Planlama.Org - Şehir Plancılarının haber portalı

Çarşamba Semineri`nde bu hafta: Hatice KURTULUŞ

Kentsel Mekanda Mülkiyetin Toplumsal Sınıflara Yeniden Dağıtımı

Merve AKI, Albeniz T. EZME, Merve AKAR

4 Mart 2009

Maya Arıkanlı: İstanbul Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü'nden Doç. Dr. Hatice Kurtuluş “Kentsel Mekanda Mülkiyetin Toplumsal Sınıflara Yeniden Dağıtım” başlıklı sunumunu gerçekleştirecek. Önce sunum, sonra  tartışma diyerek sözü Hatice Kurtuluş'a bırakıyorum ve teşekkür ediyorum.

Hatice Kurtuluş: Ben de sizlere beni çağırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Mimar Sinan'a gelmek çok keyifli geliyor bana. Yıllar önce kent ekonomisi isimli bir ders vermiştim ve burada çok meraklı, keyifli öğrencilerin olduğunu hatırlıyorum. Ayrıca gençliğimde rıhtımda arkadaşlarımla oturmak için buraya gelirdik.

Bugün kent sosyoloji ağırlıklı bir sunuş yapacağım. Son zamanlarda kentin ekonomi-politiğiyle ilgili fazlaca konuştuk. Kentsel dönüşüm meselesinin çok popüler olduğu bu dönemde, tüm dünyada yalnızca bizde değil, olayın iktisat boyutunu çok konuşulmaktadır. Bugün daha çok sınıfların mekanda yer seçim meselesi, sınıfsal kimliklerin mekan üzerinden yeniden oluşması üzerinden konuşacağım.

Genel giriş olarak modern kentten bahsedeceğim. Peki günümüz kenti, modern kent değil midir? Bu kent politik, ideoljik ve mekansal olarak modernitenin kuruluşundaki modern kentten farklıdır. Neden değildir? Ne zaman düştü de yerine yeni bir kent oluştu? Onu da konuşacağız. Aslında şehir mimarisiyle, yollarıyla, yapısıyla moderndir fakat modernlikten anlaşılan şey, kentin o görünen tarafı değil, oluşma biçimi ve oluşurken ortaya çıkan ilişkiler, nedenler, sonuçlar, mekansal sonuçlar olduğundan her ne kadar modernmiş gibi görünse de,  bugünkü kent  klasik anlamda modern kentle aynı anlama gelmemektedir.

