Planlama.Org - Şehir Plancılarının haber portalı

Articles

2000’lerde Türkiye’nin Roman Politikası Bağlamında Şehircilik Meslek Etiği

Erbatur ÇAVUŞOĞLU

Hükümetin açılım politikasında rotanın Romanlara da dönmesi için dünyanın en eski yerleşik Roman Mahallesi Sulukule’nin yerle bir edilmesi ve Selendi’deki ırkçı saldırıların yaşanması gerekti. 2010 Mart ayı içinde büyük bir Roman Kurultayı yapılarak bu açılımın detayları sergilenecek. Kürt açılımındaki gibi dağ fare mi doğuracak bilinmez ama Başbakan ve TOKİ çözümün Roman Kültürüne Uygun Yerleşkeler tasarlamak olduğunu ilan etti bile. Buna göre başbakanın ucube diye nitelediği Roman Mahalleleri yıkılacak, göçebe olan Roman toplulukları ile birlikte TOKİ tarafından yapılacak modern yerleşkelerde iskan edilecek ve sisteme entegre olacaklar!

2000 sonrasında moda olan Kentsel Dönüşüm Projeleri kent içinde kalmış ve köhneleşmiş Roman Mahallelerini de hedef alınca, gerekçenin diğer mahallelerin çoğunda olduğu gibi kentsel rant olduğunu, yoksulların toprağına, evine el koyup yeni bir mülkiyet deseni oluşturan bir ekonomik çıkar girişiminin başladığını düşünmüştük. Bu sürecin hem mahalleler hem de kent bütünü için doğuracağı olumsuz sonuçların birçoğunu öngörmüş ve bunlarla mücadele etmeye çalışmıştık. Ancak sürecin devlet söylemiyle adım adım tırmandırılan bir etnik ayrımcılığa oradan da linç ve soykırım girişimine doğru yürüyeceğini tahmin etmemiştik.

Toplumsal Tahayyül ve Roman Olmak

Sulukule ve Selendi gibi anadamar medya tarafından da gündeme getirilen örnekler ne yazık ki buzdağının görünen kısmını oluşturuyor. Romanlara yönelik birçok ayrımcı politika ve uygulama yıllardır sürüp gitmekte, en acımasız olanı ise bu ayrımcılıkla beslenerek büyümüş olan toplumsal tahayyül… Çocuğunun roman çocuğuyla konuşmamasını isteyen ebeveyn, Roman çocuğu okula kabul etmeyen müdür, eğitim vermeyen öğretmen, Roman’a iş vermeyen patron, ev vermeyen mülk sahibi, Roman’dan mal almayan, otobüste yanına oturmayan vatandaş, çay ikram etmeyen, selamı esirgeyen komşu bu ülkenin çoğunluğunu oluşturuyor…

Öteki ilan edip ancak uzağımızdayken tahammül gösterdiğimiz Romanlar mekansal olarak da genellikle kentin çeperinde yaşadılar, kent hayatına eğlence kültürünün hizmet işçileri olarak katılıp, televizyon dizilerindeki komik tipler olarak kabul gördüler. Kuruluş amacı “Muhacir ve mültecilerle göçebelerin ve gezginci Çingenelerin yurt içinde yerleştirilmeleri; Türk kültürüne bağlılık ve nüfus oturuş ve yayılışının düzeltilmesi” olan 1934 tarihli İskan Kanunu da, 4. Maddesinde “A: Türk kültürüne bağlı olmayanlar, B: Anarşistler, C: Casuslar, Ç: Göçebe Çingeneler, D: Memleket dışına çıkarılmış olanlar, Türkiye'ye muhacir olarak alınmazlar” derken bir anlamda Romanlara yönelik dışlayıcı tutumu resmileştirmiştir.

Yok mu Etsek? Gettolaştırıp da mı Saklasak?

