Planlama.Org - Şehir Plancılarının haber portalı

Dünya`dan Planlama

Lutyens ve Le Corbusier: Mirastan Tarihe*

İki “sanatçı mimarın” zıtlık teşkil eden mirası, mimarlık geçmişindeki estetik koşulların ihtiyaçlarını görmek için ilistire etmiştir.  Lutyens’in** modernin kopyası olmayan saf klasikçilik günümüzde zengin bir öğrenme kaynağıdır.

Open Democracy kentlerimizin geleceğine hitap etmekte haklıdır. Uzun zamanlar kırsalın durumu ile meşgul olduk fakat İngiltere’de kentler gerçekten hastadırlar.

Yazar: Jane Rıdley*** Kaynak: Opendemocracy.Net Çeviri: Ahmet Cemil Pesen


Jules Lubbock bize İngiltere’deki kentsel yoğunlukların Avrupa çapında en yüksek değerlerde olduğunu gösterdi. Popüler inancın tersine, İngiltere biçimsiz bir şekilde gelişen banliyöler kenti değildir. Nüfusun dörtte üçü arazinin %7’sine sıkışmıştır.

Dahası hastalıklı kule blokları ve sınıf altı gettoları saymıyor ve İngiltere sokaklarını saran dilenci ve akıl hastalarını da es geçiyoruz.  Bunun yerine yol kenarındaki çalılıklardan şikâyet ediyoruz. Ken Livingstone’un İngiltere için planlarını tartışmamız gerekiyorken henüz çiftçiler hakkında mırıldanıyoruz. Tilki avının kaldırılmasının önerilmesi gibi konuların bizim gibi ilerleyen bir toplumda politikayı ateşlemesi ilginç bir paradokstur. Kırsal çok önemli bir konu haline getirildi ve ekoloji Blair’ın insanlarının kafasını uyuşturdu.

Jules Lubbock kentsel kriz için kent ve ülke ayırımı ve herkese inşa etme hakkı tanınması ile savaş sonrası planlama sistemindeki parçalanmaya karşı çözüm sunar. Bu çözüm seçkin radikal bir çözüm olsa da pratiğe dökülmeden önce hakkında daha çok detaya ihtiyacımız vardır. Roger ve Sophie Scruton kentsel krizin estetik olduğunda ısrar etmekte çok haklıdırlar. Bu ikili modern mimarinin problemlerin kaynağı olduğunu ve klasik değerlerin kenti inşa edenlere ilham kaynağı olduğunu söylemektedirler.

Charles Landry kentsel yaratıcılık adını verdiği eski planlamadan ve arazi kullanımlardan daha geniş ve uzakta olan bütüncül bir planlama tipine başvurdu. O’nun ütopyası mevcut kuramsal çatı yerel yönetimler için geçerli olmayabilir ancak şirketlerin perakendeciliğe dönüşeceği konusunda haklıydı.  Disneyland ve Niketown deneyimlerinde ve hikayelerinde olduğu gibi.

Scrutonlar tarihsel perspektifin değerlerini vurgulamakta oldukça haklıdırlar. 21. yy da tarih görevini yapmamaktadır. Bizim tarih ve sanat tarihi gibi konular için isteğimiz doyumsuz bir anlayıştır. Televizyon kanallarında tarih programları reyting rekoru kırarken, Ulusal Galerinin önünde kuyruklar her zamankinden daha uzun olmaktadır. Ancak günümüzde hiç kimse tarihsel anlayışı gerçek dünyaya uyarlamayı düşlememektedir. Tarihin koruyucusu miras endüstridir ve bu endüstri tarihi ambalajlayıp bizi geçmişimizden koparmıştır. Hiç olmadığı kadar köklerimizden uzaklaşmış haldeyiz.

Hiçbir yerde tarih kentlerden daha önemli olmamıştır. Bu sadece koruma, miras ve eski yapıların yıkılıp yerine yenilerinin tasarlanması ile ilgili değildir. Nerden geldiğimiz ve nereye gittiğimiz ile ilgili bir olgudur.

Hindistan’da iki sanatçı mimar

Modern kentin sanat tarihine 20. yüzyılın iki mimar Lutyens ve Le Corbusier liderlik etmişlerdir. Geleneksel bilgelik bize Lutyens’in bölüm sonu olduğunu Le Corbusier’in başlangıç olduğunu göstermektedir. Le Corbusier mimari vizyon sunan bir modernist guru olarak çağrılmaktadır. Diğer taraftan Lutyens Rönesans gelenekselciliğinin son halkası olan bir hümanist olarak görülmektedir. Lutyens geride bir düşünce akımı bırakmadı ama Corbusier 20. yüzyıl kent planlamanın fikir babasıydı.