Modern kentte bazı kritik noktalar bulunmaktadır. 19. yy ve 20. yy'ın ilk yarısında modern kent nasıl bir kentti? Birincisi, bu kentte mülkiyet hakları belirli ölçüde paylaşılmıştı.  Herkes eşit mülkiyet hakkına sahip değildir ve zaten kentte mülkiyetin kendisi eşitliğin olamayacağı bir kavrama denk gelmektedir. Kent mekanında göreceli olarak sosyal sınıfların paylaştığı bir mülkiyet vardır. Bu paylaşıma örnek olarak sanayileşmiş ülkelerde banliyöleşme hareketini göstermek mümkündür. Bu hareket, orta sınıflara ve sonrasında alt-orta sınıflara (Amerka'da siyahları) belirli kalitedeki konutlara yerleşme olanağı sunmuştur. Banliyöleşme, kentsel toprak üzerinde orta ve orta altı sınıfların mülkiyetten pay alabildikleri bir sistem demektir. Şunu söylemek gerekir ki, gelişme iktisadının bir handikabının içine düşmüş durumdayız. Gelişme iktisadı ülkeleri iki kısma ayırır: gelişmişler ve az gelişmiş olan ülkeler olarak. Bu ayrım üzerinden bakıldığında, diğer disiplinlerdeki sorunlarımızda çok temel bir yanlışa düşüyoruz; gelişmiş ülkelerdeki sorunlar, olaylar, az gelişmiş ülkelerde olmazmış ya da az gelişmiş ülkelerde olan olaylar gelişmiş ülkelerdeki  gibi değilmiş gibi görüyoruz. Bu açıdan Türkiye'de de gecekondulaşma modeli banliyöleşme ile tıpatıp aynıdır. Gecekondulaşma ve banliyö hareketleri, estetik ve altyapı hizmetleri konularında benzeşmese de bu hareketlerde benzeşen yönler benzeşmeyen yönlere göre çok daha kuvvetlidir. Örneğin, gecekondu  kentsel toprağın sınıflararası paylaşımının modelidir. Gecekondu alanları hazine topraklarıdır ve düşük maliyetli konut üretimini sağlamıştır.  Kentsel toprağı bütün olarak düşündüğümüzde topraktan pay alma biçimi olarak görülebilir. 1960 ve 1970'lerde gecekondu literatürüne ilişkin olumsuz yargılarımız iki şeyden kaynaklanmaktaydı. Birincisi, gecekonducuların işgalci olduğu yargısıdır. İkincisiyse estetik kaygılar  nedeniyle bu konutların “çirkin” görülmesidir. İlk olarak işgalci olma konusuna açıklık getirirsek; kentte kamusal topraklar varsa ve kent  mülkiyet temelinde sınıflar arası paylaşılıyorsa, belirli sınıflarda bu topraklardan paylarını alacaklardı diyebiliriz. İkinci olarak modern mimarinin bir sınıfsal estetiği vardır ve bu gözle baktığımızda gecekondu estetik değildir. Ancak gecekondulu gözüyle bakarsak bahçesinde erik ağacı her bahar açar ve ona göre estetiktir. Estetik de tartışmalı bir konudur. Bir çeşit banliyöleşme olarak gecekondulaşmayı tartışmak daha yerinde olacaktır. Ülkelerdeki farklı mülkiyet paternlerinin bulunması, banliyöleşme ve gecekondulaşma arasında estetik ve finansal farkların ortaya çıkış nedenidir. Katı mülkiyet sisteminin olduğu sanayi toplumlarında herşey özel mülkiyet olduğu için kamulaştırma ile banliyöler oluşturulmaktaydı. Bizde ise zaten kamuya ait olan topraklar üzerinde yerleşim ortaya çıkmıştır. Saçaklanma olgusu ise geç sanayileşen ülkelerde sanayinin kamu arazilerine dağınık yerleşmesinden kaynaklanmaktadır. Böylece maliyet düşmekte fakat (saçaklı) dağınık bir yapı ortaya çıkmaktadır. Bu süreçler her iki dünyada da (gelişmiş ve az gelişmiş) paylaşımı sağladığından, sınıfsal çatışmalar büyük ölçüde engellenmiş olur. Barınma hakkını elde etmiş grupların sınıfsal sorunları azalır. Sosyal devlet Batı'da kredilendirme yoluyla ve çeşitli yasal yollarla konut üretimini desteklerken, bizde ise  devlet hazine arazilerini “işgal” yoluyla yerleşmiş olan gruplara kredilendirir. Son dönemde kentsel dönüşümle birlikte gecekondululara ev satmaya çalışan bir yapının oluşması bunu desteklemektedir. “Engellenmeme” ülkemizde ciddi bir politikadır ve oluşan yapı kendiliğinden gelişmiş gibi gösterilmektedir.

