Planlama.Org - Şehir Plancılarının haber portalı

Dünya`dan Planlama

İyi Kent: Ütopyacı Düşünceyi Savunma Adına

John Friedmann

Çeviri : Gizem CANER

Önemli Not: Makalenin tamamı ve birebir çevirisi yerine anlam bütünlüğünü bozmayacak şekilde özetinin çıkarılmasına dikkat edilmiştir.

Manuel Castells, kitabının son bölümünde, politik eylemleri ideolojik (sosyal kuram) çerçeve içine almama konusunda bir sonsöz yazmış. Kuram ve araştırmanın, dünyamızı anlamak için kullanılması gerektiği üzerinde durmuş ve bu araçların nasıl kullanılacağını sosyal aktörlerin kendilerinin belirlemesi gerektiğini söylemiştir. Entelektüeller, gurular ve politikalar kenara çekilmelidir demiştir.

Friedmann bunu üzerine Castells’e açık mektup yazar. İdeolojiden kaçamayacağımızdan bahseder. (İdeoloji; dünyanın nasıl çalıştığına ilişkin derin inanç takımları). Kitaplarımızda bir araya getirdiklerimiz birer ideolojidir der. Biz de birer sosyal aktörüz ve akademik kişiliklerle sosyal aktörler arasında Castells’in çekmeye çalıştığı çizgi aslında olmayan bir çizgidir. Yazdıklarımızın Castells’in kastettiği sosyal aktörler tarafından okunması zordur (hayatta kalmak için çalışan insanların buna ayıracak vakitleri olmayabilir) ve entelektüeller de yazdıklarımızdan kendi işlerine yarayan kısımları çekip kendilerince yorumlamaktadırlar. Bizim esas olarak ulaşmaya çalıştığımız okuyucular, kendilerine yol gösterilmesine ihtiyaç duyan genç öğrencilerdir. Bu gençlere, hayalî vizyonlar kazandırarak, geleceğin korktukları kadar kötü olmayabileceğini aşılamalıyız...

 

Ütopyacı Dürtü

Ütopyacı düşünme: şimdiki genel durumdan önemli derecede farklılık gösteren bir geleceği düşleme kapasitesi. Kuralları aşıp, gündelik hayatın ötesindeki şeylerin uygulanabileceği bir imgelem dünyasına girebilmek. Hepimizde bu yetenek var, insanın doğasında var, hepimiz gelecek için programlanmışız. İhtiyacımız olan yapıcı bir hayaldir.

Bu kapasiteyi konuşlandırmanın ütopya dışında yolları da var; din ve milliyetçilik gibi. Ancak bunların yerine ütopyacı düşünceyi tercih etmemizin iyi nedenleri var. Kimileri için eğlendirici bir vakit geçirme aracı. Diğerleri için ‘insanlığı erdeme götüren yol’. 20. yy’da edebi anlamda birçok anti-ütopyalar üretilmiştir (Huxley-Cesur Yeni Dünya). Anti-ütopyalar durumunda, bu durumdan çıkılmaması koşulunda herşeyin iğrençleşeceği dürtüsü bizi ütopyacılığa sürükler. Ama ütopyacı düşüncenin en önemli güzelliği, bizi haklılık ve eşitlikle dolu bir geleceğe götüren yolu çizmesine inanmamızdır (bizim için değerli olan değerlerin).

Ütopyacı düşüncenin birbirinden ayrılamayacak 2 anı vardır: eleştiri ve yapıcı vizyon. Eleştiri; günümüzdeki durumlara ilişkindir; eşitsizlikler, baskı, ekolojik bozulma gibi. Maddesel eşitsizliklerin çözümü, sosyal eşitsizliklere göre daha kolaydır. Daha ‘adil’ bir dünyaya bizi götürecek adımları tanımlamamız gerekir. Yani net bir vizyon ortaya koyulmalıdır. Böylece gençler de kendilerini dünyada konuşlandırarak boşlukta kalma hislerinden kurtulabilirler.

