Planlama.Org - Şehir Plancılarının haber portalı

Sanayisizleşme Süreci - Sosyal ve Mekansal Etkisi

Yasemin SOLMAZ

1. Sanayisizleşme Sürecine Kuramsal Bakış

“Sanayisizleşme süreci kamu ya da özel girişimcilerin karlı bulmadıkları bir alandan ya da bir yerleşmeden çekilmeleri anlamına gelmektedir.”[3] Sanayisizleşme süreci tüm kentleri etkiler. Ancak bazı kentler bundan daha fazla etkilenirler. Özellikle kentin bel kemiği olan sanayilerde yaşanan bu durum, her çeşit sermaye hareketleri işsizlikle birlikte bir dizi toplumsal sorunu da beraberinde getirir. Ersoy’a [3] göre bir yerleşmede kapanan fabrikanın yarattığı etki, değişik boyutlarda olabilir. Etkinin boyutu, kapatılan fabrikanın bölgedeki genel istihdam kaynağı olup olmamasıyla da ilintilidir. Eğer bir kapatma diğerlerini tetiklerse etkiler artar ve sorunlar ciddi boyutlara ulaşır.

1980 sonrasında uygulanan iktisat politikalarıyla sanayisizleşme süreci başlamıştır. Ancak 1980 öncesindeki ekonomi-politik yapılanma, sonrasındaki gelişmelerin belirleyicisi olmuştur.

2.1 1980 Öncesi Dönem

Fordizm, önemli bir kırılma noktasıdır. Fordizm, sanayi üretiminin büyük oranda kitlesel üretim olarak gerçekleştirildiği, yapılan üretimin toplumun genelini hedeflediği, idari işler ile kol kuvvetine dayalı işlerin Taylorist bir ayrımla belirlendiği, kitlesel olarak standart ürünler tasarlanıp üretildiği, ürün standartlaştırmasının verimlilik artışları getirdiği ve artan talebin bu standartlaşmayı hızlandırdığı, emeğin sendikalı örgütlendiği bir üretim biçimidir. Sembolik başlangıç yılı 1914 olmasına karşın 1929’daki ekonomik buhrandan dolayı 1945’lerden sonra bu akım yaygınlık kazanabilmiştir. 1929 yılında dünya büyük buhran yaşarken, Türkiye, dışa kapanarak kendi olanakları ile kalkınmayı tercih etmiştir. İçe kapanma birçok azgelişmiş ülkenin kendi öz dinamikleriyle ulusal bir sanayileşmeye yöneldiği bir politikadır. Bu çaba, “1950 sonrasında bağımlılık okulu adı altında toplanan pek çok çağdaş yazarın benimsediği bir tezdir.”[4]

Bağımlılık okulu, ulusal sınırlar içindeki kaynakların değerlendirilerek kalkınmanın başarılabileceğini savunan bir düşüncedir. Türkiye ve pek çok az gelişmiş ülke, bu düşünceyi uygulayarak başarılı sonuçlar almışlardır.  Bağımlılık kuramı, Mrydal’ın kuramından etkilenmiştir. Mrydal, bir yerde gelişme başladıysa bunun devam edeceğini, pazarın iç denetimsizliğinin bölgeler arası dengesizliklere yol açacağını belirtir. Bir daire çevresinde ticaret, emek ve sermayenin durumuna göre gelişme ya da az gelişmenin birikim yarattığını ve bu birikimlerin yeni olanaklar oluşturacağını vurgular. İlk gelişmede hammaddenin bulunduğu bölge önemlidir. Mrydal’a göre bir yerde sanayi başlamışsa bu devam eder ve de “back wash” etkisi yani yayılma etkisi vardır; çekim gücü ile sermaye ve emeği çekeceğinden çevresini gerileteceğini savunur. Bazı kentler ve bölgeler Mrydal’in bahsettiği gibi çekim noktalarıdır ve sermayenin yer seçtiği bu noktalar gelişerek aslında bölgeler arası bir dengesizliğe de neden olmaktadır. Örneğin İstanbul, Türkiye ile karşılaştırıldığında önemli bir çekim merkezidir. Liman olanakları, ulaşım iletişim olanaklarına ve büyük istihdam olanaklarına sahiptir. Yine bu yıllarda Bağımlılık Kuramının karşıt fikri olan Modernleşme Kuramı ise, kapitalist ekonomik sürece dahil olunarak azgelişmişlikten gelişmiş ülke olma yoluna gidileceğini savunur.