Geleneksek bilgelik için daha fazlasını yeni bir revizyona ihtiyaç olduğunu öneriyorum. Le Corbusier yarının mimarı değil, eski kötü günlerde modern kentin mimarıydı. Lutyens’in çalışmaları gelecek için bir anahtar teşkil etmektedir. Lutyens Edward döneminin gericilerinden değil 21.yüzyılın ikonudur.

Tuhaf bir şekilde Lutyens ve Corbusier’in ortak yönleri vardı. Lutyens 1869 da, Le Corbusie 1887 de dünyaya geldiler. Her ikisi de profesyonelden öteye kendisini sanatçı mimar olarak görüp bu doğrultuda kendi kendilerini geliştirmişlerdir. Corbusier her sabahını resim yapmaya harcarken öğlenlerini mimariye ayırmıştır. Tüm gün gece yarılarına kadar çalışan Lutyens de Corbusier gibi sadece mimar olmanın karşısındaydı. Her ikisi de ününü zengin ve elit insanlara yaptıkları villalar ile elde ettiler. Ne kadar ilginçtir ki her ikisi de Hindistan’da kentler tasarladırlar. Le Corbusier yeni bağımsız Hindistan’ın simgesi olan Chandigarh’ı Lutyens’de New Delhiyi.




 Yeni Delphi - Lutyens


Chandigarh Le Corbusier

Ama benzerliklerin bir sonu vardır. Le Corbusier verimli bir münakaşacıydı. Sadece şimdi onun zararlı etkisi çok açıktır. Bir sanatçı mimar olarak asil dokunuşlar yapabilirdi ancak bir kanun koyucu ve sosyal düşünür olarak bir felaket tellalıydı. Lutyens kelimelere şüpheyle yaklaşırdı ve kelimelerin bittiği yerde sanatın başladığına inanırdı. Lutyens’in çalışmaları Le Corbusier’in kentte açtığı derin yaraları kapatacak modern kenti oluşturacak bir yol gösterdi.

Le Corbusier güçlendirilmiş beton ile tasarım olanakları yakalayan ilk mimardır. Beton Le Corbusier’e tarihle sınırlanmış mimarların sahip olmadığı kadar geniş bir olanak sundu. Ev bir çelik yapıdan asılmış bir tür ayakkabı kutusu haline geldi ve duvarlar, bölümler bütüne eklenmiş gibiydiler. Yapının planı artık fonksiyonel değildi.

Le Corbusier modern mimarinin beş temel prensibi olduğunu söyler:

1.Temel (evi destekleyen beton bloklar, çöp ve elektrik sistemi)

2.Serbest plan

3.Yatay pencereler

4.Serbest cephe

5.Çatı teras

Yaşam olanağı olmayan konutlar

Bütün bu ilkeler Le Corbusier’in Paris dışındaki Villa Savoye’sinde açıkça görülebilir. Günümüzde resimleri bir çok mimarın ofisinde asıldır. Villa Savoye özel müşterisi için orta büyüklükte bir evdir. Dahası yaşam alanı için ve sahip olduğu kişi için geliştirilemez ve konforsuz bir yapıdadır. Modern sanattaki diğer örnekleri gibi elitler için yapılmıştır. Özel eşyaları için atışmaya giremeyiz. Ancak Roger ve Sophie Scruton bütün modern sanatlar içinde en demokratik ve halk için olduğuna işaret ederler. Kamusal bir eşyadır. Ve burada kamusal ortamda Le Corbusier’in etkisi fena halde hissedilir.

Siyah ticari markalı gözlüklerimizi giyersek, Le Corbusier mimari bir mürşit rolü oynamayı çok seviyordu. Bir toplumbilimci olarak özellikle kent planlama ile ilgileniyordu. 1920’lerdeki Paris planı tartışılırken dört düstur kabul etti

1.Kent merkezleri daha az kalabalık olmalıydı

2.Kent merkezleri daha yoğun yapılaşmalıydı

3.Ulaşım güçlendirilmeliydi

4.Açık alanlar çoğaltılmalıydı

Le Corbusier büyük kentsel yoğunlukların nasıl yakalanacağını biliyordu: düşük maliyeli betonarme yapılaşma, kutu şeklinde göğe doğru yükselen yapılar. Le Corbusier Garden Cities akınımdan hoşlanmazdı. Onun yerine Marseilles tasarladığı dükkanların ve konforun birlikte yer aldığı tek ve uzun Unite d’Habitation gibi “dikey bir Garden City” yapısı inşa etmeyi isterdi. Sonuç mimarlar için hayranlık duyulan bir yapı olsa da bütünde yaşayanlar için öyle değildir.

