Planlama.Org - Şehir Plancılarının haber portalı

Çarşamba Seminerleri: Korhan Gümüş ve “Nasıl Bir 2010?”

Merve AKI, Albeniz T. EZME, Merve AKAR

Çarşamba Seminerleri’nin 25 Şubat’taki konuğu 2010 Kentsel Uygulamalar Direktörü ve Danışma Kurulu Üyesi Korhan Gümüş ile 2010 Avrupa Kültür Başkentliği ve yapılan projeler hakkında bir sohbet gerçekleştirdik.

Korhan Gümüş, Avrupa Kültür Başkentliği konusunda İstanbul’un kültür başkenti olması konusunda ilk çağrıyı yapan kişi olduğunu söyleyerek başladı sözlerine. Bu sürecin 10 yıl öncesine ve hatta daha da uzun olduğuna değindi.

 “Benim Avrupa Kültür Başkentliği programı ile tanışmam Selanik’te yapılan Arsenal Meydanı ile ilgili yarışma ile oldu. Bu yarışma dolayısıyla AKB programının özelliklerini tanıtan 1994 yılında bir ilan görmekle haberim oldu. Bu Selanik’in dokümanlarını aldığım zaman proje aslında 4 yıllık bir çalışmanın sonucuydu. Ve orada bu programı gerçekleştirenler içerisinde uluslar arası bir ekip vardı. Onların problem olarak gördüğü şuydu: Selanik kenti 1917 yangınından sonra Wicola Edward adındaki bir Fransız mimar tarafından yeniden biçimlendiriliyor. Bu neoklasik bir düzenleme, var olan kentin (Osmanlı Kentinin) daha modernleştiren Paris’te Hausmann’ın yaptığı bir düzenleme kafalardaki bu güne gelmiş kentin geçmişine gönderme yapan geniş bulvarlar, kavşaklar, meydanlar içeren bir klasik düzenleme.”

“Bu programın bugün gerçekliğini yitirdiğini söylüyoruz. Bu neoklasik düzenleme biçimini sorunsallaştırıyordu ve AB normlarına göre daha katılımcı ve çoklu düşünceye yönelik bir şey oluşturmak ve bunun içinde 2 program vardı. Bunlardan biri kamusal program oluşturmak, diğeri de yarışma yani çoklu düşünceye açmak. Kamu programı bir kere ilişkisel ve tek bir boyuttan ibaret değildir. Sadece fiziksel mekâna müdahale değil kentin planlama paradigmasını değiştirmek üzerine bir tartışmayla başlıyor. Sonrada çoklu proje teklif çağrılarına açıyoruz. Bu aslında beni çok heyecanlandırdı. Çünkü İstanbul’da da biz yıllardır okulu bitirdiğimiz an hatta öğrencilik zamanlarımızdan beri kente sadece fiziksel müdahale biçimini 20. Yy’ın bu seksiyonlaşmış kamu zekasını sorunsallaştıran bir şey yani çünkü 20.yy’da bu disiplinler oluşurken kent planlaması aslında şeyin gölgesi altında kaldı. ”

Önceleri kentlere siyasal değil teknik birer nesne olarak baktılar…

“Kent, ulus devletin ikincileştirdiği bir siyasal nesneydi. Dikkat ederseniz, kentleşme imar planı yapma gibi şekillerdeydi. Kente siyasal bir nesne gibi bakılmadı. Daha çok teknik bir nesne gibi değerlendirildi. Kent yönetimleri de aslında öyle değil miydi? Yani; çöp toplayan, kaldırım yapan, imar haklarını denetleyen ve imar haklarını gözeten bir kurum. Kent yönetimlerinin siyasal işlevi zaten ikincildi. Dolayısıyla bu paradigma, 20 yy’ın seksiyonlaşmış kamu zekası, kenti bu tür ihtisaslaşmış pencerelerden bakarak modernleştiriyordu.”