Bu tür vizyonlar her zaman tartışılabilirdir, o yüzden politiktirler. Maksatlı eylemlerde sınırlar her zaman bulunur – liderlik, güç, kaynak, bilgi sınırlar. Ancak bunlara odaklanmak yerine arzu ettiğimiz geleceğe odaklanmamız gerekir. Sosyal hareket için gerekli olan tutkuyu ancak bu şekilde oluşturabiliriz.

 

Planlamada Ütopyacı Gelenek

Mekansal planlamanın ütopyacı düşünce içinde derin kökleri var. Klasikler arasında; Robert Owen, Lewis Mumford, Ebenezer Howard, Paul Goodman, Jane Jacobs vb sayılabilir. 200 yıldır bu insanların yazdıkları gerek planlama eğitimini gerekse eylemlerini etkilemiştir.

Susan Fainstein’a göre kentler hakkındaki düşüncelerimizi etkileyen değerler; maddesel eşitlik, kültürel çeşitlilik, demokratik katılım ve ekolojik sürdürülebilirlik olmalıdır.

Planning in the public domain (Friedmann, 1987) kitabında Friedmann, planlamanın tarihini çizmeye çalışarak dönüştürücü planlamaya (radikal) ilişkin bir çıkarsama yapmıştır. Radikal planlamanın ana odağı; sivil toplum içerisindeki organize grupları politik eylemle harekete geçirebileceğine inanmasıdır. Radikalizmi, devlete karşı olsun ya da olmasın, eylemlerinin evrensel eşitliğe dayanmasından kaynaklanmaktadır. “radikal, dönüştürücü planlamanın anahtar ilkesi; özgürlük her grup için elde edilmediği müddetçe hiçbir grup tamamen özgür değildir”. Dolayısıyla eşitlik mücadelesi, özgür insanlık amacına ulaşılmadığı müddetçe herzaman parçacı ve çelişkili olacaktır.

Eşitlik mücadeleleri için plancılar ne yapmakta? 1) Var olan koşulları analiz etmek 2) Bu koşulların iyileştirilmesi için toplulukların hareketliliğine yardımcı olmak 3) Mücadele için uygun stratejilerin tasarlanmasına yardımcı olmak 4) Dönüştürücü çözümlerin teknik yönlerini temizlemek 5) Radikal pratikle sosyal öğrenmeyi hızlandırmak 6) Hareketli topluluk ve devlet arasında arabuluculuk yapmak 7) Mücadelenin tüm aşamalarında toplumdan en geniş katılımı almayı garanti etmek 8) Yeni anlayışlar ışığında grubun yeniden düşünme süreçlerine yardımcı olmak 9) Dönüştürücü pratikte birebir yer almak. Bunları tanımlayarak, ütopyacı düşüncenin eşitlik mücadeleleri için yapıldığını vurgulamak istemiştir. Leonie Sandercock tarafından bu “başkaldıran/asi planlama” olarak tanımlanmaktadır.

Bu makaledeki amaç; ‘iyi kent’in olumlu vizyonu için gerekli olan elemanları sıralamaktır. Belirsiz bir gelecekteki uzak bir senaryo yerine, elde edilebilir bir ütopya çizmek istemektedir.

Dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğunun kentlerde yaşaması, ‘iyi kent imgelemlerinin’ varlığını gerekli kılmaktadır. Bütün dünyayı bir bütün olarak düşünecek olursak, nereden başlanılacağı o kadar geniştir ki bu kentin imgesine ilişkin tek bir vizyon yetersizdir. Aynı zamanda, kent yapıcılar sadece ozalitlere değil, yol gösterici ve kuralcı imgelere de ihtiyaç duyarlar. Aşağıda bunların bir kısmı sunulmaktadır.

 

İyi Kenti Hayal Etmek I: Kuramsal Faktörler

1.      Kimin kentinden bahsediyoruz? Kent için kamusal bir yarardan yasal olarak bahsetmek mümkün mü?

2.      Sadece süreç yoksa sadece sonuç mu bizi ilgilendiriyor? Yoksa ikisinin birleşimi mi?

3.      Profesyonel eylemlerde nasıl bir biçimlendirici çerçeve etkisinde olmalıyız?

 

1.    Kimin Kenti?

Kamu yararından bahsetmenin ya propaganda ya da kendini aldatma olduğuna inandırıldık. Kamu tekerleğine saldırılar bütün ideolojilerden gelmiştir (Çoğulcular, Marksistler, Postmodernsitler).