Hindistan’ın mizacına ters yâda uyumlu?

Le Corbusier’in kamusal mekanı göz önüne alındığında Lutyens’in New Delhi’si ile Corbusier’in Chandigarh’ını karşılaştırmak verimli olacaktır. Lutyens Hindistan gelenekleri, sosyal beklentiler ve yaşam tarzı üzerinde çalıştı. Hintlilerin iklim hakkında söylediklerine saygı duymayı öğrendi. Sonuçta muhteşem, barışçıl ve fonksiyonel bir planlama ortaya çıktı. Moghul bahçesi Hindistan’ın sembolü haline geldi. Sarp kayalıklara benzeyen pembe duvarları ve krem Dholpur taşı Mughal mimarisindeki yapılaşmayı andırıyordu.

Chandigarh’da Le Corbusier geleneklere, sosyal yapıya ve iklime saygısız bir gelişim sergiledi. Hindistan’ın geleneksel gölgeli, dar sokaklarını, birbirlerine bakan evleri yok saydı. Geleneksel aktiviteler, pazar alanları ve açık hava etkinliği için hiçbir yaklaşımda bulunmadı. Ürettiği hiçbir yapı kendini yenileyemediği gibi mevcut fonksiyonunu da dolduramadı. Tasarladığı hükümet binaları kentle bütünleşmeyen parıltılı, sıcakla boğuşan hastalıklı mekânlardı. Tamamen berbat bir sunum veren insanla, doğayla ve çevreyle uyumsuz beton yüzeyler ortaya çıktı.

Le Corbusier’in modernist kibiri onun kamusal alanlar üretmemesine neden oldu. Ama O’nun İngiliz plancılarla yaptığı kent merkezi ve kırsal alan ayırımı, kentleri zonlara ayırma ve konutları düşük maliyetli alanlara yöneltme münakaşaları devam etti. Le Corbusier özelinde slumlar restore edilmedi, yıkılarak bloklar halinde tekrar yapıldı. Le Corbusier’in öngörüsü insanları birer obje olarak görmek ve yıkıp yeniden yapmak için hükümetin toplulukları ötelemek için elinde güç olduğu yönündeydi. Marx’ın korkunç kestirimleri kendine mimari bir dil bulmuş, hükümet adamına bir şeyleri yapma yetkisi verilmişti. Modernistler için kule bloklar insanın bir obje olduğunu gösteren final ürünlerdi.

Ken Livingstone’un geçmişten ders almayarak ürettiği Londra planında bu olumsuz ve depresif sonuçlarla hepimiz aşinayız. 1947’deki planın iflas edişi Richard Rogers’ın her şeyin 10 dakikalık yürüme mesafesinde olduğu köy kent gelişimini doğurdu. Jules Lubbock 1947’deki plan rejiminin ve prensiplerinin konsantrasyonunu ortadan kaldırmayı teklif etmektedir. Diğer taraftan burada estetik bir sonuç vardır. Oda şudur ki modernist yapılaşma bu durumda ortaya çıkmamaktadır.

Sophie ve Roger Scruton oran ve pencere boyları kuralları ile gelenekselciliği önerirler. Tabiî ki saati geri çevirmeye çalışarak ve klasiğe öykünme günümüz kentlerinde olası değildir. Edward dönemindeki gibi ağır, süslü bir cephe ile karşılaşmak temel sorundur.  Gelenekselcilik üzerinde ileri gidilmesi gerekmektedir. İşte buda Lutyens’in bize öğretmeye çalıştığı şeydir.