Ve bu süreçte İstanbul…

“İstanbul’a da baktığımızda 20. Yy başında, 19.yy sonunda yaşadığı büyük dönüşümü hepimiz biliyoruz. Yani metropoliten ulaşım şebekesinin kurulması, düzenli vapur seferlerinin kaliteli seferlerin ifrazı bütün dünyada olduğu gibi… 1860’larda bu tarifeli seferlerle kent bütünleşik bir yapıya kavuşuyor. Metropoliten ulaşım şebekesi oluşturuluyor. Ondan sonra gazla sokaklar aydınlatılmaya başlanıyor. Endüstriyel bir enerji kullanımı söz konusu, kömürün taşınması, ısıtılıp gaz elde edilmesi, içinden çıkan gazın kente pompalanması, buhar makinesi, sokak lambalarının aydınlatılması, buna bağlı olarak gece yaşantısının başlaması, bunlar çok önemli değişimler, saymakla bitmez. Ama sadece suya bile baksak yine endüstriyel suyun kullanımı, Terkos Suyu’nun kullanımı, İstanbul’da yıkanma adetlerini değiştiriyor. Yatak odalarından bir tane banyo üretiliyor, kapalı bir mekân üretiliyor.”

Modernleşme, Prost ve Kongre Vadisi…

“Yani çok ciddi kamusal reformlar yaşanıyor. Ulus devlet kurulurken de bir arz kaymasıyla aslında daha çok özel sektörün şirketlerin, imtiyazlı şirketlerin geçekleştirmiş olduğu modeli devralıyor. Bunu kamu modeli haline getiriyor. Yani bu teknikçi modeli kamu, özel alandan devşiriyor. Kendisi üretmiyor.”

“Kenti modernleştirici uzmanlık alanlarından ve üst dillerinden bakan bugün bizim şehir plancısıyla, mimarın ayrışması gibi biyolog ile kimyagerin ayrışması gibi birçok ayrışmalar türüyor karşımızda. Bunların ayrışmalarının nedeni bu üst diller. Var olan bir kent var, onu modernleştirmek için uğraşıyorsunuz, adımlar atıyorsunuz ve bunlar da kenti modernleştiriyorlar. Etkiliyorlar. Bu model 1980’lerde çöktü. Ve kamu yöneticileri bunun altında kaldı. Planlama temsil kabiliyetini yitirdi ve kentin politik bir nesne olarak anlamlandırılması en önemli konulardan biri haline geldi.”

“Yani kentin yeniden canlanabilmesi için modernleşme sürecinin sonunda Sovyetler Birliği çökmesi vs. bu ütopyacı planlama modeliyle birlikte bizde de Prost planının çöktüğünü hepimiz birlikte gördük?”

“Şimdi de kongre vadisi oldu, o yaptığı düzenleme, yani kentin 19. Yy’daki kapitalizmin dönüştürdüğü para ile cumhuriyet genelinin modern mahallesi arasında yapmış olduğu büyük vadi içinde rekreasyon ve kültür vadisi, çok amaçlı alan ilk defa o zamanlar yapıldı. Ondan önce baktığımızda Beyoğlu’ndaki özel sinemalar ve tiyatrolar var, bunlar kamusal işlevlere tekabül eder. Kitapçılar gibi özel kültür mekanları var. İlk defa Atatürk’ün direktifiyle davet edilen Provot kente bir kamusal alan kazandırdı. Hepimizin bildiği kentin merkezindeki olan kongre ve sergi sarayını yaptı. Kentin ilk defa çok amaçlı bir salonu oldu. Açıkhava tiyatrosu sergi mekanları ve tiyatro mekanı yaptı. Gaz fabrikasını deplase ederek Poligon’a sonra oraya da stadyum yerleştirdi. Bu programın son halkası da AKM’dir.”

