve hiyerarşi sorunu ortaya çıkarması muhtemeldir. Bu bakımdan bu şekilde plan-proje bütünlüğünü korumak amaçlı bu tür bir koordinasyon mekânizmasına mutlaka ihtiyaç duyulursa, bunun sistemdeki genel koordinasyon rolü ve ülkemizin kalkınma ve bölgesel gelişme kurumu olması nedeniyle, DPT bünyesinde çözümlenmesi en doğru tercih olacaktır.

Mevcut bölge planlarımızın uygulama kolaylığı bakımından, Ajanslar tarafından, yeniden ele alınıp güncellenmesinin ve Düzey 2 bölgeleri bazında daha etkin hale getirilmesinin düşünüldüğü mevcut ortamda, bu tür bir ihtiyacın ortaya çıkmayacağını düşünüyorum. Diğer bir ifadeyle, Ajanslarla işbirliği içinde bölge planlarının tamamı, DPT tarafından, uygulanabilirlik bakımından ele alınıp güncellenecek ve onaylanacaktır. Bu nedenle planların bütünlüğünün korunmasında herhangi bir sorun yaşanmayacağı gibi ilgili ajanslar arasında en iyi şekilde işbölümü ve işbirliği sağlanarak uygulama başarısı da artırılacaktır. Yani özetle, diğer bölgelerde plan veya proje kapsamı ile bağlantılı bu tür üst veya ara koordinasyon kurumlarının kurulması düşünülmemektedir.

Bu bakış açısıyla, GAP projesinin 2012 yılında tamamlanması ile birlikte GAP idaresinin de tamamen ajanslara dönüşmesi yerinde olacaktır. Son olarak, kısa vadede oluşan geçici durumu ele alacak olursak, DPT Ajans sisteminde genel yasal, idari ve teknik çerçeveyi koyan kurum olarak, GAP idaresinin ara koordinasyon işlevinin de usul ve esaslarını belirleyerek sistemin genel işleyişinde sorun çıkmamasını sağlayacaktır.

13. Planlama.Org: Son olarak, İstanbul ili üzerinde yapılacak olan Stratejik, Çevre Düzeni ve Bölge Planları yetki alanı olarak il bütününden sorumlu olduğundan ilgili Bakanlıklar, Büyükşehir Belediyesi ve Kalkınma Ajansı’nın nasıl bir ortak veya bağımsız planlama ve politika üretme süreci yaşayacakları konusunda öngörüleriniz nelerdir?

Ahmet YAMAN:

Daha önce de belirttiğim gibi bölgesel kalkınma kavramına sadece geri kalmış bölgelerde ekonomik gelişmeyi ve sosyal kalkınmayı sağlamak olarak bakmamak gerekir. Bütün bölgelerimizde amaç bölgelerin içsel potansiyellerini harekete geçirerek, koruma ve kullanma dengesine üst derecede hassasiyet göstererek, yerel dinamiklerle kalkınmayı ve rekabet gücünü sağlamaktır. Bu yüzden bölgelerin niteliklerine, potansiyellerine, ihtiyaçlarına ve gelişmişlik düzeyine göre de Ajansların öncelikleri farklılaşacaktır.

Ajansın İstanbul özelinde, özellikle planlarla ilgili olarak, valilik ve belediye koordinasyonu ve işbirliğini geliştirerek bu tür çalışmalara olumlu bir katkı yapacağını düşünmekteyiz. Ajansın mevcut yönetim kurulu yapısı bu bakımdan çok avantajlı bir durum ortaya çıkarmaktadır.