"Modernleşme kuramı, kapitalizme kendi başına geçemeyen Batı dışı toplumların değişme süreçlerini açıklamak üzere, II. Dünya Savaşı sonrası geliştirilmiş bir 'toplumsal değişme kuramı' niteliğindedir." [6] Kuram, genel olarak Batılı olmayan toplumların "geleneksel toplum"dan "modern toplum"a doğru geçirmekte oldukları değişim sürecini ifade etmektedir ve üç aşamalı bir süreç görünümündedir : "geleneksel toplum", "geçiş toplumu" ve "modern toplum". Buna göre, modern toplum; ekonomik kalkınmayı sağlamış, kültürel çoğulculuğu esas alan ve demokratik bir yönetime sahip olan toplumdur. Dolayısıyla bu özellikleri yapısında bulundurmayan bir toplum, "geleneksel" olarak nitelendirilmektedir [5][6]

Modernleşme kuramı, zaman içinde çeşitli eleştirilere maruz kalmış, geleneksel olanla modern olanın birbirini reddi yerine, karşılıklı bir ilişki içinde, bir arada da var olabilecekleri yönünde yeni yaklaşımlar geliştirilmiştir. "Modernleşme arayışı, gelenekselliğin yeniden canlanmasına da dayanır ve ondan güç alır. Yeni devletler (uluslar), özellikle siyasal otoriteve ekonomik kalkınma bakımından geleneği değiştirerek, ondan fazlasıyla yararlanırlar." [5][6]

Modernleşme adı altında yaşanan değişim süreci, Türkiye'de kültürel anlamda geleneksel yapıların çözülmesine yol açmıştır. 1950’li ve 1960’lı yıllarda yaşanan göçlerle İstanbul büyük bir nüfus artışı yaşamış, geleneksel-kırsal toplumun kültürel yapısıyla kentin mevcut yapısı bir araya gelmiş ve bu ikili yapı da kenti hem mekansal ve sosyal yapı ve hem de istihdam olanakları açısından değiştirmiştir. Bununla birlikte, sosyo-kültürel açıdan, Türkiye toplumu, yeni alışkanlıklar, tutumlar ve davranış tarzları da geliştirmiştir. Kültürleme-kültürlenme ve kültürleşme süreçlerinin iç içe geçmesiyle, Türkiye toplumu, yeni bir kültürel yapıya doğru sürekli bir değişime evrilmiştir. Ayrıca 1950-60’lı yılların iktisat politikalarına bakılınca Boratov’un [4] belirttiği gibi, Refik Saydam hükümeti, milli Koruma Kanunu çıkartıp, katı fiyat denetimleri uygularken, Şükrü Saraçoğlu ise piyasa üzerindeki sıkı denetim mekanizmalarını kaldırma ya da gevşetme yoluna gitmiştir. Piyasa serbestisi ayrıca yeni gelen nüfusun istihdam olanaklarını açıcı niteliktedir ve yeni göç dalgasını da teşvik edicidir.

Türkiye’de 1954-1962’den itibaren ithal ikameci bir sanayileşme politikası izlenmiştir. Bu durum ekonominin dünya ekonomisiyle eklemlenmesine neden olmuş ve bölüşüm ilişkilerinde önemli yenilikler getirmiştir. “Ancak bu yenilikler, hem siyasi hem de ekonomik düzeyde özgürlükçü ve kalkınmacı özelliklerle baskıcı ve bağımlılık yaratıcı özelliklerin çelişkili bir bileşkesini oluşturmuştur.” [ 3]. İthal ikamesinin Türkiye’de uygulanmasındaki amaç, hem azalan ihracat açıklarını kapatmak ve hem de tüketim malı ithalatındaki daralmaları telafi etmektir. Ayrıca kontrollü bir şekilde devlet müdahalesiyle dış ticarete yönelmek hedeflenmiştir. Bu yapılanma, dışa bağımlılığı azaltacakmış gibi gözükse de dış açıklarını kredilerle kapatma çabası Türkiye’yi ithalata bağımlı kılmıştır.