 


 

AKM

“AKM Cumhuriyetin en simgesel yapısıdır. Dolayısıyla ilk defa bir kamusal programdan bahsediliyor. Kentin hayatını modernleştirmek için fakat ilk yapıldığı tarihten 10 yıl sonra Hilton ve çeşitli otellerle bu bütün vadi deniyor…”

“Hastanelerin bahçelerine apartmanlar yapılıyor. Gökkafesin yapıldığı alan parkın gelişim alanıydı. Proust’un ön görmüş olduğu kamusal alan tanımı neydi? Müzakere edilmemiş bir kamusal alandı bu. Yani bunu kamu otoritesinin gücüyle birlikte aynı Osmanlı’nın yaptığı gibi bir düzenleme ve yapıldığı anda katılımla dönüştü. Hilton Oteli yapılırken en önemli tartışma bahçesinin halka açık olması olmuştur. Halkın oradan geçebilmeli. Prost’un yapmış olduğu 2 nolu parktır Hilton’un Bahçesi. 1 nolu park da Gülhane Parkı’dır.”

“Aslında bu program simgesel olarak kamu fikrinin nasıl değiştiğini bizlere gösteriyor. 1930’larda kamusal bir program yapılıyor. Fakat bu günümüze kadar gelemiyor. Prost Vadisi Kongre Vadisi oldu. Kentin merkezi artık özel bir kullanıma terk edildi. Dolayısıyla bu dönüşümü gözlemliyoruz. Kamu fikri aslında halka teknik bir modelmiş gibi sunulan kamusal alan kavramını, planlamayı teknik bir konu, bilimmiş gibi gösteren teknokratik planlama modeli 80’lerde çöktü. Temsil kabiliyetini yitirdi. Artık planlama kentsel hareketliliği denetleyemez oldu. Bütün bu ulaşımla ilgili projeler falan da kentsel hareketliliğin bir gölge fenomeni gibi… Kavşak yapalım, tüneller yapalım gibi düşüncelerin arkasında giden, böyle bir süreç haline geldi.

“Katılımcı olmayan model dünyanın her yerinde çığırından çıktı. Ancak demokratikleştirebilen kenti hala kent olarak anlamlı kılan katılımcı modeller ayakta kalabildi. Merkezi yönetimin bu durum üzerinde hep bir baskı vardır. İmar müdürü oluyorsa adam, arkasında kutsal bir amaç vardır. İmar hareketliliği konusunda halka destek olmak, yol göstermek değil başka bir ikili model. Günümüzde teknik bir iş var. Harita mühendisi, topograf nasıl çalışıyorsa şehir plancısı da öyle çalışıyor. Bu modelin sorunsallaşması 80’lerin sonunda 21.yy’ın işaretleri o zamanda tartışılmaya başlandı. 80’li yıllarda yapılan bu tartışmaya Avrupa Kültür Başkentliği örnek teşkil etti.”

Avrupa Kültür Başkentliği…

“Kültür Başkentliği kavramı Selanik örneğinde olduğu gibi farklı bir arayıştır. 85 yılında, Melanie Mercury ilk girişimde bulunduğu zaman kafasındaki model daha Avrupa kültürüne yönelik tam tarifi olmayan bir modeldi. Avrupa’nın değerlerini tanıtmak gibi… ama 90’larda bu program tamamen altüst oluyor. Bu değişimi şöyle açıklayabiliriz.; 21. Yy’ın seksiyonlaşmış kamu yönetim modelidir. Kültür de ideolojik yeniden üretimi sağlayan halka yeniden hizmeti açıklayan bir alandır. Ama aynı zamanda da piyasa mekanizmaları içinde üretilen bir alandır.”

“Bugünün kültür kavramı paketleyici bir kavram kent üzerine düşünmemizi, sorgulamamızı sağlayan, kenti bu yolla algılamamızı sağlayan bir yapıda planlama artık teknik bir iş olarak algılanmıyor. Son Venedik Bienali’nin küratörü binalar mimarlığın mezarlarıdır diyor. Kente iş görsün diye yapılan her hangi bir teknik müdahale örneğin bir metro istasyonu kentten kopuk hiçbir yere ait olmayan bir şeyler yaratıyor. Bu postendüstriyel çağda kamu fikri imkansızlaşıyor.”

