Planlama.Org - Şehir Plancılarının haber portalı

Dünya genelinde BKA gelişimi

Kentsel Muhalefetin Akademik ve Aydın Aktörlerinin Değerleri ve Kapasite Sorunları

Erbatur Çavuşoğlu*

 

Giriş

Konu “Kent ve Muhalefet” olunca devlet, yerel yönetimler, sermaye, medya, sivil toplum, yerel örgütlenmeler vb. hakkında söylenebilecek birçok şey var. Ancak ben, konumum gereği Kent ve Muhalefet hakkında konuşurken çubuğu biraz akademi ve aydınlara doğru bükmeyi deneyeceğim. Akademi ve aydınlar kentsel muhalefeti nasıl okuyor? Kentsel muhalefetin neresinde duruyorlar? türünden sorular sorup bir öz-eleştiri denemesi yapmaya çalışacağım. Kentsel Dönüşüm konusu bugün bu öz-eleştirinin kolaylıkla kristalize olacağı bir örnek teşkil ediyor sanıyorum. Bu yolculukta Antonio Gramsci, Edward Said, Pierre Bourdieu, Jacques Ranciere, Paulo Freire gibi düşünürlerin Aydın rollerine ilişkin fikri güzergahlarını izleyeceğim.

Kuramsal Güzergah

Gramsci, aydın olmanın yolunun organik olmaktan geçtiğini söyler. Organik aydın toplum ile kendi arasına mesafeler ve hiyerarşiler koymaksızın var olmalıdır ki devlet ve sistem tarafından üretilen eşitsizlik ve hiyerarşilere karşı toplum için ve toplumla birlikte söz ve eylem üretebilsin. Aydın kişi her türlü iktidardan uzak ve özerk olmalıdır ancak bu da yeterli değildir. “Avam hisseder ama daima anlamaz veya bilmez; aydın kesim ise bilir ama daima anlamaz ve özellikle de her zaman hissetmez” diyen Gramsci geleneksel aydının seçkinci ve akılcı tutumuyla yabancılaşmasına vurgu yapar. Gramsci için organik aydın belli bir sınıfla köklü ve yapısal ilişkileri olan, sınıf mücadelesinde seçimini yapmış, tarafını belirlemiş aydındır.

Aydınların önyargı ve cehaletini oryantalizm kavramıyla ortaya koyup ve ırksal, ideolojik ve emperyalist klişeleri yıkıp aydın iktidarının sorgulanmasına yol açan Said’e göre “entelektüel, kendini tamamen bir hükümetin siyasi hedeflerine, büyük bir şirkete ya da kafaları aynı biçimde çalışan profesyonellerden oluşan bir loncaya teslim etmiş bir memur ya da işçi değildir” [Said, 1995: 83]. O’na göre, “aydın ilişki kurduğu her şeyi sorgulama, peşinen kabul etmeme sorumluluğu taşıyan, her zaman iktidar karşısında hakikati konuşma ödevi olan insandır” [Göker, 2004: 7]. Ancak Said günümüzde birçok aydının, “yaptığı işi geçim kaygısıyla 9-5 bir etkinlik olarak görme, kabul edilmiş paradigmaların ya da sınırların dışına çıkmama, pazarlanabilir ve prezantabl olmak uğruna standart davranış kalıplarını sürdürme, kendini apolitik ve nesnel olmaya zorlama” anlamlarına gelen profesyonelizmin tuzağına düştüğünü ileri sürmektedir [Said, 1995: 74].