Farklılık için tasarlamak

1920’lerde Lutyens Corbusier’i okuduğunda ihtiyaçlarımız için sıvamış duvarlardan, insan ölçeğinde evden, cam bölümlere ayrılmış pencerelere değindi. Daha insancıl konutlar yapmayı öngördü ve modernizmim konuta mekanik yaklaşımını reddetti. Lutyens mimariye gelenekselci ve modernizme alternatif sunan estetik bir yaklaşımla ortaya çıktı.  Kariyerine Surrey’de sanat okulunda mimarlık okuyarak başladı ve sivil mimari örneklerinde villalar yaptı. Asla yerel malzemede ve dokuda sanat ve zanaat duygusunu ve öz değerleri kaybetmedi. Bu modernizmin tamamen yok ettiği bir şeydi.

Ancak Lutyens, William Morris’in sosyalist ortaçağ köy toplumunu beğenmedi. İnsanların yaşam biçimlerini şekillendiren ideal topluluk oluşturma fikri yerine mimarinin sosyal reform yapma fikrini benimsedi. Hamstead Garden banliyösünde bu kaygı içinde estetik bir meydan tasarladı. Bu alanda tıpkı evlerinde yaptığı gibi insanları merkezi bir açıklıkta hareket ettiği, değişik vistalar gördüğü, değişik perspektifte oyunlar oynadığı bir mekan oluşturdu. Lutyens için insan obje değidi, ahlaklı, sosyal ve estetik değer beklentileri olan biriydi.

Lutyens’den öğrenmek

Nikolas Pevsner gibi modernist kritikçilere göre, Arts and Crafts Akımı (Lutyens’in savunduğu) kendine modernizm ve art nouveau arasında bir yol bulmalıydı. Ama Lutyens’de bu gerçekleşmedi. Bunun yerine, 1914’ten önceki yıllarda onun gelenekselciliğe dönüşü modernizme yaptığı bir kürtaj gibidir.  Lutyens en büyük hain olarak görülmüştür ve klasik çalışmaları sırf tarihi üslup olduğu için reddedilmiştir.

Nitekim tam tersi bir düşünce ile Lutyens doğaya ait bir klasisizm geliştirmiştir. Büyük savaştan sonra anıtsal tasarım yaptı. Ağır, huysuz taş yapılar yerine iki basit yapı inşa etti:  Whitehall’da Cenotaph prototipi olan taş anıt ve anıt kemer. Taş anıt bir dairenin segmentidir; merkezi yerin 1000 feet altındadır. Yatay çizgiler binlerce noktada buluşur. Diğer bir deyişle yoğun bir meydandan ziyade yapı sütun konsepti ile oynayarak hafifçe eğilmiştir. Thiepval’daki anıt kemerde diğer bir basit gelenekselci konsepti, zafer kemeri olgusunu kullanmıştır. Thiepval’da düz bir geometri ile kemer üstünde kemer tasarlayarak Somme’nin elden çıkışı anısına sıra dışı bir hareket yakalamıştır. İnşa edilmemiş Liverpool Katolik Katedrali içinde aynı yaklaşımla yığın halde anıtsal kemer kullanmıştır.

Geometrik yaratıcılık onun bazı önemli yapılarının altını çizer. Londra Poultry’daki Midland Bankası duvar fikriyle oyun oynar. Drogo gibi şatoları tasarladığında, şato kavramını almış onunla oynamış ve onu çalışma şatosundan çok bir tiyatro alanı gibi tasarlamıştır. Pevsner’in işaret ettiği gibi Lutyens İngiltere’nin gördüğü en garip bina tasarımcısıdır.

Lutyens mimari bir vizyonist değildi, ama fonksiyonel olmayan, bir kerelik ve elitler için konut üreten bir sanatçı mimardı. Bu bağlamda hiç bir modern mimari kenti örneği üretmemiştir. Ancak günümüzde halen O’dan çok şey öğrenmekteyiz. Şiddetle kentlerin estetik memnuniyet taşıması gerektiğini savunuyordu. Shoddy tasarımı bir aforozdur. Asistanları kimsenin evinin çatısını görmeyeceğini söylediğinde “Tanrı görür” demişti. Klasisizm dilini alarak yeni limitler doğrultusunda yoğurdu. Son çalışmaları uzun zamandır yok sayılmış modernizme bir alternatif oluşturmaktadır.

Çeviri: Ahmet Cemil PESEN
 

*http://www.opendemocracy.net/ecology-urbanisation/article_482.jsp  

**Edwin Landseer Lutyens (1869 - 1944): İngiliz mimar

*** Buckingham Üniversitesi Ekonomi ve Uluslar arası Çalışmalar Departmanı

**** http://www.opendemocracy.net

Web design @GeNcDiNaMiK.com

Top Desktop version