Planlama.Org - Şehir Plancılarının haber portalı

Dünya genelinde BKA gelişimi

İmar Planı Sistemi Değişmelidir!

Doç. Dr. Murat Cemal YALÇINTAN

 

Planlamanın, iktisat ve siyaset ile ilişkisi tarihte birçok örnek üzerinden okunabilir. 19. yüzyılda İngiliz işçi sınıfının karşılaştığı sağlık sorunları planlamanın vurgusunu sağlıklılaştırma haline getirmiş, planlama çalışmaları bir yandan işçi sınıfının yaşama şartlarını iyileştirirken, diğer yandan dönemin kapitalist üretim biçiminin sürdürülmesine hizmet etmiştir. Kapitalist üretim biçimi fordist üretim sistemiyle tanışınca, planlama da rasyonel planlama anlayışına geçmiştir.

Bu dönemde, kitle üretiminin gerektirdiği pazar koşullarını oluşturmak üzere karayolu ağları gibi yatırımlara öncelik verilmiş ve zamanla yaşam alanlarımız fordist üretimin mantığına uygun hale getirilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yoksullaşan kentlilerin Keynezyen politikalarla desteklenmesinde de planlama etkin bir araç olarak kullanılmış, yapılan sosyal konutlar, alınan tam istihdam kararları planlama üzerinden gerçekleşmiştir. Örneğin, Amsterdam’da kent merkezi ile havaalanı arasındaki geniş arazilerin bir kent parkına dönüştürülmesi işi, bizzat dönemin tam istihdama yönelik politikalarının planlama üzerinden hayata geçirilmesine karşılık gelir. 1970’lerin başında dünya kapitalist sisteminin yeniden krize sürüklenmesiyle esnek, parça başı, siparişe dayalı post-fordist üretim biçimleri geliştirilmiş; bunun planlamaya yansıması bütüncül planlama anlayışından kopuş olarak gözlenmiştir. Bu çerçevede kentler sermayenin ikinci döngüsünün sahneleri haline gelerek bugünkü büyük metropoliten projeler ile dönüşüm projeleri arasında sıkışmışlardır. Gelinen nokta itibariyle planlama işinin en önemli bileşenlerinden birisini kentsel arsa ve/veya arazi arzının hangi kesimlere, ne miktarda yapılacağı oluşturur ki, bu, kentsel eşitsizliklerin giderilmesinde ya da arttırılmasında çok önemli bir araçtır.

Planlamanın iktidar ile ilişkisini de tarihsel bir bakış ile ele almak mümkün. Tarih boyunca mekânı denetim altına almanın en önemli araçlarından birisi plan ve harita olmuştur. Emperyalizm harita üzerinden gelişmiş, plan ise iktidarın düzenleme üzerinden denetim kurmasında ve gücünü göstermesinde etkin olarak kullanılmıştır. Paris’te dar sokaklarda kurulabilen barikatların iktidar için tehlike halini almasıyla geniş bulvarların açıldığı iyi bilinen bir örnektir. Eski sosyalist ülkelerdeki kent meydanları toplumsal ilişkileri kuvvetlendirmek amaçlı kamusal alanlar yaratmak için değil, sosyalist devletin gücünü göstermek için devasa boyutlarda tasarlanmıştır. Siyaset yapma ve iktidar etme süreçlerinde demokrasinin giderek artan etkinliği, bugün geldiğimiz noktada, katılımcı /müzakereci vs planlama anlayışlarının tartışılmasına olanak vermiştir.

Planlamanın, çizgi ve kelimeler üzerinden iktidara ve egemen iktisadi sisteme hizmet ediyor olma ihtimali yüksektir. Tartışma konusu, bunun etik olarak kabul edilebilirliği ya da bundan kaçınmanın yöntemleri değil –ki bu ayrı bir yazı gerektirir-, plancının çizgi ve kelimeler üzerinden yaptıklarının ne kadar farkında olduğudur. Yaptığının farkında olmayan bir plancının iktidarın ya da egemen iktisadi sistemin oyuncağı olma riski büyür. Aynı şekilde, gücünün farkına varan bir plancının kendi emellerini insanların yaşamlarına en azından mekânsal olarak dikte etme tehlikesi de bulunmaktadır. Bugün gelinen noktada rant ve değer yaratma, bunları dağıtma ve düzenleme işlerinin siyasallığı da düşünülünce, her çizgi ve kelimenin kentte yaşayan insanların geleceği üzerindeki önemi artar; bina ve çevresinin tasarımı noktasından bir yaşam tahayyülü uzamına ulaşır. Planlamanın bir yaşam tahayyülü ile ilişkilenmesi, kentsel siyasetin planlama süreçlerinin olmazsa olmazı haline gelmesini gerektirir. Katılımın mümkün olduğu bir kentsel siyaset alanı içerisine giren plancı karşı karşıya olduğu iki tehlikeden olabildiğince uzaklaşmıştır, çünkü fikirlerin serbestçe tartışılabildiği ve kararların bu tartışmaların üzerinden şekillendirildiği bir sistemde hem kapitalizm ve iktidarın hem de plancının gücü görece sınırlanmış olacaktır.