Batıda Keynesci dönemin karşılığı çevre ülkelerde ithal ikameci dönemdir.  İki ekonomik yapının ortak özelliği, ulus devlet sınırlarını ölçek alarak ulusal ekonominin kalkınmasını hedeflemeleridir. Ve devlet en önemli aktör haline gelmiştir. “Ayrıca devlet korumacı politikalar uygulayarak, örneğin gümrük duvarlarını yüksek tutarak, ülkesel ölçekte özel girişimcileri koruyan bir strateji izlemiştir.”  [3]

Keynesciliğin refah devleti uygulamaları, gelişmiş ülkelerde daha yaygın uygulanabilmiştir. Örneğin devlet eğitim, sağlık, konut, sosyal hizmetler konusunda katkıda bulunabilmiştir. Ancak az gelişmiş ülkelerde bu sınırlı kalmıştır. Gelişmiş ülkeler, oluşan aşırı birikimi refah harcamalarında kullanarak bir denge sağlamışlardır. “Keynesci kentler işgücünün mekansal dağılımından çok, tüketimin mekansal dağılımı üzerinde durmuşlardır. Tüketici egemenliğinden kaynaklanan o yeni ruh tamamen talep yönlü kentleşmeyi öne sürmüştür.”[3]

 

“Gerek Keynesci refah devleti uygulamaları gerekse ithal ikameci sanayileşme stratejileri 1970’li yılların ortalarından başlayarak sürdürülemez olmuşlardır. Refah devletinin içine düştüğü bunalım kendisini devletin mali bunalımı olarak gösterirken, ithal ikameci sanayileşme stratejileri de üretimlerini sürdürmeye yeterli döviz bulamamak gibi bir dizi sorunla karşılaşmışlardır. Ortaya çıkan bunalıma yanıt, hem merkez hem de çevre ülkelerde üretilen yeni liberal stratejiler olmuştur. Merkez ülkeler refah devleti uygulamalarının alanını hızla daraltıp, devleti küçültmeye ve özel sektörü özendirmeye yönelirken, çevre ülkeler de ithal ikameci gelişme stratejilerini uygulamaya başlamışlardır.” 2 [3] Türkiye’de ise “1968'den itibaren dış çevreler, IMF aracılığıyla devalüasyon ve dış ticaret rejiminin liberalleşmesi yönünde etkiye başlamışlardır.”  [4]

 

2.2. 1980 Sonrası Dönem

Ersoy, gerek Keynesci ve ithal ikameci dönemde gerekse de yeni liberal stratejilerin egemen olduğu 1980 sonrası dönemde sermayenin bir yerde yatırım yaparken başvurduğu en önemli ölçütün, kendisini diğer yarışmacılar karşısında üstün konuma getirmede en önemli kriterin yer seçimi olduğunu belirtir. “Bu nedenle, sermaye üstünlüğünü yitirdiğini düşündüğü durumda bir yerleşmedeki işletmesini kapatıp, başka bir yerleşmeye yönelmekte duraksamayacaktır.” [3]. Bu durum kapitalizmin doğasından kaynaklanan bir durumdur.

1980 sonrası Dünya Bankası ve IMF gibi kuruluşların baskısıyla, ülkeler korumacı politikalardan uzaklaşarak liberal politikalara yönelmişlerdir. Bu tür çabalarla bazı sektörler kârlı olmadıkları için kapatılmış veya özelleştirilmiştir. Bazı şirketler ise işten çıkartma ya da işçileri düşük ücretle çalıştırarak ayakta kalmaya çalışmışlardır. İşsiz nüfusun kayabileceği tek kesim ise hizmetler sektörü olmuştur. “1980 sonrası hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde yaygınlaşan işsizlik bu tür bir sanayisizleştirme ve yatırımsızlaştırma stratejilerinin de ne derece yaygın olduğunu göstermektedir.” [3]