Bourdieu mesul ve müdahil bir bilim için organik olma konumunu kabul edenlerdendir ve tüm akademik üretimini alan çalışmaları içinden türeten bir düşünürdür. Bourdieu akademinin Üniversite A.Ş.’ye dönüşüm sürecinde “pazar güçlerinin zulmüne karşı bilimin silahlarıyla direnebilecek bir cephe” oluşturmak üzere, birlik halinde özerk aydınlar, yani özerk kolektif aydınlardan söz eder. Akademik alandaki mücadelelerin iktidar mücadeleleriyle ilişkisine işaret eden Bourdieu, akademik alanda devlet ve kapitalist ekonomi kurumlarına yakın, işbirlikçi konumlarda bulunan akademisyenlerle karşıt konumdaki akademisyenlerin ekonomik, politik ve kültürel sermaye farklarını inceler. “Fakülteler çatışması” olarak adlandırdığı gerilim bilimsel ve özerk aydın sorumluluğu ile iktidar alanını ve mevcut sistemi onaylayıcı, meşrulaştırıcı ve yeniden üretici roller arasında yani bilimsel araştırma ve entelektüel üretime ağırlık veren akademisyenler ile Homo Academicus dediği bir tür arasında cereyan eder [Bourdieu, 1988]. “Kimdir Homo Academicus? Kurumsal mevkiler için üniversite yönetimindeki iktidar kavgalarına katılan, akademinin meşru kültürünü korumak, kollamak, bir sonraki kültüre iletmek için didinen, öğrencilerle ilgili meşru kategorik ayrımların erbabı, ders kitabı, sözlük, ansiklopedi yazımı gibi akademi pazarında rağbet gören ve saygınlık getiren faaliyetlerde bulunan insandır. Eğitim ideolojisinin, kurumsal yapının yeniden üreticisidir” [Göker, 1999]. Öğretim üyeleri üzerine yaptığı çalışmalar sonucunda farklı sınıfsal konumlara, ekonomik, sosyal, kültürel, politik, eğitimsel, medyatik sermayelere sahip akademisyenler arasındaki farka vurgu yapan Bourdieu, genç ve yaşlı kuşak akademisyen arasındaki farklara da dikkat çeker. Bourdieu, 1968 öğrenci olaylarının akademisyenler arasındaki ayrışmanın en net okunduğu süreç olduğunu söylemektedir. Kuşkusuz Türkiye’deki aydınlar için de başta 1980 darbesi olmak üzere bu ayrışmanın billurlaştığı sayısız travmatik deneyim söz konusudur.

Aydınlara yönelik yoğun ve radikal eleştiriler geliştirmiş olan Ranciere’nin temel itirazı ise kafa ve kol emeği üzerine kurulan geleneksel işbölümü anlayışıdır. Tasarlayanlarla yapıcıları, düşünenlerle çalışanları, yönetenlerle savaşanları ayrıştıran ve bu ayrımı doğallaştırıp meşrulaştıran görüşedir bu itiraz. “Köleliğin gerekli olması, bu işbölümünü ilan eden ve kendi yeri bu işbölümünün hiçbir yerinde ortaya çıkmayan filozofun itibarını korumak içindir” der Ranciere [2009: 54]. Aydını söz üretme işini tekeline almak ve toplumsal konum ve ayrıcalığını bu ayrıcalık üzerinden meşrulaştırmak, toplumsal hiyerarşileri çoğaltmakla suçlar. Ranciere özetle söz üretimini bir ayrıcalık haline getiren bu işbölümü yalanına ve başkaları adına konuşmayı doğallaştırmış aydın tipine karşı çıkmaktadır.

Freire [1998] ise başkası adına konuşma işini tekeline alan aydının bilgiyi ihsan eden tavrını, her şeyi bilen ve bunu nesne muamelesi yaptığı diğerlerine aktarma konusunda âlicenap, öğreten adam kibrini sorunsallaştırır. Etkileşime ve öğrenmeye kapalı bu aydın tipinin diyalog kurmadığını, kendi bilgi ve eğilimlerini dayatma dışında bir niyeti olmadığını ortaya koyar ve bu aydın tipini de iktidar, tahakküm ve eşitsizlikleri çoğaltan bir figür olarak resmeder. Gerçekten de bu tür aydınların kullandığı dil genellikle tanımlanmış, tarif edilmiş, paketlenmiş, davranış biçimlerini ve çözümleri öğreten, teknik bir formasyona dayalı, ki buna bankacı modeli der Freire, üstelik aydını zihin emeği, diğerlerini ise emek yoğun süreçlere yönlendiren bir işbölümü üzerine kurulu, bütüncül ve kibirli bir politik dildir.