Kırsal göçmenlerin kentte tutunabilmesi süreci mekansal ve ekonomik tutunması gelişmiş ve az gelişmiş ülkelerde de benzerlikler gösterir. Göçmenler artık sürekli göçüyorlar, çünkü günümüz dünyasında tutunabilecekleri uygun mekanlar ve sağlam iş olanakları bulamamaktalar. Sanayi de daha ucuz mekanlara yönelmekte ve mekana bağımlı kalmamaktadır. Mevcut sanayiler de sürekli emek değiştirmekte ve enformel yapıdan faydalanmaktadır. Dorien Massi'nin son çalışması “World Cities Londra üzerinden bu durumu anlatmaktadır. Ekonomik kaygılarla bir yerden başka bir yere göçenler, gelecek kaygısının azalması sonucunda bir mekanda tutunabilmektedirler. Göçmenlerin kalıcı nüfus haline gelmesi ancak gelecek beklentisini karşılayan geliri sağlaması halinde gerçekleşebilmektedir. Nitekim 19. yy Avrupası'nda, Amerikası'nda 20. yy'ın ikinci yarısında, yeni sanayileşmeye başlayan ülkelerdeki kentlerde  gelecek kaygısı  azalmıştır. Bu kentlerde istihdam açığı olması nedeniyle iş bulabilmelerinden ve mekanda tutunabilecek boşluklar bulabildikleri için bu mekanlarda tutunabilmekteydiler. Yine modern kentin sınıflarına baktığımızda “önceki kentin” orta sınıfları ve alt-orta sınıflarından bahsettiğimizde Keynesyen dönemin Amerikası ve Avrupası'nda; benzer şekilde 1970'ler Türkiyesi'nde bu sınıfların ücretleri iyi durumdadır ve  göreceli olarak tasarruf yapabilmektedirler. 1970'lerde ülkemizde yap-sat müşterileri düzenli geliri olan orta sınıflardır ve düzenli işi olan işçi sınıfıdır. Eğlence, sanat, kültür, kitap basımı Keynezyen dönemde  Avrupa'da ve 1970'lerde Türkiye'de, bahsettiğimiz sınıflar için devlet tarafından sübvanse edilmektedir ve bu sınıflar için erişilebilir hizmetlerdir.

Modern kent sınıfsal dokuyla oluşmuştur; modern kent çok yetenekli mimarların çok modern binalar tasarlamaları ile ilgili birşey değildir. Modern kente ilişkin bir diğer önemli şey sınıfların birbirine yakın olmasıdır. Konut alanları ile çalışma alanları birbirinden uzaklaşmamıştır. Çünkü bu uzaklığı sağlayabilecek teknolojiler, kontrol sistemleri, ara elemanlar henüz yoktur. O nedenle sınıflar ve yerleşmeler birbirine yakındır. Banliyö ve çalışma mekanı bir araçla 25 dk.  sürelik bir mesafe içerisinde yer almaktadır. Bu durum geç sanayileşmiş ülkelerde de sanayilerin ve iş yerlerinin, emeğin yoğun olduğu yerlere yerleşmesi ile sağlanır. 1980'lerin ortaları itibariyle sıkı desantralizasyon politikalarıyla sanayileri kentin dışına atmaya çalışmıştık Fakat bu sanayilerin kent dışına çıkmama direnci, emeğin hala merkezde yer almasından kaynaklanmaktadır. Emeği en ucuza mal etmek bununla alakalıdır.

Ayrıca coğrafi yakınlık sınıflar açısından birbiriyle teması ve sınıfların birbirlerini test etmesini sağlar. Sınıf birbirini gördüğünde, sınıflar arası empatik bir ilişki oluşur. Bir “gated community”sakini için yanında çalıştığı adamın İstanbul'da nerede oturduğu önem taşımaz ama 1970'ler fabrikasında patron ara elemanlarla işçileri takip eder. Böylece sınıflar birbirlerini test eder ve empati kurarlar. Bunu sağlayan iş yeri konut mesafeleridir aslında. Sınıf ilişkisinde coğrafi mesafe önem taşır.

Modern kent neden düşmektedir?  Düşme ne demektir kent için? Neden bu kentler düşmektedir? Kentin eski gelirlerini kaybetmesi ve başka bir kentin gelirlerinin yükselmesi ile kentin düşmesi anlamına gelir hem de modernlik miti olarak düşme olabilir. Modernlik miti olarak kent neden düştü ? Biraz bundan bahsedeceğim. Sonra daha iyi kavrayabileceğimiz bir düşme modelinden, sınıflar arası ilişkiyi de değiştiren bir modelden bahsetmek istiyorum.