Türkiye’de de 1980’de 24 Ocak kararları ile anılan süreçle, sermayenin Dünya Bankası aracılığıyla ülke içinde ve dışarıya karşı piyasa serbestisi başlamıştır. “Bu neo-liberal program, Türkiye’de ilk değildir. 1970’li yıllarda IMF’nin dış tıkanma koşullarında bunalan pek çok azgelişmiş ülkeye empoze ettiği standart istikrar politikası paketi ile Dünya Bankası tarafından geliştirilen tipik bir yapısal uyum programının tüm bilinen unsurlarını içermektedir….Dış ekonomik ilişkiler bakımından bu dönemin belirleyici özellikleri, ithalatta liberalizasyon, ihracatta çok cömert teşvikler ve döviz kurunda zaman içinde ılımlı tempoda reel devalüasyonları hedefleyen bir esnek kur sistemidir. İthalatta miktar kontrolleri bu dönem içinde büyük ölçüde kaldırılmış, gümrük tarifeleri indirilmiş, ancak birçok durumda indirilen tarifeleri telafi eden ve keyfi olarak azaltıp artırılabilen fon uygulamaları yaygınlaşmıştır. Çok yaygınlaşan ve keyfi özellikler taşıyan ihracat teşvikleri hayali ihracat skandallarına yol açmıştır.”[4] Uygulanan neo-libaral iktisat politikaları ile kayıt-dışı istihdamda artışlar olmuştur.

1970’lerde yaşanan kriz, yeniden yapılanmaya neden olmuştur. Kapitalist ülke hükümetleri bir araya gelerek yeni bir kapitalizmin doğmasına yol açmışlardır. Yeni kapitalizmin özelliği ise ekonomik faaliyetlerin küreselleşmesi, esnekliktir. Kapitalist üretim sürecinin küreselleşmesi nedeniyle, çokuluslu şirketler ortaya çıkmış ve giderek dünya ekonomisindeki ağırlıkları artmıştır. “İşgücü piyasalarında ve sanayi örgütlenmesinde önemli değişimler olmuştur. Örneğin taşeron sözleşmelerinin sistematik hale gelişi küçük işletmeler için fırsatlar yaratırken bazı durumlarda da fason, zanaatkârlık gibi eski çalışma sistemlerini de canlandırmıştır.  Küçük deste üretimi ve taşerona iş verme …1980’lerden sonra kapitalist ekonomilerde gelişerek, enformel, marjinal, kayıt-dışı ya da yeraltı gibi adlar almışlardır.” [3] Ayrıca kentler yarışma haline girmişlerdir. “Kentler firmaların yatırımlarını çekmeye çalışırken firmalar da bu doğal, fiziksel ve toplumsal kaynakları daha iyi sömürebildikleri bölgelere yerleşmişlerdir.”  [3]

Uluslar arası bağlamda küreselleşme ile ulus devlet yerini uluslar arası ilişkilere bırakmıştır. Küreselleşme ile ulus devlet güçsüzleşmiştir. Ulus devletin sınırlarını genişletmesindeki ana neden ise, sermayenin sınırlı kalmış olmasıdır. Küreselleşme ile ulus devlet içindeki yerel birimler kendi yerel potansiyellerine göre karar verme şansına sahip olmuştur. Burada yerel idarelerin tamamen merkezi denetimden yoksun olduğunu söylemek yanlış olacaktır. Ancak, karar verme hakkına kavuşmuştur. Böylece geçmiş dönemden farklı olarak yerel idarelerin verdikleri ekonomik kararlar önemli olmaya başlamıştır. Ulus devlet döneminde, yerel idareler bir bütünken parçalara ayrılmıştır ve yarışmacı ortamların oluşmasına neden olmuştur. Uluslar arası şirketler, yatırım için en uygun yerel birimi seçerken; yerel birimler de sermayeyi çekmek için yarışma haline girmişlerdir.

Kastels’e göre [7], sermayenin küreselleşmesi, iktidar kurumlarının çok taraflı hale gelmesi ve otorite merkezinin bölgesel ve yerel yönetimlere kayması yeni bir devlet biçimine yol açacak yeni bir iktidar geometrisi başlatmıştır.

Ekonominin uluslararasılaşması ile sermaye, yeni kâr alanları yaratma şansına sahip olmuştur. Yapılan ticaret anlaşmalarıyla sermaye ucuz hammadde ve işgücünün olduğu mekanlara yönelmiştir. Bu gelişme, gelişmiş ülkelerdeki sanayisizleşmenin kaynağıdır. Ayrıca teknolojideki yenilikler ile yüksek verimlilik alınabilmekte böylece sınırlı sayıda işgücü istihdam edilebilmekte ve dolayısıyla sanayi kesiminin toplam istihdam içindeki payı düşmektedir. Kastels’e göre, yenilik verimliliğin başlıca kaynağıdır. Yeni üretim sürecinin temel malzemesi ise bilgi ve enformasyondur.