Roman Mahalleleri sosyal ve mekansal olarak ayrışmış, yoksulluğun gözle görülür olduğu, kimi zaman gidilmeye çekinilen, kimi zaman neşeli, mistik, gizemli, kuraldışı bir eğlence anlayışını çağrıştıran bir imaja sahip olmuştur. Yaygın söylemde ise en çok suç kavramıyla bitiştirilip sunulmuştur. Roman Mahallelerini suçla ilişkilendiren bir söylem, bu mahallelerin yıkılması, yok edilmesi ve kültürün ortadan kaldırılmasına sessizce onay veren bir toplumsal meşruiyet de yaratmıştır. Sokaktaki vatandaş Sulukule’nin yok edilmesini bir belediye hizmeti, Selendi’deki linç girişimini de “mutlaka vardır bir sebebi” diye yorumluyorsa öncelikle bu toplumsal tahayyülün arkeolojisini yapmak gerekiyor. Nedir bizi bu kadar ırkçı, böylesine hırslı yapan? Kendimiz gibi olmayan her şeye karşı olan bu ikircikli tavır nedendir? Batıya hem hayran hem düşman, doğuya hem aşağılayıcı hem düşman gözle bakan yanımız mı Romanlara da bakışımızda etkili olan; O’nu Roman, Kıpti, Çingene, Esmer diye yaftalayıp ayıran?

Son yıllardaki Kentsel Dönüşüm deneyimlerinde, kent merkezinde kalmış ve gecekondu biçiminde yapılaşmış veya eskimiş konut alanlarının Yenileme Alanı ilan edilerek yıkılıp yeniden yapıldığına, yeni bir kullanıcı profili için hazırlandığına, bu arada yoksulların da zorla ya da özel yasalarla ikna edilerek kent dışına doğru sürüldüğüne şahit olduk. Özellikle İstanbul’da yeni bir sınıfsal haritanın oluşmaya başladığını, eskiden bu coğrafyanın övünç kaynağı olmuş olan farklılıkların bir arada barış içinde yaşadığı tablonun yerini ayrışmış, gettolaşmış toplumsal grupların kentine bıraktığını görüyoruz. Sulukule, Fener-Balat, Süleymaniye, Tarlabaşı, Ayazma gibi medyada yer alan yerleşmelerde ve haber değeri bulamayan birçok kentteki mahallelerde de yaşanmakta olan; mülkiyetin el değiştirmesi, yoksulun yaşadığı mahalleyi terk etmek zorunda olması ve masrafını karşılayabildiği yeni bir mahallede yeniden yaşam kurmaya çalışması sürecidir.

Tetr-is-tanbul: Engels’den Simcity’e

Engels 1872’de Konut Sorunu üzerine yazdığında, yerinden edilen ve başka yerde kurulan mahallelerin toplumdaki çelişkiyi yeniden bu kez başka bir yerde ürettiğini, toplumun dezavantajlı kesimlerinin koşullarının iyileşmediğini yani sorunun aslında konut sorunu değil bir sistem sorunu olduğunu açıklıkla ortaya koyuyordu.

Bizden daha demokratik olduğu ileri sürülen ama daha az tahakkümün yaşanmadığı ülkeler, Engels ve ardıllarının haklılığını anlayınca bu sistem sorununa getto yaratmak dışında çözümler de ürettiler. Sorun, ötekinin toplumsal hayattan dışlanmaması olarak tanımlanınca konut sorununun, iş bulma, sağlık, eğitim, ulaşım ve diğer kentsel hizmetlerden yararlanma, toplumsal ilişkiler kurma, gündelik hayatın üretimi ve kent hayatına katılma boyutlarını da içerdiği anlaşıldı. Bugün gelişmiş demokratik ülkeler olarak bilinen toplumlarda samimi kentsel dönüşüm projelerinde istihdam ve kentsel hizmetlerden eşit yararlanma önceliği ile konut sorununa yaklaşılıyor, söz konusu toplulukların kentsel hayata nasıl katılacakları konu ediliyor. Oyun endüstrisi bile Simcity’nin çeşitli versiyonlarını üretecek kadar ilerledi: Evet, bu oyunda da seçtiğiniz yerde binalar yapıp, bir şehir kurabiliyorsunuz ancak, işsizlik baş gösterince, kentsel hizmetler aksayınca huzursuzluk, suç ve açık isyan başlayabiliyor ve sonuçta kentiniz tepenize yıkılabiliyor.