Politika eserinde Aristoteles, kenti farklı insanların yaşadığı yer olarak tanımlamaktadır. Ona göre homojen bir grubun yaşadığı mekana kent denilemez. Farklılıkların bir arada olması gerekmektedir. Adacıkların bir arada olmadıkları bir mekanda şehirden bahsedemeyiz. 19. yy ve 20. yy yazınında G. Zimmel ve literatürdeki birçok düşünürün belirttiği gibi kentteki farklılıklar aslında modernitenin kendisini oluşturmaktadır. Kentte herkes yabancı ve göçmendir bu yüzden herkes kentin yerlisidir. Ancak kentin yerlileri olduğunda, kentin yabancılarından bahsedebiliriz. Herkesin göçmen olduğu bir toplumda vatandaşlık meselesi yerli yerine oturmaktadır. Bu farklılıkların bir arada yaşaması anlamına gelmektedir. Modern toplumda bu durum bir içiçe yaşam mıdır? Bu tartışılır bir mittir. Tabiiki sınıfsal olarak farklı mallar, eğlenceler ve mekanlar tüketiliyordu fakat kent ölçeğinde bir arada yaşama hali mevcuttu.

Modern kentin düşmesine neden olan bir diğer şey bütünleşik bir kamunun olmasıdır. Kamu bir sürü farklılığın bir arada yaşadığı alandı. Aynı zamanda ulus devlet tanımı içinde devletle bağlantılı bir tarafı vardı. Fakat modern mit ve kamu fikri 18. yy felsefesinden gelen Rousseau, Montesquieu ve diğerlerinden gelen demokrasi fikrinden de kaynaklanıyordu. Türkiye'de ise kamu yararı dediğimizde devletin yararından bahsetmiş oluyoruz. Kamu fikri modernliği yaşama biçimi, süreci ile ilgili bir durum olarak Batı'da daha topluma yönelik fakat yine devletle ilgili bir konudur. Kamu yararı ve kamunun kendisi modernitede kurucu bir faktördür. Bu nedenle kamusal mekan dediğimizde tüm sınıfların  mekan içerisinde hareket edebildiği, engellerin, bariyerlerin olmadığı mekanların düzenlenmesidir ki bu da sivil tanımına denk düşmektedir. Yani devletin  bürokrasisinin ve askerin bürokrasisinin dışında kalan sivil alanların oluştuğu alanlardır kamusal alanlar. Bir üst sınıf banliyösüne gitmiş olsaydınız (1950 ya da 1960'larda) oraya girmenizi engelleyen herhangi bir bariyer olmazdı. Orada bir kahve içebilirdiniz ve dolaşabilirdiniz. Kamusal mekan psikolojik, sembolik ve fiziksel bariyerler açısından çok kapalı değildir. Ancak bir siyahi vatandaşın hergün bir üst sınıf mahallesine kahve içmek için gittiği anlamına gelmez. Burada söylenmesi gereken, bahsettiğimiz dönemde kamunun içindeyseniz, kamunun her noktasına erişebilirsiniz demektir. Bu  nedenle sivil alan modern kent için önemlidir ve gereklidir ve kamusallık desteklenir.