“Güncel sanat bu konuda önemli. Çünkü bugün artık bütün Bienaller, bir galeriye bir sanat eseri koyalım da satalım içinde, değil doğrudan doğruya kamusal alan mantığı ile yapılıyor ve çalışılıyor. Mimarlık ve şehircilik kenti inşa etme, fiziksel düzenleme yapma aracı değil düşünme aracıdır. Kamu adına yapılan projelerin tasarımcılarının adı belli olmalıdır. Tasarımın altında kesinlikle bir öznellik vardır. Bir kere bu ortaya çıkıyor, kamu fikri, ben yaptım oldu dediğimiz anda aslında çok geniş bir şeyi minimal düzeye taşımış, hapsetmiş oluyoruz. Bir bakıma kamu fikrini gasp ediyoruz. Böyle bir anonim şey olamaz. Mutlaka kamu fikri ile bu sivil alanın ilişkilerine çokluluk getirmek zorunda. Çoklu olmadığı takdirde, olan alan kapatıldığı takdirde örneğin bir restorasyon sürecinde aslında gittiğiniz alanın restore edildiğini görmüyorsunuz. İstanbul’un surları buna örnek, her tarafta bir felaket yaşanıyor, İstanbul zenginliğini kaybediyor.”

“Ulus devletin kültür kavramı, kültürel miras kavramı bir ideolojik bir yeniden inşa meselesi. Onun için bakarken o bir ayrıcalık sağlamış oluyor. Çünkü restorasyon denilen şey bir yaşatıcı faaliyet olarak değil, geçmiş inşa meselesi, teknik bir iş … Halbuki onu minimal bir çerçeveye hapsetmek demek kamu faaliyetlerini de öldürmek demek.”

Bu modeli Avrupa Birliği programlarını sorgularken, Kültür Başkenti projesi kültürü böyle bir seksiyonun içinde değil kent, toplumsal hayat üzerine düşünmek ve o parçalanmış modeli ilişkilendirmek için kültürü kullanmaya başlıyor.”

“Bütünsel kent tasarım ütopyalarıyla aslında bugün kamusal alan izlenimi kazanmış kapalı mekanlar türdeş. Aslında ne kadar bütünsel yapılmaya çalışılsa da kenti parçalıyorsunuz aslında… Çünkü aynı modelde üretiyorlar, ikisi arasındaki fak sadece ölçek farkı.”

80 Sonrası ve Dönüşüm Projeleri…

“Burada çok tipik şeylerden biri, İstanbul’daki bu ihtisaslaşmış mekanların çoğunun 80’ler sonrası işlevi bittiğinde, mesela gaz fabrikalarını kim dönüştürecek. AKB kapsamında bu gaz fabrikalarının geleceğini sorgulamak için bir vakıf kurduk. Aslında bu yerel yönetimin göreviydi tabiî ki de. Ama buna hiç ilgi göstermediler.”

“80’lerden sonra Türkiye kamusal alanlarını ve yeşil alanlarını yemeye başladı. Örneğin Haliç sanayisizleşirken, belediye sadece yıkım yapabildi. Aklına sadece yıkım geldi. Eski modele göre ancak bu düşünülebiliyordu. Kentsel rehabilitasyon nedir, çevre koruma nedir, bu konularda iç bir fikir almadan tamamen kamu yöneticisinin kendi kararları doğrultusunda yıkımlar gerçekleştiriliyor. Bu yüzden kentler fakirleşiyor. Bu süreçte küçük üreticiler kent dışına gidiyor/itiliyor. Yerel yöneticiler ise kentin sadece plan sınırlarıyla, turizm ve ticaretle kalkınmayacağını bilmiyorlardı.”

