Planlama.Org - Şehir Plancılarının haber portalı

Çarşamba Semineri`nde bu hafta: İstanbul’u Satıyorum

“İstanbul’u Satıyorum”

“Bir Kent Nasıl Yok Edilir?”in cevabı!

Editör: Ceyhan ÇILGIN

Birçoğumuzun ismine aşina olduğu ve bir kısmımızın da izlediği bir tiyatro oyununu DVD’den izledik 11 Mart’ta Çarşamba Seminerleri kapsamında. İzlemeyenler için kısa bir bilgilendirme yapmak gerek. Oyun 1988 yılında Ferhan Şensoy tarafından yazılmış, başrollerde Münir ÖZKUL, Erol GÜNAYDIN ve Ferhan ŞENSOY yer alıyor.  1988 yılında sahnelenmiş. CD’nin üzerinde yazan ve oyunu özetleyen metni aktarınca oyunun konusu daha net anlaşılacaktır. Şöyle yazıyor CD’nin üzerinde;

Dünyanın gözdesi İstanbul herkesin gözü önünde satılıyor. İstanbul’u satıyorlar müteahhitlerle birlikte, bir İstanbul alana bir İstanbul bedava veriyorlar. Hatta tarihiyle birlikte satıyorlar. Mimar Sinan bir gün gelip ziyaret ettiğinde, canım İstanbul’u yerinde bulamıyor. Yaptığı camiler evler arasında yok olmuş. Sitemlerini dile getiriyor ama nafile, dinleyenler hala İstanbul’u satıyorlar. Taksim Parkı’nı 50 katlı otopark, Gülhane Parkı’nı 30 katlı gökdelen, mezarlıklarını alışveriş merkezi, yalıları 20 katlı apartman yapıyorlar ve hala İstanbul’u satmaya devam ediyorlar…

Bu özetten de anlaşıldığı üzere konu İstanbul’u pazarlamak ancak nasıl oluyor bilmiyorum ama Mimar Sinan’ın bir repliği karşısında donup kalıyorum. Replik adeta bugünümüzü özetliyor;

Neden ağaçlar yerinden sökülüp bir başka yere dikilemezler? Dikilirlerse orda yaşamazlar. Şimdi sen belki çok sevdin yeni bahçeni ama köklerin şaşkınlık içindeler

Toprağın sırtına köklerini sonuna kadar saplamış binlerce yıllık ağaçları andıran kültürler, binlerce yıllık soluklar kentsel dönüşüm adı altında sökülüp atılırken o topraklardan ve her zamankinden daha ağır yaşıyorken bu süreci; haliyle Sulukule geliyor aklıma, Ayazma yahut Başıbüyük ve daha dahası… Yerinden yurdundan edilmiş, barınma hakları muktedir olan tarafından biçimlenmişlerin hayatının bir özetidir işte bu replik. Kent toprağı kendine yeniden bir değer biçmek derdinde midir bilinmez amma velakin rantın bölüşümü esnasında sofraya üşüşenler hep aynı ve dolayısıyla kent toprağı yeniden değerlenirken binlerce yıllık kültürleri köklerinden sökenlerin, onların kendilerini var etmek için verdikleri uğraşları tersyüz edenlerin ceplerine doluşan para gittikçe değer kazanmakta.

Bu oyun bugün olan biteni daha o yıllardan muştuluyor adeta. Mekan yine İstanbul ancak yürüyen zaman, dönüşen ve dönüşmeye bütün süratiyle devam eden kentlerin kendilerini görünür kılmak ya da varlıklarının doruklarında raksetmek için tutuştukları bir yarışta “zayıf halka” olarak gördüklerini ötelemek politikasını içselleştirme yolunu seçmiş bir yeniden değer biçme sürecine evrilmiştir. 1988 yılında perde görmüş bir oyunun bizlere bunları hala düşündürebiliyor olması oyunun mükemmelliğine işaret ediyor olsa da bizim bugün bunları daha sivri ve daha keskin darbelerle hissediyor olmamız bu kentleri yönetenlerin, yönettiklerini iddia edenlerin başarısızlıklarının şaşmaz bir yansımasıdır. Başarısızlık göreceli bir durum olabilmekle birlikte bahsi geçen olgu ben ve benim gibi düşündüğünü bildiğim epey bir insan için malum yöneticiler söz konusu olunca epey anlam kazanıyor. Tekrar tekrar yüzlerine “başaramadın işte” diye haykırmak istiyoruz var ancak bir türlü bina edemediğimiz toplumsal bilinç mefhumu dolayısıyla “başarısızlık” kavramının göreceliliğinden sebep kendilerini “başarılı” ilan edebiliyorlar.

Yıldızları Çalmak…

Bugün oturduğunuz evin yaşadığınız mahallenin pazarlığını yapıyorlar bunlar yarın denizinizi alacaklar, öbür gün güneşinizi isteyecekler. Bunların gözü dönmüş. Bir gün gelecek sizin yıldızlarınızı çalacaklar.

Oyunda Mimar Sinan rolünü karakterleyen Münir Özkul tarafından Setüstü’nde evleri alınmaya çalışılan insanlara söylenen bu replik düzenin işleyişini, sürecin olmazsa olmazlarını bir daha hatırlatıyor ve ben hala 1988 yılında sahnelenmiş bir oyunun bugüne bu kadar isabetli atışlar yapmasını hayretle karşılıyorum. Tıpkı geçmişte olduğu gibi bugün de toplumlar ile toplumun bir kesimi tarafından “kurtarıcı” olarak addedilebilen kent yöneticileri arasındaki organik bağın oluşmasına zemin olan “hizmet aşkı” o yönetenler yıldızları çalana kadar sürüyor. Sonra o organik bağ toplum tarafından tek taraflı koparılıyor ve bir başka “kurtarıcı” bulunduğu vakit yeniden vücut buluyor. Son dönemlerde soluğunu dönüşüm alanı ilan edilmiş mahallelerde yaşayan halkın ensesinde sürekli hissettiren kentsel dönüşüm politikaları işi, artık yıldızları çalmak boyutuna erdirmek üzeredir. Oluşturulan bağın kopup kopmamasını tartışabiliriz ama o zaman bu bağın oluşması gerekliliğini kabullenmiş oluruz. Prometheus’un yaptığı tercih yüzünden ateş Zeus tarafından insanlardan geri alındığında yine Prometheus ateşi başına gelecekleri göze alarak insanlar için tanrılardan çalmıştı. Sizce denizimizi almak isteyen, güneşimizi kendi göklerine hapsetmeye kararlı ve yıldızları çalmaktan öte bildikleri hiçbir şey olmayan bu adamlar bütün bunları kamu yarar görsün diye mi yapıyorlar sahiden?

1988’den 2008’e Son Söz

Oyunun henüz başında Patron rolünde yer alan Erol Günaydın’ın espiri mahiyetinde futbola dair söylediği bir repliği ciddiye aldım ve süreç içinde geldiğimiz bu noktada o soruyu bir seçmen olarak kendime sordum;

Madem peşinden koşacaksın niye tekme atıyorsun topa?”

Hep aynı organik bağları kurup kurup bozmaktan bıkmış usanmışsanız sanırım şu son tümceye siz de büyük anlamlar yüklemektesinizdir.

Web design @GeNcDiNaMiK.com

Top Desktop version