1970-1980 modern kentin düşüşü dediğimiz süreçte  kentsel mekan iki temel üzerinde yeniden üretilmeye başlanmaktadır. Bu üretim sürecinde bazı şeyler değişmiştir. Bunlardan birincisi sermaye devlet ve kentsel toprak sahipleri arasında ilişkilerin değişmesidir. Her zaman kentsel noktalarda.bu üç sac ayak çalışan birşeydir  Kentsel topraktaki hak sahipliğinin değişmesi neoliberal söylemle ve daha bir çok şeyle alakalıdır. Ikincisi kentsel mekanın kendisi sermaye birikimi için yeni olanaklar sağlamaya başlamıştır. Kentsel mekanda, geniş kamusal mekanı yaratmış olan kullanım hakları yeni seçkinlere transfer olmaya başlamıştır. Bu da kamusal mekanın daralması anlamına gelmektedir. Modern kentin eski seçkinleri sanayicilerdi ama yeni kentin seçkinleri yalnızca sanayiler değildir. Tabiki sanayiciler bu grubun içindedir fakat buna ek olarak emlak yatırım şirketleri, finans şirketleri ve büyük sermayeye dayanan hizmet sektörü yeni seçkinleri oluşturur. Bütün bu grupların etki alanı genişlediğinde kamusal alan daralır. Modern mitin düşüşünü burada hissedebilirsiniz çünkü modern kent kamusal alanın genişliğine dayanan bir mitti fakat bu dönemde kamusal alan giderek yok olmakta ve kent düşmektedir. İkinci olarak sosyal sınıflar mekanda açıkça ayrılmaya başlamaktadır. Bu ayrılma fiziksel bariyerlerle olur (duvarlar), yine çok katı sosyal-psikolojik kültürel  bariyerlerle ayrılır. Örneğin, artık Fransız sokağına girebilmek için kıyafetinizin düzgün olması gerekebilir ya da Etiler'de bazı kafelerin önünden bazı insanlar psikolojik bariyeri aşamadıkları için geçemediği görülebilir. Psikolojik bariyerler kimi zaman fiziksel bariyerlerden daha sağlamdır. Onun için ayrışma aynı zamanda yeni bir kristalizasyon yaratır. Sınıflar kentsel mekanda belli bölgelerde yığılırlar. Varsıllar kentte kendilerini çevreye kapatarak kristalize olurken, yoksullar mecburen yoksulluk alanlarına yığılarak kristalize olurlar. Bu durum şehirdeki tüm temsilleri değiştirir. Mesela 1960'larda sınıflar psikolojik olarak kendine güvenlidir. İşçi sınıfı olmak ya da yoksul olmak utanılacak bir durum değildir. 1970'erde İstanbul'da yoksulluk da hiç utanılacak birşey değildir. Yoksulluğun temelinde garibanlık yoktur. Eğer bir sınıfın içindeyseniz ve bu sınıfın güçlü bir temsili varsa, toplumda o grubun içinde olmak sizi rahatsız etmez. Bu Batı'da çok daha nettir. İngiltere'de futbol bir işçi sınıfı oyunudur.  Üst sınıflar için futbol çekici değildir fakat Chealsea ile alakalı olduğu için Ingiltere kraliçesi ilk defa Liverpool-Chelsea maçına gider. Liverpoollu işçiler karşı tribünden kraliçeye popolarını gösterirler. Bu o dönemde sınıfsal güvenlerinin yüksek olduğunu gösterir. Günümüzde ise İngiltere'de işçi sınıfına ait kişiler böyle bir tavır sergileyemezler çünkü temsil güçleri azalmıştır. Yoksul, gariban ve her an yerleri değiştirilebilir göçmenler halini almışlardır. Varsıllar içinde sınıfsal temsiliyet değişmiştir. Yeni seçkinlerin, üst orta sınıftan itibaren kendilerine yönelik ve toplumun onlara yönelik bakış açısı değişmiştir. Zenginliğin gösterilmesinin ayıp olduğu bir dönemden zenginliğin dışarıya gösterilmesini gerektiren hatta yokken de gösterilmesi gereken bir temsiliyet durumu ortaya çıkmıştır.(Kredi kartları size yokken de gösterebilme fırsatı yaratmaktadır.). Tüm bu temsiller zaman içerisinde kategorileşerek değişmiştir. Şimdi yeni kentsel mekan ve temsiliyet, klasik anlamdaki modern kente ve kentteki sınıfların temsiline benzemez; dolayısıyla modern kent miti çökmüştür. Modern kent yerine kurulan “yeni kent”, eski modern kent değildir. Yeni kent adacıklardan oluşmuş bir kenttir.

Yeni kent nasıl adacıklardan oluşmuştur? Biraz kent fikrinden bahsedeceğim ve sunumu bitireceğim. Kent günümüzde ayrışmış bir durumdadır. Kente ait olmak, İstanbullu olmak, Londralı olmak, New Yorklu olmak, Parisli olmak, yeni kentte mümkün müdür? Kent bu gün parçalı adacıklardan oluşmaktadır. “İstanbulluyum” dediğinizde biraz gecekondulu, biraz zengin, biraz mafyasınız vs. demektir. İstanbul tüm bunların mekansal olarak ayrıştığı bir kent halindedir. Tüm bunların ayrıldığı bir kent mekanında Bahçeşehirliyim, Kemer Country'de yaşıyorum dersiniz ve kendinizi tanımlama ihtiyacı duyarsınız. Bunların hepsi ayrışmanın bir getirisidir.   Bu durum yalnızca metropollerde değil küçük şehirlerde de kendini göstermeye başlamıştır.