Venedik’ten örneklerle devam ediyor Korhan Gümüş: “örneğin Venedik şu anda turizmle mücadele veriyor. Çünkü sadece yurtdışından gelen yeni çiftlere hizmet veren bir kent olduğundan nüfus çöktü. 21. Yy kamusu kültürle ilgileniyor. Venedik’te bizim gibi 7-10 yıldızlı oteller yok. Turistler kentin dışında ya da garlarda kalıyorlar. Bu da kente yalnızca turizm açısından bakan modelin eleştirisi olarak düşünülebilir.” Daha birçok örnek verdi konuşmasında Venedik ile ve turizm politikalarındaki yanlışlıklar ve çözüm önerileri ile ilgili.

Ardından İstanbul’da günümüzde uygulanmaya çalışılan turizme yönelik modelin yanlışlıklarına değinerek Venedik ile bir kıyaslama gerçekleştirdi. “İstanbul’un da kapalı bu modelle gelişmesi mümkün değil. Girişim grubu tarafından AKB bu durumu değiştirmek için bir fırsat olarak düşünüldü. 10-12 yıldır gönüllü insanlar toplantılar yapardı. Kültürün tüketim nesnesi olarak değil, kültürü stratejik bir alan haline getirmeyi amaçlayan toplantılar yaptılar. Peki bunu hangi aletle yapacağız? Alet yok tabikide. Unesco’nun dünya kültür mirasından çıkarma uyarıları kara surlarının korunamamasından kaynaklanıyor. Bu kültürel mirasın korunamamasında en önemli problem kimin bu koruma konusunda etkili olacağıdır. Büyük şehir belediyesinin hangi kurumu bunu üstlenecek? Böyle parçalı bir modelde yönetimi üstlenecek kimse yok. Alan yönetimi konusunda belediyenin hiçbir fikri yok. Aktörlerin aynı masa etrafında toplanması gibi bir örnek de yok.”

Bir başka dönüşüm projesi: HAYDARPAŞA.

Daha sonra bir başka örnekle devam etti: “Yıllardır kente verdiği enerjiyi Haydarpaşa nasıl vermeye devam edebilir? Anadolu yakasının istihdam yapısının gelişmesinde, gençlerin profesyonel ortamlar ile iletişimini sağlayan bir tercüme istasyonu olabilir mi? Birçok görüş var bu konuyla ilgili.  Her biri olabilir. Müzede olabilir, otelde olabilir… ama müze demek bile o mekanı dondurmak anlamına gelebilir.”

“Aslında 2010 AKB bu alanların kent adına değerlendirilmesinde etkili olacak kurum olabilir. AKB ofisi bu süreçte merkezi yönetimle bağlantıya geçti. Fakat aslında aynı zamanda da yerel bir iş yapıyordu. AKB başvuru dosyası, gönüllüler tarafından hazırlanmış ve başbakan tarafından Bürüksel’de başvuru için kullanılmıştır. Dosyanın içinde kısmen Avrupa Birliğinin master planı yer almaktaydı. Bunlarda birincisi kamusallık 2. Kültüre erişim meselesi.”

“Kentsel rejenerasyon konusu bu süreçte önemli ve zorunlu bir noktada duruyor. Çünkü bunun izlerine yapılan herhangi bir çalışma yok. Kentin rejenerasyonu dar kapsamlı bir bakış açısıyla, kenti daha zorunlu bir hale getirir. Önce kentsel rejenerasyon anlaşılması gerekiyor. Diğer önemli konu kültürel mirasın korunması konusudur. Bu tarihselci inşaat mantığından kurtulmamış bir restorasyon anlayışı hala etkindir.”

“Kentin bu modelle ilerlemesi, imkânsız. Yeni projeler için yeni bir modele ihtiyaç var. Sütlüce ve Feshane örnekleri Korhan Gümüş tarafından kötü eski modelle yönetilmiş örnekler olarak anlatılmıştır.”