Tüm bu tartışmalara karşın Friedmann’a göre ‘kamu yararı’nın önemi büyüktür çünkü o olmadan yerel kimlik hissinden ve politik topluluktan bahsedilemeyeceğine inanmaktadır. Demokratik yönetim şekillerinde, toplumun yapısına ve politik tartışmalarla kamu yararının keşfedilebileceğine ilişkin bir anlaşma olmalıdır. Yönetilen bir kent politik bir topluluk değildir. Demokraside, insanlar kenttir. Dolayısıyla kamu yararını da kendileri tanımlarlar.

 

2.    Sürece Karşı Sonuç

Bunun çok uzun bir geçmişi var. (Demokratik süreççiler-bugünün çoğunluğu yarının azınlığı olacak, Kant idealistleri-iyiyi belirlemek için iyi niyet yeterlidir, bir grup ise kendi etik pozisyonlarının gerçekliğine o kadar inanmışlardır ki demokratik süreçlere karşı bir tahammülsüzlük geliştirmişlerdir.)

Sonuçlar ve amaçlar arasındaki ayrımı reddetmeliyiz. Süreçle kastettiğim, demokratik süreçlerdir. Demokratik süreçler, uzun dönemli gelişme ve kabul edilebilir sonuçlar doğurmadıkları müddetçe terk edilmeye mahkumdurlar.

Demek ki ihtiyacımız olan kapsayıcı demokratik bir çerçeve ve açık, net, anlaşılabilir hedeflerdir.

 

3.    Amaç ve Eylem

İyi kent, politik eyleme adanmışlık gerektirir. “Hareket etmek, bir başlangıç yapmayı gerektirir. Bir şey harekete geçirilmelidir. Başlangıcın doğasında, eskiden yaşananlardan beklenmeyecek yeni birşeyin başlamış olması yatar.” (Hannah Arendt, 1958). Bu da aktör(ler) gerektirir, dönüştürücü türdeki bir politik eylem kolektif olmalıdır. Grup bir araya getirilmeli ve hareketlendirilmelidir. Bu da liderlik, maddesel, sembolik ve ruhsal güç gerektirir. Sürekli öğrenme söz konusudur. Eğer grup eylemine tutkulu olarak bağlı değilse mücadele sırasında kaybedecektir.

 

İyi Kent II: Temel Bir İnsan Hakkı Olarak İnsani Gelişme

İyi kentin ilkelerini keyfi olarak seçilmemiş olmaları için mantıksal bağlarla temel değerlere bağlanmaları gerekir. Böyle temel bir değer açık olarak ifade edilmelidir ki herkes tarafından rahatlıkla anlaşılsın:

Geniş toplumlar bağlamında, her insan, içindeki entelektüel, fiziksel ve ruhsal potansiyellerinin tamamen gelişmesi hakkına sahiptir.

Buna, insani gelişme hakkı demekte ve insan haklarının temeli olarak adlandırmaktadır. İnsan olmak hiçbir zaman bir hak olarak görülmemiştir (köle toplulukları, kast, kabile, totaliter toplumlarda). Ve hiçbir toplumda, kadınlar, erkekler kadar insani gelişme hakkına sahip olmamıştır.

İnsani gelişme, ayrıcalıkların mirasla değil kazanımla gelmesi gerektiğinin altını çizmektedir. İnsanlar yaşamda eşit bir başlangıç elde etmelidirler. Bütün vatandaşlar arasındaki eşitlik, batı toplumlarının kamusal eğitim, sağlık vb sistemlerinin ılımlı sosyalizmlerinin altını çizer. Bu sistemler, birey ve gruplar arasında bir denge kurmayı amaçlamaktadırlar.

İnsani gelişmenin potansiyelleri sadece daha geniş toplumlarda anlaşılabilirdir çünkü böylece insanları sadece insan olarak değil sosyal birer varlık olarak görebiliriz. Ayrıca, diğerlerinin yönlendirmeleri olmadan (yakın aile, duygusal bağlar) hayatta kalamayız.