Bu çerçevede tartışılması gereken kritik sorulardan birisi de şudur: Çizgi, kentsel siyaseti ve demokrasiyi ve daha ileri bir noktada insanların yaşama tahayyüllerindeki çeşitliliği ne kadar temsil edebilir?

Demokrasi bugün geldiği nokta itibariyle çoğunluğun temsilinden ötedir. İçinde azınlığı da yaşatan bir tavır almaya çabalamaktadır. Oysa çizgi, içinde bu anlamda bir demokrasiyi barındıramaz. En çok, çoğunluğun muhalefetsiz ve/veya azınlıksız temsili anlamına gelebilir. Kesinliği ifade eder. Dahası belirlediği kesinlikle geleceği de ipotek altına alır. Süreçlerin olagelmesine ya da olagelen süreçlerin gelişmesine/değişmesine izin vermez. Çizgi, yerel siyasetin getirdiği ve demokrasinin gerektirdiği çeşitliliği barındıramayacak bir planlama aracı konumuna düşmüştür. Siyaset ve iktisat ilişkilerini tanımlamakta güçsüz kalır. Basit, düşüncesiz ve ne yaptığının farkında olmayan bir kalem darbesiyle çok hassas bir hale gelmiş olan kent rantları üzerinden büyük eşitsizliklere neden olabilir, daha önemlisi, kurarak ve/veya seçerek belirlediğimiz yaşam pratiklerimizi yerle bir edebilir.

Planlama ve kentler üzerine kafa yoranların tartışması gereken noktalardan birisi budur: Çizim aracı üzerine kurulu mevcut imar planlama sistemi kentlerin geleceği ve kentlilerin mutluluğu için uygun mudur?

Tartışmayı imar planını mimar (ya da şehir plancısı) yapar sığlığına indirmek ve bunu yaparken kendi mesleğini merkeze ve üste almak, meslek şovenizminin ötesine gitmez. Hedef ve gündem saptırır. Bir arada durması ve işlemeyen imar sistemini işler kılması gereken kesimlerin kamplara ayrılmasına neden olur. Bu sistemi bize miras bırakan eski nesillerin özeleştiri yapmasını engeller; planlama işini yapma iddiasında olan mimarların eğitim programlarında kente, iktisada ve siyasete ilişkin hemen hiç ders olmadığı gerçeğini saklamak gibi yanılsamalara neden olur; bu iddiada ısrarcı olanların programlarını gereğince revize etmelerini engeller. Hatta daha da ileri gider ve topladığı kurultaylarda kent plancılarının, iktisat ve siyaset ile ilişkilerini koparacak şekilde mesleki eğitimlerine dokunmayı bile kendine hak görür ve bunu yaparken kent plancılarına ve bu işin eğitimini veren insanlara danışmayı gerekli bulmaz.

Bu çerçevede, mesleki kültürünü teklik, tek yapı ve tek müşteri üzerine oluşturmuş mimarlık camiasının (bir küçük azınlık dışında tek yapısının çevre ile ilişkisini kuran mimar yoktur; mimar yapacağı yapı hakkında çevrede oturan insanların fikrini almayı gerekli bulmaz!), üstelik mesleki pratiği çizgi üzerinden ilerlerken ve siyaset ve iktisat ile formal eğitimin dışında yalnızca gönüllü bir bağı oluşabilirken, planlama işini tek başına üstlenmeye talip olması gerçekçi bir yaklaşım değildir.

Geldiği nokta itibariyle planlama, iletişimsel kamusal alanın ortaya çıkardığı çok sahipli bir süreçtir. Uzman, bu kamusal alana alternatifler sunarak görevini yapar. Mesleğini ve eğitimini, bu kamusal alanın en eşit bir şekilde yaratılmasına ve işler kılınmasına kolaylaştırıcılık etmeye ve bu kamusal alana uzmanlığı çerçevesinde hizmet etmeye dayandıran ve bunun için gereken bütün formasyonu almanın neredeyse imkânsız olduğunun farkında olan şehir plancıları (ki bu koşulları sağlamayanlar çoğunluktadır! Plancı artık çizim masasında imar planı çizme kolaycılığına soyunmamalı, kamusal alanın yaratacağı karar süreçlerine hizmet etmeyi tercih etmelidir…), mimar, iktisatçı, sosyolog, haritacı, coğrafyacı, jeolog gibi uzmanlardan oluşacak bir ekibin koordinatörü olarak bu uzmanlığı sunabilecek en yetkin ve donanımlı meslek grubunun üyelerdir. Dahası, mimarlardan miras kalmış çizime dayalı imar planı sisteminin yerine, günün gereklerine uygun bir planlama sistematiği geliştirmek de yine bu meslek grubunun planlamanın kamusal alanının oluşmasına kendini adamış öznelerinin, ancak diğer ulema tayfası (mimarlar da dâhil olmak üzere) ile birlikte hareket ederek başarabileceği bir misyondur.

Web design @GeNcDiNaMiK.com

Top Desktop version