Anlaşılan hükümetin Roman Sorunu olarak gördüğü şey Roman toplulukları alıp kentlerde uygun görülen bölgelerde iskan etmek, böylece ötekini ayrıştırmak, yalıtmak, görünmez kılmak. Bu Simcity’den ziyade 1990’larda moda olan Tetris oyununun mantığının yeniden üretimi, yani bazı parçaları şekline göre uygun yere yerleştirme işi. İstanbul’un yeni sınıf haritası bu Tetris mantığıyla üretiliyor…

Sulukule’den Öğrenmek

Halbuki Sulukule’de yaşanan süreç Roman sorununun bir iskan sorunu olmadığını açıkça ortaya koydu: Sulukule’de yerinden edilen ve mahallelerinden 41 km. uzaklıktaki TOKİ’nin Taşoluk Konutlarında 15 yıl düzenli taksit ödeyerek konut sahibi olma hakkı kazanan şanslı 320 hanenin nerdeyse tamamının bu haktan faydalanmayıp, kent merkezindeki ucuz kiralık konutlara dönmesinin tek sebebi orada bir hayat kuramayışlarıydı. TOKİ önce kıymetbilmezlikle suçladığı Romanları, tek katlı küçük metrekareli evlerde, sokakla iç içe bir yaşamdan alıp apartman dairesine koymanın kendi yanlışı olduğunu nihayet fark etmiş bulunuyor. Ancak bu topluluğu yine aynı yerde az katlı bir konut alanına yerleştirseydi, orada bir yaşamın oluşacağını varsaymayı sürdürüyor.

Bu coğrafyada Roman olmak, çoğu kez kiracı, hasta, öğrenci, işçi, yolcu, komşu, müşteri bile olamamak, itilip kakılmak, hor görülmek, potansiyel suçlu olarak yaftalanmak, toplumsal hayattan dışlanmak anlamına geliyor. Roman toplulukları çoğu kez bir arada dayanışabildiği, kendi iç ekonomilerini yaratabildiği sürece ya da eğlence sektöründe hizmet işçisi ya da enformel emek olarak kendini var edebiliyor.

Belediyeler ve TOKİ Sulukule ve benzeri dönüşüm projelerini açıklarken sürekli esmer vatandaşlar ve suç vurgusu yaptı, Başbakan Sulukule’yi ucube olarak adlandırdı. Selendi’deki toplumsal cinnet bir sürpriz miydi? Ya hiçbir kamu görevlisi hakkında soruşturma açılmaması? Hayır, bunların hiçbiri beni şaşırtmadı. Soykırım filmlerinden bildiğimiz üzerine kırmızı çarpı işareti konmuş evleri bu coğrafyada ilk defa Sulukule’de gördüm; bir belediye hizmeti olarak. Bir yerel önlem olan “Dikkat dozer! İçeride insan var” ilanını da Sulukule’deki mütevazi evlerin pencerelerinde tanıdım. 5000’in üzerinde bir nüfusun “Dünyanın en Sosyal ve Romantik Projesi” diye lanse edilerek zorla yerinden edildiğine de hayretle şahit oldum, kendi kendime hep bu zulmü yapanların vicdanlarını nasıl rahatlattığını, geceleri nasıl rahat uyuduğunu sordum…