Bütün bu düşünürlerin eleştiriler ve aydın olma konusunda koyduğu kriterler kamuoyundaki aydın figürleri açısından oldukça farklı bir skala oluşturmaktadır. Türkiye’deki entelektüel alana bu skala aracılığıyla ve kentsel dönüşüm örneği üzerinden bakmak anlamlı sonuçlar verebilir…

Kentsel Dönüşüm ve Türkiye’deki Entelektüel Alan

Aydının konumu büyük ölçüde toplum, devlet ve kapitalist ekonominin kurumlarıyla olan rabıta üzerinden düşünülebilir. Kentsel Dönüşüm örneğinde Akademi ve Aydınları sanıyorum 3 temel kategoride toplamak mümkündür: Dönüştürücüler, Duyarsızlar ve Muhalifler. İlk iki kategori çoğunluğu oluşturmasına rağmen, kanımca incelemeye değecek nitelikte değildir. Hatta sonuçta söylenebilecek olanı en başta söyleme pahasına denilebilir ki, tam da akademik değerler ve etik sebeplerle bu iki grubu akademi ve aydın kategorisi içinde değerlendirmek dahi anlamsızdır. O nedenle bu iki kategori üzerine bir iki temel saptama yapıp çuvaldızı muhalif akademisyen ve aydınlara batırmak niyetindeyim.

· Duyarsızlar: İster akademide ister akademi dışında olsun kentsel dönüşüm alanında yaşanan mağduriyetleri, yıkım ve zorla tahliye süreçlerini ilgi alanının dışında görüp ilgilenmeme tavrı ve duyarsızlığı basit bir naiflik ya da ihmal olarak okunamaz. Duyarsızların çeşitli gerekçelerle ancak bilinçli bir tercih ile kendilerini sürecin dışına yerleştirmeye çalışarak aslında taraflarını seçtiklerini söylemek mümkündür. Türkiye’deki aydınların büyük bölümünün bu kategoriye ait olduğu söylenebilir.

· Dönüştürücüler: Çoğunlukla ekonomik çıkar amacıyla, kimi zaman ise başka motivasyonlarla sistem ile beraber davranmayı seçmiş, kentsel dönüşüm örneğinde ise konunun imanlı askerleri konumundaki aydınlara dönüştürücüler denilebilir. Mesela Tarlabaşı, Sulukule gibi çok bilinen projelerin tasarımcısı ya da danışmanı rollerini üstlenerek doğrudan devletin meşru şiddet üretimine dahil olanlar bulunduğu gibi, yayın ve söylemleriyle mevcut politikaları onaylayıp, kutsayan, sembolik şiddet üreten ya da mevcut olanları meşrulaştıranlar bulunmaktadır. Bunların sayısındaki artış üniversitelerin şirketleşmesi, eğitimin ticarileşmesiyle doğru orantılı şekilde yükselmektedir.

Muhaliflerin Değerleri ve Kapasiteleri

Aydınlar ve Akademisyenler içinde muhalif olanlar zaten azınlıkta olup, sistem tarafından çeşitli biçimlerde cezalara ve dışlanmalara maruz kalan kesim olmalarına rağmen onlara yönelik eleştiriler geliştirmenin haksızlık olmayıp, böyle bir düşünme sürecinin yararlı olacağını umuyorum. Göker’in, “ekmeğini akademik zanaatten kazanmayı seçmiş radikallerin bir taraftan (huzursuzca bile olsa) ayrıcalıklarının üzerine oturup, diğer taraftan dar çevrelerde birbirlerinden kopuk bir şekilde eleştiri oyununu oynamaları ve hayata müdahaleye dair bir dert sahibi olmamaları lükstür, adaletsizdir, sorumsuzluktur” [Göker, 2004: 12] görüşünü paylaşarak kendimi de dahil ettiğim bir öz-eleştiri denemesine girişeceğim. Akademi ve Aydınlar içinde muhalif kesimi oluşturan çoğunlukla sol eğilimli grubun kapasitelerine ilişkin, kimisinde az, kimisinde çok, kimisinde biri kimisinde tümü olmak üzere çeşitli temel sorunlar bulunduğunu düşünüyorum. Bu sorunları şu 6 başlıkta dile getirmek ve yukarıda bahsi geçen kuramsal güzergahla ilişkilendirmek mümkündür sanıyorum:

