Planlama.Org - Şehir Plancılarının haber portalı

Bölgesel Kalkınma Ajansları

Kentsel Planlamanın Son On Yılı

Prof. Dr. Ruşen KELEŞ

Tüm karşıt söylemlere karşın, kentlerimizin yaşam koşullarında son on yılda bir iyileşme olmadığı görüşü ağırlık taşıyor. Yurttaş, çağdaş kent ve çevre hizmetlerinden yeterince yararlanamıyor. 1980’lerden önce kentsel yaşam koşullarının yetersizliğinden söz edilince yalnız gecekondular akla gelirdi. Oysa uzunca bir süredir, her ölçekteki kentlerimizde, yaşam koşullarının niteliğindeki bozulmanın tüm kentlileri yakından ilgilendirmekte olduğu açıkça görülüyor. Bu olumsuz gelişmeden, kentleri yöneten ve planlayanlar kadar, o kentlerde yaşayan kenttaşlar ve ülkeyi yönetenler de ortaklaşa sorumludurlar.

Kentsel planlama çalışmaları bütüncüllük özelliğine sahip olmak zorundadır. Bunun anlamı, kent planlarının salt toprak kullanımının denetimiyle yetinmek yerine, ekonomik, toplumsal, kültürel ve çevreye ilişkin konularda da çözüm arayışları içinde olmalarıdır. Oysa görünmektedir ki, yoksullukla savaşım kentsel planlamanın neredeyse ilgi alanı dışına çıkarılmıştır. Kentlerimiz giderek, daha belirgin bir biçimde yoksulluğun ağır bastığı yerleşim yeri görünümü kazanmaktadır. Bu konu, salt imarın planlanmasından sorumlu olması gereken yerel yönetimlere bırakılamayacak kadar önemli bir konudur. Ne var ki, devletin yoksullukla savaşım, gelir dağılımı eşitsizliklerini azaltma ve toplumsal güvenlik politikaları, son on yılda, kentlilerimize teğet geçmiştir. İstihdam ve yoksullukla savaşım devletin öncelik taşıyan uğraş alanları değil artık. Örneğin, Dünya Bankası’nın gelişmekte olan ülkelere benimsetmeye çalıştığı “kullanan öder” (cost recovery) kuralı, kent hizmetlerinin karşılığını ödeme gücünden yoksun kitleleri devletin ve kent yönetimlerinin ilgi alanı dışına itmektedir.

Kentsel planlama, ne yazık ki, çevrebilimsel (ekolojik) etmenleri planlama sürecine yansıtmayı da başaramadı. Enerji sakınımının, doğal kaynakların ussal kullanımı ile ilgili kaygıların, peyzaj değerlerine saygının ve iklim değişmelerine ilişkin önlemlerin planlama ve tasarım kararlarıyla başarılı bir biçimde bütünleştirildiğini de göremiyoruz. Bu eksiklik geçmişte de vardı. Ama çevre bilincinin hızla gelişmekte olduğu günümüzde, planlama mesleğinin yeni düşüncelere uyum sağlamak amacıyla, kendisine çekidüzen vermesi gerekirdi.

Kentsel planlamanın son on yılında yaşananlar gösteriyor ki, başka doğal zenginlikler gibi kıt kent toprakları da toplum yararı amacıyla değil, bireyci bir anlayışla kullanılıyor. Bu bireycil anlayış, kentsel toprakların değerini ve fiyatını alabildiğine yükselterek, elde edilen rantın kamu dışında kalan aktörler arasında paylaştırılmasını öngörmektedir. Verimli tarım topraklarının arsaya dönüştürülmesinde, kıyıların yağmalanmasında, tarihsel ve kültürel değeri resmi kayıtlara geçmiş sit alanlarının ve ormanlık alanların korunmasında toplum yararının bireysel çıkar kaygılarının gerisinde kaldığını görüyoruz. Küreselleşme, değer dizgelerimizde öylesine olumsuz gelişmelere yol açmış bulunuyor ki, hemen hemen herkes her şeyi “paraya çevirme” sevdasına kendini kaptırmış durumdadır. Kentlerimizin toplumsallığı, işlevselliği ve estetiği bundan alabildiğince zarar görmektedir. Yabancı gerçek ve tüzel kişilere mülk satışı yolunun açılmış ve kolaylaştırılmış olması, kamusal toprakların satışına izin vermeyen geleneksel Kentbilim kuralından sapıldığını göstermektedir.

Plana ve plan düşüncesine sahip çıkmaktaki kararlılığın zaafa uğraması, kanımca son on yılın en çarpıcı gelişmelerinin başında gelir. Bunda, kuşku yok ki, dünyada esen liberal rüzgârlara kapılmanın büyük payı var. Çünkü piyasaya karışma anlamına gelen planlı yaklaşım liberalizmin ruhuna aykırıdır. Dünya Bankası’nın bu konuda koyduğu kural kimi resmi yayınlarının başlığında açıkça yer alıyor: “Planı Bırak, Piyasaya Bak”(From Plan to Market). Kentler için planlar hazırlamanın yasal bir zorunluluk olması karşısında, planlar biçimsel olarak hazırlanıp yürürlüğe sokulsa da, anlayışlardaki plan karşıtlığı türlü biçimlerde varlığını sürdürmektedir. 1960’lı yıllarda, konut kooperatifçiliğine bile komünizme gidişi simgeleyen bir adım gözüyle bakıldığı olmuştur. Tıpkı bunun gibi, bugün de kentleşme politikalarının plan öncülüğünde yürütülmesi liberal felsefeye saygısızlık olarak algılanıyor. Sık sık başvurulan plan değişiklikleriyle planların özgün biçimi tanınmaz duruma getirilmektedir. Değişikliklerin pek çoğu kamu yararından başka amaçların geçerli kılınması için bir araç olarak gerçekleştirilmektedir. Ayrıca, son yıllarda, planlama adı altında, kentin imar planı ile bütünleşmeyen, parçacıl yaklaşımları yansıtan proje uygulamalarına yanlış olarak planlama gözüyle bakılmaya da başlandı. Bu gözlemin en dikkate değer örneklerini TOKİ uygulamalarında görmekteyiz.

Son on yılın gidişinde dikkat çeken bir özellik de, kentsel planlamanın “yerel nitelikte” bir işlev olarak görülmesinden uzaklaşılmasıdır. 3194 sayılı İmar Yasası, imar planlarını yapma görevini bir kural olarak belediyelere bırakmıştır. Ama 9. maddesinde, hangi durumlarda Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nın bu yetkiyi kullanacağını da belirlemiştir. Son uygulamalarla, Bakanlığın yetkilerine, çok sayıda merkezi kuruluşun imar ve planlama yetkileri de eklenmiş ya da zaten var olan yetkileri genişletilmiş bulunmaktadır. Bu kuruluşlar arasında, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı, TOKİ, Özelleştirme Yönetimi, Özel Çevre Koruma Kurumu, GAP Yönetimi Başkanlığı ve Devlet Demiryolları da vardır. Bir bütünlükten ve eşgüdümden yoksun olarak birçok merkezi kuruluşun plan yetkisiyle donatılmış olması, kentleşmede çok başlılık yaratmakla kalmamakta, aynı zamanda kamusal işlevin niteliğini de olumsuz olarak etkilemektedir. Kaldı ki, kentsel planlama hizmetinin devletçe üstlenilmesinde ölçünün kaçırılmış olması, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın kurallarına da aykırıdır.

Web design @GeNcDiNaMiK.com

Top Desktop version