TOKİ ve Estetize Edilmiş Şiddet

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkentlerinden biri oldu. Reklam kampanyasında da gördüğümüz gibi Ayasofya 1472, Galata Kulesi 661 yıldır aynı yerinde. Aynı yerde 1000 yıldır var olagelmiş Sulukule ise artık yok, hem de farklı kültürlerin yıllardır barış içinde bir arada yaşadığı iddia edilen, çok kültürlülüğü ile övünen kentte. Mahalle tamamen yıkılmış, sakinleri ise borçlandırılarak İstanbul’un 41 kilometre uzağındaki TOKİ projesine sürülmüş durumda. Ancak haberlerden öğreniyoruz ki "Kendilerine sağlanan yeni imkanlara rağmen yürekleri Sulukule'de kalan Romanlar için Fatih Belediyesi her gün Taşoluk'taki konutları ile Sulukule arasında servis başlattı." Belediye’nin bu fedakar hizmeti karşılığında Romanların Sulukule’deki lüks inşaatlarda işçi olarak çalışabileceklerini de TOKİ müjdeliyor… Kim istemez doğup büyüdüğü bir mahallede, içine temizlikçi olarak bile giremeyeceği binaların yapımında hatıralarını yad ederek çalışıp bir de üstüne para kazanmayı!

Başbakanın açıkladığı Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi bağlamında yeni Roman Yerleşkeleri yapılacağı da duyuruldu, 2009 sonunda başlayan Roman Çalıştayı ile birçok kentteki romanların yerleşik hayata geçirilmesi ve yaşam alanlarının düzenlenmesi düşünülüyor. Yani her kente bir Taşoluk projesi geliyor. Selendi türü toplumsal cinnet ve linç girişimlerine gerek yok artık. Çünkü demokratikleşme iddiasındaki bir ülkede açık şiddet biçimlerinin hepsi esefle kınanıyor ve bunların yerine estetize edilmiş, güler yüzlü bir devlet şiddeti benimseniyor. TOKİ kentinizdeki Romaları gettolaştırma işini fedakarca üstleniyor.

Kentsel Dönüşüm ve ona bağlı mülkiyet el değiştirmelerine karşı gelişen yerinde barınma hakkı, kendi habitatları dışında var olma şansı çok az olan Roman toplulukları için daha da kritik bir öneme sahip. TOKİ’nin Roman yaşam tarzına uygun konut modelleri ve Roman yerleşkeleri üretmesi Roman sorununu çözmek bir yana daha da derinleştirecektir. Yapılması gereken çok açık: Romanların bulundukları yerde yaşama koşullarını iyileştirmek, istihdam, eğitim, sağlık ve diğer kentsel hizmetlerden eşit faydalanma olanakları sunmak ve toplumsal tahayyülün ırkçı, ayrımcı, dışlayıcı yönünü besleyen söylemlerden vazgeçmektir.

Samimiyet Testi

Son dönemde Sulukule ve Selendi’de yaşanan süreç ne yazık ki Roman açılımı konusunda da bir samimiyetsizliği çağrıştırıyor. “Parasında değiliz yeter ki insanca yaşama kavuşsunlar” diyen bu resmi dilin aslında bir tiksinti hissettiği, gettolaştırma politikasının ardında da ayrımcı, dışlayıcı bir tahammülsüzlük, bir ötekileştirme isteği göze çarpıyor. Tarihi Sulukule yıkılıp binlerce kişi yerinden edilmişken, diğer tarafta sırf Roman oldukları için linç edilme tehlikesi yaşamış vatandaşlar varken, hükümet ve TOKİ’nin iyi niyetli ve naif olduğunu, hakikaten Romanların sorunlarını çözmeye çalıştığını, bu yerleşke modelinin yeni yoksulluklar ve sorunlar üreteceğini görmediklerini düşünelim: Kamunun bu kadar hata yapmaya, bu kadar çağın gerisinde olmaya ve bu kadar yavaş öğrenmeye hakkı var mı dersiniz?

Sulukule’de 200’den fazla sivil uzmanın imzasıyla hazırlanan bir alternatif sağlıklılaştırma projesi * var, proje Cumhurbaşkanı, Başbakan, Kültür Bakanlığı, TOKİ, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Fatih Belediyesi ve İstanbul Yenilme Kuruluna da sunuldu. Yerli ve yabancı kamuoyunda büyük destek gören proje Romanları mahallesinde iskan etmeyi sürdürürken, onlara iş, eğitim, sağlık gibi olanaklar sunuyor, konutları ve yaşam alanlarını basit onarımlarla, ekonomik inşaatlarla iyileştiriyor. Hükümet Roman açılımı konusunda samimi olduğunu göstermek istiyorsa öncelikle Sulukule’deki hatadan dönmeli, Sulukule’yi eski sakinlerine geri vermeli ve toplumsal tahayyüle ırkçılık ve ayrımcılık değil, barış mesajı vermeyi denemelidir, böylece diğer açılımlar için de umut veren bir başlangıç yapılmış, bir barış daha ıskalanmamış olabilir.