1. Bonapartizm: Türkiye’deki akademisyen ve aydınlar büyük ölçüde devletten ve sistemden özerkleşmiş değillerdir. Hatta büyük ölçüde milliyetçi ve muhafazakar yönleri bulunan egemen bir güç tarafından dağıtılan payeler, onur, şeref, makam ve ödüller sistemi içinde varlık sürdürmektedirler. Bu nedenle sistem eleştirisi yaparken dahi geleneksel hiyerarşileri, etnik, inançsal, cinsiyetçi dışlamaları ve kodları yeniden üretebilmektedirler. YÖK’te cisimleşmiş bu hiyerarşik düzen içinde zaten özerk, itaatsiz ve muhalif olmak, toplumsal hiyerarşileri ve eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya çalışmak çelişkilidir. Çeşitli kurumsal bağlılıklar ve yüklenilen kamu görevleri ne yazık ki bu kesimi eleştirellikten ziyade derin bir saygı ve sessizliğe itmektedir. Parasız eğitim istiyoruz” diyen bir üniversite öğrencisinin aylarca süren tutukluluğu karşısında akademinin birkaç ah vah üretmekle yetinip işlevini sürdürmesi Bonapartizmin en net biçimde gözlendiği örneği teşkil etmektedir. Muhalif Aydınların Kentsel dönüşüm konusunda bonapartist, yani iktidar ve devlet kutsiyetine dayalı sabitfikirleri ve bilinçaltları belirleyici olabilmektedir.

2. Elitizm: Sınıfsal hiyerarşi ve eşitsizliklerin derin ve keskin olduğu toplumlarda aydın olabilmek ayrıcalığı neredeyse istisnasız biçimde orta ve üst sınıfa aittir. Nitekim aydınların sahip olduğu bu sınıfsal habitus kendine özgü değer yargıları, beğeni ve davranış kalıplarına haiz olup, kolaylıkla seçkinci bir tavra dönüşebilmektedir. Muhalif aydınlar bu seçkinci tutum nedeniyle toplumdan kopuk ve ona yabancı hale gelmektedir. Kentsel Dönüşüm konusunda eleştirel söz üreten muhalif aydınların çoğu kez gecekondu mahallerine gitme konusunda çekingen davrandıkları, gittiklerinde huzursuz oldukları, ilişki kurduklarında ise bu elitizme bağlı tüm samimiyetsizliklerin açığa çıktığı görülmektedir.

3. Oryantalizm: Aydın ve akademisyenlerin birçoğunda kendi sınıfsal habituslarından kaynaklanan çeşitli değer yargıları ve davranış kalıpları bulunur. Yukarıda sözü edilen elitizmden kaynaklanan yabancılaştırıcı bu bakış açısı çoğu kez bir tür yerel oryantalizm ile sonuçlanmaktadır. Çoğunlukla orta/üst sınıfa ait bu kesim için mağdurun yaşam alanında yürümek dahi adeta bir Kızılderili kabilesi ziyareti, bir tür safaridir. Bu tür muhalif aydınların söylemleri incelendiğine uzmanlık bilgisi, ayrıcalığı ve kibrinin ardında, adına söz ürettiği kesimlere yönelik bir acıma, korku, tiksinme tavrı, bir yerli oryantalizm okunabilmektedir.

4. Dogmatizm: Muhalif Aydın ve akademisyenler kendi sınıfsal habitusları ve sol pratik süreçlerde edindikleri bilgi ve donanım sonucunda öğrenmek, etkileşmek, sorunu ve çözümü beraber inşa etmekten ziyade, yol göstermek ve öğretmek eğilimindedirler. Öğreten adam figüründe somutlaşan bu meslek hastalığı doğru ve yanlışı, durumsal olanı araştırmaya gerek duymaksızın ve asla öğrenmeye açık olmayan bir tavırla, paketlenmiş hazır bilgiyi inceleme nesnesine giydirmeyi hedeflemektedir. Kentsel dönüşüm söz konusu olduğunda, bu muhalif aydın ezberlediği direniş ve mücadele yöntemlerini yerel topluluğa bahşetmeye çalışmaktadır.