“Sanayi sonrası olarak adlandırılan dönemde ekonominin temel eğilimi ve yönünün sanayi kesiminden çok, küresel ölçekte daha yarışmacı olan finans, bankacılık, enformatik, bilişim, sigortacılık, rekreasyon, iletişim vb. hizmetler kesimine yöneldiği belirtilerek bu hizmet dallarında büyüme, verimlilik ve ücret artışlarının sanayi kesiminden çok daha yüksek olduğu vurgulanmaktadır.”  [3]

Sanayi kesimindeki bu gelişmelere koşut olarak hizmetler kesiminde istihdam belirgin biçimde artmaktadır. Sanayi kesiminde böyle bir gelişme olurken kamunun mülkiyetindeki birimlerde taşıma, yemek, temizlik vb. gibi hizmetlerde özel firmalara ihale edilir olmuştur. İhalenin el değiştirmesi döneminde de işsizlik yaşanmaktadır.

“Düşük ücretli, niteliksiz emek gücü kullanan ve ulaşım maliyetlerini büyük ölçüde düşüren yeni teknolojilerden de yararlanan azgelişmiş ülkelerde üretilen benzer mallarla maliyet açısından pazarda yarışma şansı olmayan sanayi dalları, ya tamamen kapanmakta ya düşey parçalanma stratejisi izleyerek merkez, denetim ve tasarım işlevlerini Batı’da tutarken üretim faaliyetini bu coğrafyalara kaydırmakta ya da özellikle büyük kentlerde, küçük ölçekli, esnek, fordizm sonrası, üretim biçimi adı altında denetimsiz, kayıt dışı düşük ücretli göçmen işçi istihdamı ile üretim yaparak ayakta kalmaya çalışmaktadır.” [3] Sanayisizleşme ve işsizliğin kaynağı bu gelişmelerle yakından ilintilidir.

Sanayisizleşme sürecini Ürün Evreleri Kuramıyla açıklamak mümkündür. Bu kuramda üretimin her aşaması uygun yerde üretilmektedir. Büyük sermaye, kendi ülkesinin gelişmemiş bir bölgesinde üretim yapmaktansa az gelişmiş ülkenin gelişmiş bölgesinde üretim yapmayı karlı bulmaktadır.  Ancak sermayenin bu hareketi üretim yaptığı ülkede eşitsizliğe ve bölgeler arası dengesizliklerin artmasına neden olmaktadır. Sermayenin bu yer seçiminde emeğin maliyetinin düşük olması önemli bir faktördür. Ürün evreleri kuramında bir ürünün dört yaşam evresi vardır: deneme-yanılma, hızlı büyüme, büyümenin bittiği ve düştüğü dönemlerdir.  Deneme-yanılma döneminde, mekan, emek ve üretim şekli belirlenir. Üretimin rayına oturtulduğu bir dönemdir. İkinci aşamada, ürün artık standartlaşmıştır ve gelişmiş ülke pazarlarına yüksek karlarla satılır. Üçüncü aşamada ise, ürünü üreten farklı firmalar ortaya çıkar. Bu süreçte rekabet başladığı için maliyetler düşer. Çünkü artık karların paylaşılması söz konusudur. Ürün sadece gelişmiş ülkelerde değil, azgelişmiş ülkelerde de üretilir hale gelir. Bu defa üretimde niteliksiz ucuz emek kullanarak yapılan iş standartlaşır ve ürün pazara iner. Ancak burada önemli bir fark vardır. Her ne kadar üretimi az gelişmiş ülke yapıyor olsa da bilginin merkezi ve denetimi gelişmiş ülkenin elindedir. Son aşamada ise, aynı icatın çevresinde yeniliklere gidilir. Ürünün farklı şekillerde üretilmesi söz konusudur. Farklı istemler yaratılmaya çalışılır; kapitalizmin kendini yenilemesi için gereklidir. Yenilikler standartlaşınca üçüncü dünya ülkeleri de kullanmaya başlamakta ve bu devinim sürekli devam eder hale gelmektedir. 1980’lerden sonraki sanayisizleşmeyi ürün evreleri kuramıyla açıklamak mümkündür. Ürün bu aşamalardan geçerken çok ciddi mekansal-toplumsal ve ekonomik dönüşümler de yaratmaktadır. Böylece bazı ülkeler, güçlüyken güçsüz duruma ya da tam tersine evrilebilir. Bu durum kentler arasında sermayeyi çekme konusunda rekabete neden olmaktadır. Kapitalizm sermayenin dolaşımını hızlandırmaya çalışır. Bunu da üretim, tüketim, iletişim aracılığı ile ve kurulu düzen ile yapar. Medya kanalıyla yeterli istemin oluşmasını sağlar. Kar mantığı ile hareket eden kapitalizm, kentleri baskılayarak sınıf çatışmalarına ve rekabete neden olur. Sermaye ve işgücü sürekli yeniden yapılandırılır. Bu oluşumda kurumların, sosyal ve toplumsal yapının etkinliği önemlidir.