“AKM cumhuriyetin en simgesel yapısı ve AKB kapsamında kamu tarafından restore edilen bir yapıdır. Bu yeni arayışla yapılan yeni modele geçiş bir düzenleme olacak. Günümüzde kamu fikrinin geliştirilmesi bu açıdan gereklidir. Bu açıdan AKB ofisi bürokratik sorunlara çözüm getirmeye çalışmıştır. Dünyada da bunun herhangi bir örneği yoktur. 10 ayda kültür bakanlığı AKM’yi bize devretti. 11 ayda biz projeyi bitirdik. 2 senedir çalıştığımız için bu konuda her hangi bir sorun yaşamadık. Fakat uygulama için aynı şeyleri söylemek mümkün değil. AKM “kamusallık adına” dönüşüme küçük bir örnek.”

Yenikapı, 25 sene önce başlayan bir proje ile gündeme geldi: MARMARAY.

Korhan Gümüş daha sonra Yenikapı projesine değindi. Bu projeyle tanışmasını, aslında projenin 3. Köprünün alternatifi olarak görülmesinin yanlışlığını, yapılan kazılarda bulunan arkeolojik kalıntıları ve dünyanın en eski limanını anlattı. “Bu projeyle ben kendi adıma 3. Köprüye karşı tavır aldığımız dönemde tanıştım. Marmaray, 3.Köprüye alternatif olarak görülüyor. Bu kentin en önemli projesi Marmaray ve 10 tane köprüye bedel sayıda yolcu taşıyacak.bunun yönetimi sırasında birtakım problemler var. İhaleler merkezi yönetim tarafından yapılıyor, Yenikapı kazı alanı boş alan (Langa Bostanı) olduğu için buraya istasyon yapma kararı alınıyor. Fakat burada yapılan kazılar, dünyanın en eski limanını ortaya çıkarıyor. Marmaray kazılarında eski Theodosus limanı kalıntıları, gemiler; denize ulaşan dere milinden organik maddeler (tekstil, deri, tarak, ahşap malzemeler) de çıkarılmıştır. Bu da ticaret tarihi, dönemin gündelik yaşamı ve kentin tarihinin ortaya çıkarılması açısından önem taşımaktadır. Daha da kazıldığında suyun 6,5 mt altında M.Ö 6500 yılına ait kalıntılara rastlanıyor ve neolitik yerleşim alanıyla karşılaşıyorsunuz. Denizin 7 mt altından ufak tatlı su canlıları da kazı alanından çıkarılmıştır. Bu izleri okuyarak basit bir kurtarma kazısında kent tarihi açısında önem taşıyan bilgiler elde ediliyor, örneğin boğazın ne zaman açıldığı, marmaranın ve karadenizin bir göl olduğu zamanlar hakkında çeşitli bilgilere ulaşıyorsunuz. Fakat bu kadar fazla bilginin elde edildiği kazı mimarlık ve arkeoloji dalları arasında kalmaktadır.

“Yenikapı bir merkez ve bir ana transfer noktası olarak belirlenmiş. Burada yaptığınız kazı çalışması basit bir kurtarma çalışması olarak ilerlemektedir. Bu nedenle dar bir görüş açısından bakıldığında Marmaray sadece bir ulaşım projesi olarak, felaket olarabilir. Bu proje tek başına bir ulaşım, arkeoloji, sosyal kalkınma projesi değildir; Marmaray tüm bunların toplamı olarak görülmesi gereken bir projedir. 1 ay önce Yenikapı projesinin yönetimi AKB ajansına devredilmiştir. AKM projesi gibi.”

“Yenikapı projesini kentli için, kentin kalkınmasına yardımcı olacak bir proje olarak yeniden değerlendiriyoruz. Yanlızca bir müze yapma amacı taşımıyoruz. Bir program dahilinde yaratıcı sonuçlar alınabilmesi için bir yarışma yapılması planlanmaktadır.. Bu program bir master planla birlikte ortaya konacaktır. Bu şekilde başarılı bir sonuç elde edilebileceğini düşünüyorum.”