Diğer taraftan, İstanbul ile ilgili planlamaları yaparken yalnızca il idari sınırlarını düşünmek yetersiz kalmaktadır. İşlevsel ilişkiler, çevresel riskler ve mekânsal bütünlük dikkate alındığında ki, planlama mutlaka bunu gerektiriyor, İstanbul’u doğusu, batısı, kuzeyi ve güneyi ile Marmara’nın tamamı ile birlikte ele almak gerekmektedir. Bunun için, özellikle Marmara’yı çevreleyen ajanslar arasında sağlanacak işbirliği daha bir önemli hale gelmektedir. Ajansın mevcut yapısı, yetkileri ve sorumlulukları bu tür faaliyetleri kolaylaştıracak niteliktedir. Mevcut mevzuat ve DPT’nin koordinasyon rolü, ajanslar arasında işbirliğini teşvik etmekte ve ortak çalışmalarına ortam hazırlamaktadır. DPT’nin ikincil ve üçüncül mevzuat düzenlemeleri de bu hususu sağlamlaştıracak ve sadece İstanbul il sınırları için değil, Marmara’nın tamamının bütüncül bir gelişme ve plan anlayışı içinde ajans merkezli ele alınmasını sağlayacaktır.

Başta Bayındırlık ve İskan Bakanlığı ile Çevre ve Orman Bakanlığı olmak üzere ilgili bakanlıklar ve merkezdeki diğer önemli kuruluşların, sivil toplumun ve meslek kuruluşlarının katkısının ise, oluşturulması düşünülen, halen üzerinde çalışılan merkezi bir Bölgesel Gelişme Komitesi veya Yerel-Bölgesel Kalkınma Politikaları Komitesi vasıtasıyla sürekli ve en üst düzeyde alınması planlanmaktadır.

 

14. Planlama.Org: İlginiz ve yanıtlarınız için bir kez daha teşekkürler. Çok kapsamlı bir konu olan Kalkınma Ajansları ile ilgili öncelikli olarak sormayı düşündüğümüz sorular bunlardı. Yanıtlarınız dışında konuya ilişkin söylemek istediğiniz şeyler varsa okurlarımızla paylaşmak isteriz. Böylece, röportajımızın kapanışını da yapmış oluruz sizin cümlelerinizle…

Ahmet YAMAN:

Öncelikle, bizlere görüş ve değerlendirmelerimizi meslektaşlarım olan planlama camiası ile paylaşma fırsatı verdiğiniz için sizlere çok teşekkür ederim. Soruların birçoğu özellikle kamuoyu tarafından yanlış anlamaya veya algılamaya müsait alanlardan sorulduğu için bu açıklamaların önemi bir kat daha artıyor. Ajansların kuruluş aşamasında, o ya da bu şekilde, bu konular kalkınma ajansları fikrinin olumsuzlukları olarak gündeme geldi. Ancak ben, o dönemden bu yana ajans konusunda değerlendirme yapmak isteyen herkesin, önce kanunun gerekçesini iyi okuması gerektiğini söyleyegeldim. Burada da aynı hatırlatmayı tekrar yapmak istiyorum. Bir plancı bakış açısıyla ve hassasiyeti ile kaleme alınmış olan sözkonusu gerekçe ajans felsefesinin ve işlevlerinin doğru algılanmasına yardımcı olacak en önemli kaynak durumundadır.

Bu bakış açısıyla, kalkınma ajanslarını yalnızca bölgesel gelişme amacıyla kurulan kurumlar olarak görmemek gerekir. Bu kurumların yerel kalkınma, bölgesel gelişme yanında, ulusal kalkınmaya ve rekabet gücüne önemli katkılarının olacağını anlamak gerekir. Bir bakıma, ajansları ülkemizin kalkınma çalışmalarının yeniden örgütlenmesi ve etkinleştirilmesi çabasının en somut örneği olarak düşünmekte fayda vardır. Ajanslar, bölgelere yeni bir kalkınma vizyonu getirerek, kalkınma ve hatta rekabet politikasının yerinden uygulama temelli olarak yeniden tanımlanması demektir. Ajanslar yerel yönetimlerin hizmet ve uygulama kalitesinin daha hızlı bir şekilde artırılması demektir.

Ajanslar vasıtasıyla, ülkemizde ilk defa bölgesel kalkınma, politika düzeyinden proje düzeyine kadar tüm aşamalarıyla, eksiksiz bir süreç olarak ele alınabilmektedir. Yani, diğer bir ifadeyle, ajansların ortaya çıkardığı sistematik ile politika-plan-program-proje ve para döngüsü tam anlamıyla ve eksiksiz bir şekilde uygulanma şansı elde etmiştir.