Bireyler olarak her zaman (1) bir sivil toplum içerisindeki karşılıklı zorunluluklardan oluşan kültür odaklı etik kurallar (aile, arkadaşlar, iş arkadaşları ve komşularımızla sosyal ilişkilerimiz) (2) daha geniş sosyopolitik durumlar tarafından sınırlandırılmaktayız. Bu ikisi birbirleriyle çok sıkı olarak bağlanmaktadırlar. Friedmann’ın odak noktası sosyopolitik çevredir.

Friedmann’ın savunduğu: vatandaşlar kenti sadece kişisel ilgilerini geliştirmek için değil, politik bir topluluğun vatandaşları olarak, insani gelişme için minimal koşulları –politik, ekonomik, fiziksel ve ekolojik- oluşturmaya katkıda bulunurlar. Bu koşullar iyi kentin kamu yararıdır. Buna göre, kamu yararı, insan hakları gibi görünmektedir. Demek ki politik topluluklar kendi kamu yararlarını insani gelişme doğrultusunda geliştirtebilirler.

 

İyi Kent III: Birincil Bir Mal Olarak Çeşitlilik

Çeşitlilikle kastedilen devlet tarafından doğrudan kontrol edilmeyen özerk bir sivil yaşamdır. İnsani gelişme için canlı bir sivil yaşam sosyal bağlamda önemlidir. Çeşitlilik, sivil toplumun önceliğini tanımaktadır bu da özgürlüğün ve sosyal üretimin özüdür ve kent buna bağlı olarak varlığını sürdürmektedir. Ekonomistler buna karşı çıkmaktalar. Onlar kenti, sermaye birikimi, dışsal ekonomiler, Pazar değişimi, yönetimsel kontrol gibi şeylerle tanımlamayı tercih etmektedirler. Normalde buna karşı çıkmam ama iyi kent bağlamında farklı ilkeler tercih edilmelidir.

Politik bir bakış açısıyla, sivil toplum kentin politik topluluğunu oluşturmaktadır.

Göç yoluyla kente gelen kesimler genellikle misafirperverlikle karşılanmamaktadırlar. Karşılıklı tolerans devlet tarafından gözetilmelidir.

Herkese zaman, enerji ve mekan ayarlayarak aktif vatandaşlık sağlanabilir. Buradan yola çıkarak kentteki maddesel/materyal tabanı 4 dayanakla açıklayabiliriz: yeterli barınma ve tamamlayıcı hizmet ve tesisler. Her bütçeye uygun sağlık bakımı, özellikle kadın, küçük, yaşlı vb için. Emeğinin karşılığını alabileceği yeterli iş imkanı, iyi ödeyen bir iş çünkü bu sadece para değil statü de göstermektedir. Son olarak, yeterli sosyal tedarik en zayıf kesimler için yapılmalıdır. Bu kesim için sosyal minimum sağlanmalıdır.

Maddesel yokluklar her zaman olacaktır ama asıl vazgeçilmemesi gereken sosyal ve politik eşitsizliklerdir çünkü özgürlüğün temeli bunlarda yatmaktadır. Materyal taban sağlanırsa, canlı bir sivil hayat sağlanacaktır ve bu da iyi kentin temelidir.

 

İyi Kent IV: İyi Yönetişim

Eğer süreç sonuç kadar önemliyse, iyi kentin yönetim süreci de tartışılmalıdır. Yönetişimle kastedilen; kent ve kent bölgeleri için yapılan ve sürdürülen bağlayıcı karar süreçlerinin yöntemidir. Dolayısıyla geleneksel hükümet ve yönetimden daha kapsamlıdır (daha geniş katılımcı var).

3 takım potansiyel aktör tanımlanabilir. Birincisi politikacılar ve bürokratlar. (yerel yönetimin kurumlarını temsil ederler). Kentlerle ilgili kararların bağlayıcı olması onlardan kaynaklanmaktadır. Devlet, piramidin tepesinde durmaktadır. İki tabanda ise ortak sermaye ve sivil toplum yer almaktadır. Ortak sermayenin kentlerin şekillenmesindeki rolleri özelikle son dönemlerdeki gelişmelerle artmıştır (mega projeler). Sivil toplumun rolü ise daha çok katılım süreçleri bağlamında ele alınmakta. Sivil toplumun rolü genelde devlet ve sermayenin mega projelerine karşı yapılan protestolar ve direnişler olarak algılanmakta. Sivil toplum aynı zamanda, sürdürülebilir kentler, çevresel adalet ve kentin kapsamlı vizyonları konusunda da baskı yapmaktadır.