“Kentlilerin bu alanın nasıl dönüşeceği hakkında hiçbir bilgisinin olmaması, bir deprem havası yaratabilir. Bunun yaşanmaması için Marmaray projesinde alan yönetimi gibi kavramlar doğrultusunda, mikro bölgeleme yapılması ve bütünleşik bir yönetim organı geliştirilmelidir. Eğer bu yapılmazsa kent kendiliğinden dönüşüm sürecine girecek ve kent fakirleşecektir. Bu dönüşüm kentin lehine çevrilmesidir. İstanbul 2010 yanlızca proje taraflarını ilgilendirmemektedir. İstanbul için bir fırsata dönüştürmek gerekmektedir. Bugünün problemi bu projelerin gerçekleştirilmesinde arayüzleri oluşturmaktır. 20. yyın ihtisaslaşmış kurumları da bugün yetersizdir. Bugün yeni bir yerden başlanmalıdır.”

Sorular ve Cevaplar…

Fatma Ünsal: Kamu yönetimi içinde ciddi mücadele vererek bir şeyler yapmaya çalışıyorsunuz. Finansman sıkıntıları da vardır. Ben ajansın görünürlüğü anlamında varolan endişelerimi dile getirmek istiyorum. Biz herhangi bir kurum değiliz, bir üniversitenin parçasıyız, bizde ayrıca planlama alanında da bahsettiğiniz dar bakış açısınıyla ve projeci yaklaşımla uğraşıyoruz. Fakat bu ajansın çalışmaları hakkında bilgi sahibi değiliz. Mesela sizin anlattıklarınızdan şöyle bir şey çıkarıyorum, sizin orada olmanız bizim için bir güvence ama sanki kurum bu süreçte edilgen çalışıyor. Bir takım projeler geliyor size, sizde bu projeleri örneğin bir koruma kurulu gibi, bir denetleme kurumu gibi olumlu ya da olumsuz olarak değerlendiriyorsunuz. Bu da çok önemli bir işlev ama bu ajansın yapması gereken bir ciddi master plan ortaya çıkarılmasıdır. Bu master planla birlikte bilimsel projelerin oluşturulması gerekmektedir. Edilgen olmaktan daha etkin bir yapuya geçiş çok büyük önem taşıyor.Bu çalışmanın iyi niyetli bir çalışma olduğunun farkındayız ancak benim endişem ortaya konulan projelerin geleceğe aktarılamaması üzerinedir. Bu ajans sürekliliği olan bir kültür seferberliği olabilecek mi yoksa dönemsel, geçici bir çalışmamı olacak? Ya da İstanbul'un bütününde başka hedefler mi var?

Mesela İstanbul'da bir sektörel dönüşüm var ve bu kültür rejenerasyonunun arka planınında İstanbul artık bilgi teknolojilerine dayalı üretim yapmayı hedefliyor, artışılması gereken bir durum fakat, İstihdam yapısının değişimini de programlanmayı gerektirmektedir. Bu anlamda AKB önemli bir fırsat olarak görülebilir. Bu tür eylem projelerini destekleyecek değişen istihdam yapısını

yönlendirecek bir fırsat olarak kullanılabilir mi?

İstanbul stratejik planının üst hedefleriyle entegre olması ve kalıcı hale gelmesi adına birşeyler yapılıyor mu?

Erbatur Çavuşoğlu: Birkaç şey eklemek istiyorum. Aslında davet amacımız biraz da buydu.bi zde mesela AKB ile ilgili tezler üretmeye başladı öğrenci arkadaşlarımız fakat bilgi edinememe, yeteri kadar bilgi alamama web sitesinin yetersizliği gibi sorunlar yaşıyorlar. Kurum olarak ajansın çağırması söz konusu olmamış ya da resmi yazışma da çok yok. Biz bu iletişimi arttırmak üzere de davet ettik. Yani bu dialoğü arttırmak gerekir ama 2010'un sahiplenilmesi ile ilgili öz eleştiriyi hepimizin birlikte yapması gerekiyor. Hocam biraz önce iyi vurguladı.