 

3. Sanayisizleşme Sürecinin Sosyal Yapıya Ve Mekana Etkisi

Sanayinin mekansal dağılımını etkileyen önemli bir gelişme, fordist üretimden post fordist üretim biçimine geçiştir. Fordizmin standart ve kitlesel üretimi yerine geçen esnek üretim ile büyük firmalar düşey parçalanma olanağına sahip olmuşlardır. Post-fordizm; emek süreçleri, işgücü piyasaları, ürünler ve tüketim kalıpları bakımından esnekliğe yaslanır. Temel özelliklerinden biri, yeni üretim sektörlerinin finans hizmetlerinde yepyeni yöntemlerin yeni piyasaların ortaya çıkması ve hepsinden önemlisi ticari, teknolojik ve örgütsel yeniliklerin temposunun büyük ölçüde hızlanmış olmasıdır. Hem sektörler, hem coğrafi bölgeler arasında eşitsiz gelişme kalıplarında hızlı değişikliklere yol açmıştır. Örneğin Hizmet sektöründe istihdamın hızla yükselmesini sağlarken azgelişmiş bölgede yeni sanayi kümeleri yaratmıştır.

Fordist üretimin büyük ölçekli üretim anlayışı yerine, çok sayıda küçük işletmelerce yapılan küçük ölçekli üretim söz konusudur. Esnek üretim ile coğrafi dengesizlikler hız kazanmış, bu da bazı mekanların önemini kaybetmesine ve dolayısıyla mevcuttaki hizmetlerin ve sanayilerin daha farklı mekanlara kaymasına neden olmuştur. “Esnek birikim tüketim cephesinde çabucak değişen modaya daha çok dikkat ve ihtiyaç uyarma yolunda her türlü göz boyamanın seferber edilmesi ve bunun gerekli kıldığı kültürel dönüşüm ile el ele gitmiştir. Fordist modernizmin göreli olarak istikrarlı estetiği, yerini farklılığı gelip geçiciliği gösteriyi, modayı ve kültürel biçimlerin metalaşmasını yücelten post-modernist estetiğin istikrarsızlığına bırakmıştır.” [8]

Üretimde yeni tekniklerin kullanılması, geleneksel tarzda örgütlenmiş işletmeler için tehlikeler doğurmuştur. Fabrika kapanmalarına, sanayisizleşmeye ve yeniden yapılanmalara yol açmıştır. Ürün evreleri kuramında olduğu gibi bu defa kapitalizm, yenilikler yaratarak kendini dinamik kılacak yollara başvurmuştur. Mekanda ucuz emek ve ucuz işgücünü kolaylıkla elde edebileceği, ulaşım, iletişim olanaklarının en uygun olduğu azgelişmiş ülkelere yönelmeye başlamıştır.  Varlığının kilit noktası artık yeniliklerdir. Ayrıca yeterli istemi yaratmada iletişim olanaklarını kullanarak toplumsal yapıyla uyumu sağlamaktadır. Ancak süreç yine dengesiz ilerlemiştir. Böylece bazı bölgeler kalkınırken bazıları daha da geri kalmıştır. Bu durum şehirler, bölgeler ve ülkeler arası emek göçlerine sebep olmuştur. İstanbul’da da bu süreci görmek mümkündür. “En büyük sanayi kuruluşları ileri teknolojisi dışarıdan ithal edilerek doğrudan İstanbul’un dışında “kampus” şeklinde yerleşmiştir. Bu girişimler; eski zanaatkârlık yörelerini, eski yarımadanın çarşı ve hanlar yöresini bir kuluçka makinesi gibi kullanarak oradaki eski muhkem binaları amaçları için azar azar tahrip ederek her büyüme aşamasında kendisine yeni bir yer seçerek ve orayı da tahrip ederek sonunda şehir dışına kayan ve taşan orta çaplı sanayi birimleridir.” [9]