Meslek Etiği ve Yemini

Meslek Odaları seçim sürecine girdiği için bir parantez de bu politikaları ve toplumsal tahayyülleri mekanda somutlaştıran meslek grupları için açmak gerekiyor. Öğrenciliğim döneminde bölümün önündeki duvarda bir meslek yemini asılıydı, benim de içinde bulunduğum birkaç dönem bu yemini okuyarak mezun olduk. Sonradan maalesef bu metin kaldırıldı. Duvar boyanmadan bir kopyasını aldığım yemin metninde şöyle yazıyordu:

“Ben, Mimar Sinan Üniversitesi - Mimarlık Fakültesi- Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde lisans düzeyinde bir eğitim programını tamamlayarak, şehircilik meslek üyeleri arasına katıldığım andan itibaren düşünüyorum ve diyorum ki: Mesleki çalışmalarımda ciddi bir sorumluluk ve vicdan muhasebesi içinde olacağım. Usumu ve yeteneklerimi kent ve kentlinin iyiliği, mutluluğu için, onlara zarar vermeden, insan varlığına, doğaya saygı göstererek kullanacağım. Mesleğimin uygulamasında din, dil, ırk, siyasi ve toplumsal ayırım gözetmeyeceğim, bu kaygıların mesleğimle kent ve kentli arasına girmesine izin vermeyeceğim... Hiç bir şekilde ve koşulda bilgimi, kentlerin ve kentlilerin zarar göreceği şekilde kullanmayacağım. Şehircilik disiplini ile ilgili yaptığım her çalışmayı belgeleyeceğim, her fırsatta yayacağım. Bu hususları kişiliğim ve ahlak anlayışıma temel esas alacağım, açıkça ve serbestçe, namusum üzerine yapılmış bir and kabul ediyorum.”

Metnin dili ve içeriği tartışılabilir ama Kent Plancılarının bir meslek etiği oluşturması, bu meslek etiğini bir yemine dayandırması önemli bir adım olacaktır düşüncesindeyim. Türkiye Planlama Okulları Birliği (TÜPOB) ya da tercihen Türkiye Planlama Öğrencileri Birliği bu konuda öncü bir işlev üstlenebilir. Türkiye’deki planlama öğrencilerinin örgütlenerek bir planlama meslek etiği tartışması yapması ve buradan bir ortak yemin metni üretmesi ve bölümlere kabul ettirmesi düşüncesi ham hayal mi sizce?

Mesleki bilgisine kamu yararına kullanmak üzere yetişmiş uzmanların, hatta bu uzmanlığın eğitimini alan öğrencilerin meslek etiği ile çelişen konularda sessiz kalmaları anlaşılır bir tavır değil elbette. Ancak bizzat bu toplumsal tahayyülün ve politikaların taşeronu olarak iş gören akademisyenler, serbest çalışan uzmanlar ve bu projeleri sessizce onaylayan meslek odalarının varlığı bu ayrımcı zihniyetin yaygınlığının samimi yansımaları olarak okunmalıdır. İlkeleri arasında ırkçılığa karşı olmak bulunan Türk Mimar Mühendisler Odaları Birliği ve bağlı odaları, kendi isimlerinden başlamak üzere, bu süreçlerde oynadıkları/oynamadıkları rolü, onay verdikleri projeleri, korudukları müellifleri ve zihniyeti bir kez daha düşünmelidirler. Bizlere düşen ise, bu düşünme sürecine önce kendi bireysel özeleştirimizi yaparak başlamak olacaktır…

*http://www.sulukuleatolyesi.blogspot.com/

Erbatur ÇAVUŞOĞLU

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi,

Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Üyesi

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

 

Web design @GeNcDiNaMiK.com

Top Desktop version