 

Korhan Gümüş: Bu programın bir tarafında proje toplamak olabilir ama proje çağrısı yaparsınız. Bir master plan yaparsınız onu da karnınızdan uydurmazsınız müzakere edersiniz ve ona göre kentsel rejenerasyon konusunda bir şeye ihtiyaç var istihdam yapısının geliştirilmesi için küçük üretim sektörü nasıl dönüşecek buna uygun hedefler belirlersiniz, ona göre de kültür başkentnin bir ana omurgasını oturtursunuz onun dışında da katılım süreçlerini tetiklemek için proje teklif çağrıları yaparsınız AB'nin yaptığı gibi. İstanbul 2010 da biz bunu kabul ettiremedik. master planın içinde bir takım konular var, o bizim kendi master planımız, ama tam anlamıyla kamusal etkinliğe dönüşemedi. Biraz AKM'de biraz Yenikapı'da dönüştü. 340 civarında proje bize gelmiş durumda, halen gelmeye devam ediyor. Şimdi bu projelerin hiç birinin birbiriyle ilişkisi yok, oysaki bunlar için bir teklif çağrısı açması lazım ama yok, dolayısı ile burada sistematik bir yapı kurulamadı. Özellikle artistik projeler birbirinden bağımsız. Arada Beral Madra taşınabilir sanat diye bir şey yapıyor ve 2010 hedeflerini tutturmaya çalışıyor.

Üniversitelerle kurulan ilişki maalesef başarılı olamıyor. Master planın oluşturulması için ilk önce ticari kurumlar yerine üniversitelere gidilmesi gerektiğini yönetime söyledim, fakat AKB ajansı öyle bir kurum haline geldi ki Başbakanlığa bağlı olmamız dolayısıyla hem merkezi idareye bağlıyız, bir yandan da yerele yönelik işler yapmaya çalışıyoruz ve belediyenin öne çıkması gerekiyor. Fakat belediyenin bunu taşıma kapasitesinin yetersiz olduğu düşünülüyor. Çünkü siyasi bir konu.

İletişim konusunda seçilen kurumlar çok büyük bir hata yaptılar, aynı bizim gibi bakmaya çalışmaları gerekirken tanıtım kamusal projelerde niyet aşamasında başlar. İlk önce niyetinizi tartışırsınız, domates salçası ketçap gibi ürün çıktıktan sonra tanıtılmaz. Bu aşamada başlaması gerekirdi. Fakat para nereden geliyorsa o kurumlarla muhattap oldular ve kendileri de başarısız oldular. Web sitesinde yayımlanacak olanlar üzerinde baskı var. Bütçelerin kullanıldığı alanlar patronaj ilişkilerinin üzerini oturduğu idari birimlere dönüşüyor. Bunun dışında bir takım insanlar mucize yaratmaya çalışıyorlar. Gönüllü olarak geceleri çalışarak vs. tuhaf ve çelişkili bir kurum oluşuyor. Yani AKB ajansının bir çok yüzü var, tek bir yüzü olduğunu söyleyemeyiz.

Üniversitelerle iletişimde de formel bir model üzerinden gidiliyor ve bir komite oluşturuluyor rektörlerin görüşü alınıyor ve üniversite temsilcileri iletiliyor. Bu kişiler üniversitelerden gelen projeleri değerlendiriyor. Katılım bundan ibaret. Halbuki üniversite daha aktif olarak yer almalı diye düşünüyorum. Üniversitelerin ara yüzeyi oluşturması gerekiyor. Kentsel rehabilitasyon konusunda model geliştirmemiz gerekiyor. Bu ihtiyacı karşılamak için proje yapalım denmesi gerekiyor, daha ara yüzey oluşturacak projelerin üniversiteler tarafından oluşturulması gerekiyor ki diğer aktörler de katılabilsin Üniversitelere katılımı genişletecek bir pencere olarak bakmak gerekiyor.

Web design @GeNcDiNaMiK.com

Top Desktop version