Adacıklardan oluşan bir yere kent denebilir mi? Kamusal mekanın bu kadar daraldığı mekana modern kent denebilir mi? Kente çok ünlü bir rock şarkıcısı -ki rock müzik alt sınıfların müziğidir-  geldiğinde gençler bunu karşılayamıyor. Alt sınıflara ait bir müziğin yine alt sınıfa ait bir mekan olan stadyumda erişilemez olması kamusal alan sınırlarının daraldığını gösteren bir örnektir. Bu durumda modern kentten hem pratik hem de model olarak ne kadar bahsedilebilir?

Bir diğer konu, devletin piyasadan çekilmesi yerine piyasanın bir aktörü olarak piyasaya girdiği bir yapı ortaya çıkmış olmasıdır. Neoliberalizm'de devlet çekiliyor, piyasayı piyasanın aktörlerine bırakıyor. Kent üzerinden sosyolojiye bakan biriyseniz bunun böyle olmadığını tam tersine daha müdahaleci nitelikte bir devletin var olduğunu kolaylıkla sçyleyebilirsiniz. Devlet müdahaleleriyle mülkiyet yeniden düzenlenmektedir. Neoliberal devletin bu kadar müdahaleci olduğu bir sistemde modern kentten  bahsedilebilir mi? Kamu mülkiyetinden özel mülkiyete transferler eski tarihsel kentsel alanlarda, gecekondu alanlarında kendini göstermektedir. Bu durum.büyük bir çeşit taarruzdur diyebiliriz.

Mekansal yoksulluk, donatı ve hizmet yetersizliği kent mekanında kendini radikal olarak ortaya çıkaracaktır. Bu kadar dar bir alana bu kadar büyük bir sınıf nasıl sığabilir? Mekansal yoksulluk ayrıca kentte radikal bir yoksulluk ortaya çıkaracaktır.

Teşekkür ederim..

 

Hürriyet Öğdül: Banliyöleşme ve gecekondulaşma arasında yaptığınız benzetme ilgimi çekti. Banliyölerin ve Gecekondu oluşumlarının farklılıklarını görüyorum daha çok ama siz benzerliklerinden bahsettiniz. Ben bu konunun bu benzerliğin biraz daha tartışılması gerektiğini  düşünüyorum. Banliyöler devlet eliyle gerçekleştirilen sürekliliği olan stabil bir durumve mekanın üretimiyken, gecekondu her ıslah planıyla, yasayla hakların kazanıldığı bir mücadele sürecini içeriyor. Kentsel dönüşümle birlikte bu hakların geri alındığı bir dönem yaşıyoruz.  Aslında bu açıdan bakınca sanki farklıklar artıyor soylediğinizin aksine. O nedenle bu konuyu biraz daha tartışmak isterim.

Hatice Kurtuluş: Banliyöleşme, kentin alt-orta sınıflarının mekana ve ekonomiye tutanacağı bir modeldir. Batı'da banliyöyle olurken burada gecekondulaşma şeklinde ortaya çıkıyor bu durum. Bu iki durum arasındaki en temel benzerlik ikisininde kamusal mal olarak üretilmesi. Buradaki kamu toprağı hazır ve mülkiyet tanımlanmamış olduğu için, ülkenin mülkiyet paterni farklı olduğu için farklı sonuçlar ortaya çıkıyor. Mülkiyeti tanımlı bir topraklarda banliyö oluşurken, mülkiyeti kesinleşmemiş bir toprağın ama yine kamunun olan bir yere yerleşiyor gecekondulu. Gecekonduyu mülkiyet olarak bu pozisyonda tutmak, politik bir bağımlılığı sıcak tutmak demektir. Bu hazine paternini özel mülkiyete dönüştürmeme halinde, reel politika açıdan faydalı birşey. Bir de ekonomik açıdan şöyle bir yararı var gecekondu alanlarının; bu alanlar konut alanı olarak tanımlandığı takdirde yönetimler altyapı yatırımını arttırmak durumunda kalacaklar bu alanlara. Bunun maliyetini devlet üstlenmek istemez ve katı mülkiyet sistemine geçmeyen alanlar olarak kalır gecekondu bölgeleri. Türkiye'de bir kaç örnek dışında gecekondu alanlarının mücadele ile zorla kurulduğunu düşünmüyorum. Devletin iktidarını kullanması onlara karşı olmamıştır, aksine desteklenmiştir. Bana göre gecekondu olgusu Türkiye modernitesi içerisinde çok modern bir olgudur. Batı'da modernleşme banliyöleri yaratırken, Türkiye de kendi modernleşmesi içerisinde gecekondu olgusunu yaratmıştır. Ama farklı örüntüler farklı modeller oluştursa da banliyöler ve gecekondular süreç, kurulma biçimi ve potansiyelleri bakımından aynıdır.