5. Profesyonelizm: Aydın ve akademisyenlerin kapitalist toplumsal işbölümünü içselleştirmiş olmaları, geleneksel kafa-kol emeği ayrımı içinden düşünmelerine, emek süreçlerini kafa emeği lehine hiyerarşilendirmelerine ve kendilerini sadece söz üretmekle mesul görmelerine neden olmaktadır. “İşi düşünmek ve söz üretmek olmayan” şeklinde kodladıkları kesimleri, bilimsel süreçlerden dışlayıp, onlar için gerekli olanı tarif edip, onlara hakikati anlayabilecekleri dile indirgeyerek verdikçe görevini yapmış hisseden, sadece kendini düşünmeye ve doğrulara hakim olmaya muktedir gören, bir kendi uzmanlığına tapınma ve kibir durumundan bahsediyoruz. Bilgiyi ve söz üretme ehliyetini kendinde görme, tekelleştirme eğilimi kentsel dönüşüm örneğinde, direnişi, gerekiyorsa barikatı tarif etme ancak asla o sırada orada olmamak anlamına gelmektedir. Elitizm daha çok sınıfsal bir hiyerarşilendirme iken, profesyonelizm ağırlıklı olarak uzmanlık ve işbölümü üzerinden bir ayrımcılıktır.

6. Akademizm: Aydın ve akademisyenler aldıkları eğitim, işlevleri ve ortaya çıkaracakları ürün gereği genellikle toplumla akli bir ilişki kurarlar. Bu akli ilişki, ya da bilimsel rasyonalizm toplumu bir araştırma nesnesine dönüştüren bir yabancılaşma yaratmakta, kalbi ve samimi bir ilişki kurulmasını zorlaştırmaktadır. Çoğu kez bilimi fetişleştiren bu tavır hayatı önemsizleştirmektedir. Nitekim kentsel dönüşüm konusunda yapılan araştırma ve çalışmaların mahallelerdeki demokratik örgütlülüğü geliştirici bir pratiğe dönüştürüldüğü örnekler de pek azdır.

Sonuç

Kent meselesinin muhalifleri olan bizlerin bahsi geçen bu sorunların bir kısmını ya da tümünü az ya da çok oranda taşıdığımızı düşünüyorum. Bugün küresel kapitalizm çağında belki de Gramsci’nin organik aydınına karşı Hormonlu ya da Genetiği Değiştirilmiş ve Tasarlanmış, Ehlileştirilmiş bir Aydın tipinden söz etmek mümkündür. Bizler aynaya baktığımızda hangi aydın tipini görmekteyiz? Kendimize bıkmadan usanmadan sormamız gereken soru sanıyorum budur…

* "11-12 Ekim 2011'de İTÜ'de gerçekleşen İstanbul Buluşmaları 2011'te yaptığım konuşmanın ardından lehte ve aleyhte çok sayıda eleştiri aldım. Bu eleştirileri yapan arkadaşlar tartışmanın sürmesi açısından konuşma metninin yayınlanarak tartışmaya açılmasının uygun olacağını belirttiler. Yazının kullanılmasına izin veren ŞPO İstanbul Şubesine ve yayınlamayı uygun bulan Planlama.Org'a teşekkürlerimi sunarım."

Kaynakça

  • Bourdieu, Pierre, [1988], Homo Academicus, Polity Press, Oxford.
  • Freire, Paulo, [1998], Ezilenlerin Pedagojisi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.
  • Göker, Emrah, [1999], “Homo Academicus: Yakılacak Kitap”, Mürekkep, sayı 12, Ankara.
  • Göker, Emrah, [2004], “Hemderdimiz Edward Said”, Toplum ve Bilim, sayı 99, İstanbul.
  • Gramsci, Antonio, [1997], Hapishane Defterleri, Belge Yayınları, İstanbul.
  • Ranciere, Jacques, [2009], Filozof ve Yoksulları, Metis Yayınları, İstanbul.
  • Said, Edward, [1995], Entelektüel, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

 

Web design @GeNcDiNaMiK.com

Top Desktop version