Ajanslar, üretmeyenlerin veya içinde bulunduğu şartlar nedeniyle üretemeyenlerin üretim sürecine katılmasını, üretenlerin daha verimli ve kaliteli üretmesini, korunması gerekenin daha iyi tespit edilmesini, projelendirilmesini ve korunmasını ve dolayısıyla toplumun atıl kesimlerinin, kaynak ve imkânlarının bütünüyle harekete geçirilmesinin desteklenmesini ve kalkınma sürecine katılmasını amaçlamaktadır.

Ajanslar, ekonomik ve sosyal kalkınma odaklı olmasına rağmen plan-strateji çerçevesinde kaynakların korunması konusunda da daha etkin uygulamalar yapılmasını destekleyecektir. Çünkü bütün bölgelerin ve yerelin özgün kaynak, imkân ve potansiyellerinin korunması ve geliştirilmesi yeni bölgesel gelişme anlayışının temelinde bulunmaktadır. Ajanslar, yerel yönetimlerde ve toplumda bu tür bir bilinç ve farkındalığın oluşmasında da etkin rol üstlenecektir.

Ajanslar, planlama kavramının ve plancının rolünün stratejik yaklaşımla daha ön plana çıkmasını sağlayacaktır. Planlama ve kalkınma işlevlerinin daha etkin bir şekilde bütünleşmesine ve uygulamaya dönüşmesine imkân verecektir. Plancıya yeni bir açılım sunacak, zayıflayan etki alanı ve itibarını tabandan itibaren yeniden kazandıracaktır. Bu bakımdan, ajansların plancı meslektaşlarım tarafından iyi incelenmesi ve benimsenmesi en büyük temennimdir. Bu sahiplenme ve destek, bize çalışmalarımızda, daha yüksek bir heyecan ve daha güçlü bir motivasyon sağlayacaktır.

 


Özgeçmiş:

1966 yılında Ankara'da doğmuştur. Bütünü Ankara'da olmak üzere ilköğretimini Dikmen İlkokulu, ortaöğretimini Namık Kemal Ortaokulu ve lise eğitimini Ankara Lisesinde tamamlamıştır. Lisans düzeyindeki üniversite eğitimini yaptığı Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ), Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden 1987 yılında birincilik derecesi ile mezun olmuştur. Mezuniyet sonrası, aynı bölümde muhtelif projelerde proje asistanlığı yapmış ve araştırma görevlisi statüsünde çalışmıştır.

1989 yılında DPT'ye uzman yardımcısı olarak intisap etmiş; hazırladığı "1980'li Yıllarda Türkiye ve OECD Ülkeleri Arasındaki Ticaretin Çekim Modeliyle Açıklanması" konulu tez ile planlama uzmanlığı unvanını kazanmıştır. Uzman yardımcısı ve uzman statüsünde istihdam, konut, eğitim (yükseköğretim) ve teknik işbirliği sektörlerinde aktif olarak görev yapmıştır. 1992-1994 tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletlerinde Cornell Üniversitesinde yaptığı çalışmalar ve aldığı derslerle Bölge Bilim - Bölge Planlama alanında yüksek lisans derecesini elde etmiştir. Sektör uzmanlığını müteakip, AB "Socrates" Programı Genel Koordinatörü sıfatı ile AB Eğitim ve Gençlik Programları Merkezinin (Ulusal Ajans) kuruluş çalışmalarına katkıda bulunmuş; ülkemizin "Socrates" programına tam üyeliği hazırlık çalışmalarını ve pilot uygulamalarını planlamış ve bunların uygulamasını koordine etmiştir.

Kasım 2003'de Genel Müdür Yardımcısı olarak katıldığı Bölgesel Gelişme ve Yapısal Uyum Genel Müdürlüğünde Şubat 2004'den bu yana Genel Müdürlük görevini yerine getirmektedir, iyi düzeyde İngilizce ve orta düzeyde Fransızca bilmektedir. Evli ve üç çocuk babasıdır.

Web design @GeNcDiNaMiK.com

Top Desktop version