Erbatur Çavuşoğlu: Adalara ayrışmış kent parçacıkları arasında fiziksel köprüler kurmak ve psikolojik bariyerleri aşmak adacıklarn malikleri arasında da kamusal etkinlikleri çoğaltarak etlileşimi arttırmak gibi bir strateji ortaya çıkıyor. Sanıyorum hem psikolojik hem fiziksel köprüleri arttırırsak hemde bunları kamusal etkinlikler olarak çoğaltırsak düşen kenti tekrar kazanmamız mümkün olacaktır şeklinde bir stratejiniz olduğunu düşünüyorum.

H.K: Bu kadar sınıfsal olarak içeriden ayrışmış bir toplumda kristalizasyonu yapay köprülerle sağlamamız mümkün olur mu? Eğer bu sağlanacaksa  ben mülkiyetin yeniden dağılımındaki göreceli eşitliklere geri dönülmesi gerektiğini düşünüyorum. Kentsel mekana yukarıdan bir zeus gözüyle bakıp mekanda coğrafi olarak sınıflar ne kadar pay almış ve nerde aldıkları üzerinden strateji geliştirebiliriz. Bir varsıllık adacığı ile bir yoksulluk adacığı arasında bir köprü olacağını düşünmüyorum ben. Çünkü adacıklanma devam ediyor ve böyle adacıklanmış bir kentin kötü sonuçlarını henüz ülkemizde görmüyoruz. Bu nedenle şehircilerin ütopyalarına ihtiyacımız var.

Binnur Öktem Ünsal: Bu son dönem içinde bulunduğumuz krizin kentin modernleşmesini nasıl etkileyeceğini düşünüyorsunuz? Yeni bir yapılanma sürecindeyiz ama sizce bu yeni arayışlar döneminde bu model ne yönde değişecek?

H.K: Dünyada bu mali kriz finans sektörünün verdiği mekana yatırım kredileriyle bağlantılı, başka bir üretim probleminden kaynaklanıyor. Bunu biliyoruz. Ben karamsar bir insan değilim ve bu yüzden dünyanın tarihsel olarak sürekli değiştiğini göz önünde bulundurursak, insanoğlunun buna bir çözüm getireceği çok açık. Avrupa ve Amerika'da kriz en üst noktasına gelmiş durumda ve oradaki konuşmaları dinlerseniz bizde dalganın biraz daha yükseleceğini söyleyebiliriz. Bizim başbakanımız  hala hareket edeceği mekansal olanaklar olmasından rahat davranıyor fakat Batı'da bu olanaklar bitmiş durumda. Bunun için alt sınıfları sisteme dahil edecek, yeniden tükettirebilecek potansiyelde olmayacak. Daha yapısal bir dönüşüm gerekiyor iktisaden ve politik anlamda. Neoliberalizmin sonlarına geldik ve yeni bir yapının oluşacağını söyleyebilirim ancak bu  yeni arayışlar mekansal olarak ne getirir bunu kestirmek için çok erken olduğunu düşünüyorum.

Web design @GeNcDiNaMiK.com

Top Desktop version