Ütopyacı düşünmeye uygun olarak bu piramidin ters çevrilip tepeye sivil toplumun çıkartılması (politik bir topluluk aynı zamanda sivil toplum) gerekebilir ancak bunu yapmakta tereddütlü yazar. Çünkü milyonlarca insan barındıran kent bölgeleri için agoravari toplantılar ve internet uygun değil.

Bunların bir alternatifi olarak, kent bölgesi yönetimini “gündelik yaşantının kenti” ölçeğine kadar indirmek olabilir. “mahalle devletleri”. Kenti böyle yerelin de yereli boyutuna indirmek çok heyecan verici ancak bir kent mahallelerinin toplamından daha çok şey barındırmaktadır. Her düzeydeki mekansal entegrasyon daha büyük bir deliğe uydurulmalıdır. Bu da yönetişim sistemi ile sonuçlanmaktadır. O zaman soru, bu bütünü, çeşitlilik düşüncesini ve iyi kentin 4 dayanağını geliştirerek nasıl netleştirebileceğimiz.

Kent bölgesi yönetişiminin performansını değerlendiren 6 kriter belirlemiştir:

·        Esinlenmiş politik liderlik: ortak bir vizyon belirleyecek ve bu vizyonun çerçevesinde oy birliği sağlayarak kaynakları fark edilmesine odaklayacak liderler.

·        Kamusal sorumluluk: (1) politik temsilcilerin periyodik olarak seçilmesi (2) vatandaşların seçilmek için çıkanlar hakkında yeterince bilgilendirilmesi.

·        Şeffaflık ve doğru bilgi: olabildiğince şeffaf olmalı ve gözlemcilerin görüş açısında bulunmalı her zaman.

·        Kapsayıcılık: politikaların, program ve projelerin oluşturulmasında bütün vatandaşlar direk olarak içinde olmalıdırlar.

·        Sorumluluk: vatandaşlar hak iddia etme ve yakınmalarını dile getirme konusunda uygun kanallar olmalıdır ve bunlar onlar için erişilebilir durumda olmalıdır. Bu yakınmalara uygun cevaplar verilmelidir.

·        Şiddet içermeyen çatışma yönetimi: devlet ve vatandaşlar arasındaki çatışmaları çözecek kurumsal yapılanmalar.

Amerika ve Batı Avrupa’da bu yönetişim tablosu genel olarak işlemektedir. Ancak dünyanın geri kalanında, özellikle Asya’da yönetişimin anti-ütopyası sürmektedir.

 

Sonuç

İnsanlar olarak ölümümüzün bilincinde olmakla lanetlenmişiz. Bu aynı bilinçlilik bizi “geri dönüşü olmayan zaman” düşüncesiyle de yüz yüze getirmekte. Süren bugünde sürekli geçmişi okuyarak ve yeniden okuyarak olası gelecekleri hayal etmekteyiz.

İyi kent temellerini insani gelişme ve çeşitlilikte bulmaktadır. Maddesel temellerini 4 dayanak oluşturmaktadır: barınma, sağlık, iyi para veren iş ve sosyal tedarik. Süreç ve sonuç da birbiriden ayrılmayacağı için iyi bir yönetişim de iyi kentin gerekliliklerindendir. Vizyonunun önde gelen açıklaması: iyi kent için direniş gösteren ve mücadele eden, demokratik kurumlarla kendi kendini yöneten ve organize eden toplum.

İyi kent imajım tamamlanmamıştır (sürdürülebilirlik) çünkü kimse iyi kent hakkında son sözü söyleme hakkın sahip değildir. Ütopyacı düşünme, sürekli devam eden bir süreçtir.

 

(The Good City: In Defence of Utopian Thinking)

2000. The good city: In defense of utopian thinking. International journal of urban and regional research 24 (2): 459-72

 

Web design @GeNcDiNaMiK.com

Top Desktop version