1980’li yıllarla birlikte, hizmetler sektörünün payı artmıştır. Ancak sanayi kuruluşlarının satış ofisleri merkezde konumlanmıştır. Böylece sanayi kuruluşları çeperde üretim yaparken muhasebe, pazarlama işlevlerini kent içinden sürdürmektedir. İstihdamın büyük bölümünün hizmet sektörüne yayılmış olduğu, hizmet sektörünün gayri safi milli hasılaya en büyük katkıyı yaptığı açıktır. Ancak bu imalat sektörünün yok olduğu anlamına gelmemektedir.

İmalat temeli korunarak hizmetlerde bir gelişme söz konusudur.  İstanbul’da da iş imkanı olarak hizmet sektörü faaliyetleri artmıştır. Özelikle hizmetler sektörü, göçle gelmiş nitelikli-niteliksiz ayrımına gitmeden emek gücünü kullanır hale gelmiştir. Ayrıca liberalleşme politikaları her türlü taşeron firmanın, kara para aklamanın, yarı zamanlı işlerin yolunu açmıştır. İstanbul göçlerle kalabalık nüfus barındıran bir metropoldür. Bir yandan yeni ve dönüşen  konut alanları oluşmuş, İstanbul kendi alt-kentlerini yaratmıştır ve bir yandan da kent içinde istihdam olanakları artmıştır. Göçle gelen niteliksiz iş gücü düşük ücretlerle çalışabilmektedir. Ucuz emek, gelişmiş ülkelerin de İstanbul’a kaymasına önemli bir nedendir. Esnek üretimle çekirdek işgücü sabit kalırken, geçici işgücü değişkendir. Ancak buda önemli gelir farklılıklarına yol açmaktadır. Bu durum metropollerde ikili yapının oluşmasına neden olmaktadır: kentleşmenin olanaklarından yararlanan yüksek gelir grupları ve sadece boğaz tokluğuna yaşamlarını idame ettirmek durumunda olan yoksul gruplar. Toplumsal ayrışma mekansal ayrışma ile eşgüdümlü gitmektedir. Ekonomi politik yapıdaki değişimler, sektörlerin zaman zaman karlı alanlara kayarak  işlev değiştirmesine, buda mevcut yapının çözülmesine dolayısıyla işsizliklere yol açmaktadır. Kapitalizmin bir özelliği de halihazırda böyle bir işsiz kitlesini elinde tutma isteğidir. Böylece ucuz işgücü gerektiği zaman kullanılabilecektir.  

Kapitalist sistem, kentlerin tamamen sömürülmesine neden olmuştur Kapitalizmin kendi iç dinamiğindeki çelişkilerden dolayı, sermaye bütün ülkelere yönelerek kâr arayışına geçmektedir. Küreselleşen dünya ile süreç, teknoloji ve ulaşım olanakları ile daha da hızlanmaktadır.  Yeni kâr odakları yaratmak için seçici olmaktadır. Bu seçicilik kentleri, bölgeleri yarışmacı hale sokmakta, ülke, bölge ve metropol bölgeleri eşitsizliğe sürüklemektedir.  Böylece sosyalleşmenin yapısı, değer yargıları, kültürler çözülmekte, bireyselleşme ön plana çıkmaktadır. İnsanlar, toplumlar, yarın ne olacağı belirsiz bir denklemin içinde kalmaktadır. Bu dengesizliklerin yansıması olarak işsizlik artmakta, suça eğilim fazlalaşmaktadır. Toplumsal yapıda düşük gelir grubu ve yüksek gelir gurubu arasındaki uçurum artarken, orta gelir gurubu erimektedir.

 

Yasemin SOLMAZ-YTÜ Doktora öğrencisi- Makale, Gelişmenin Görünmeyen Boyutları adlı Doktora dersinde Doç.Dr.Asuman Türkün yürütücülüğünde final ödevi olarak hazırlanmıştır.

 

 

KAYNAKLAR

 

[1] HARVEY D., 1992,Sınıfsal Yapı ve Mekansal Farklılaşma Kuramı, 20.Yüzyıl Kenti,İmge Yay.,Ankara,ss:147-173

[2] HARVEY D.,2008, Günümüzde Küreselleşme, Umut Mekanları, Metis Yayınları, İstanbul ss:74-97

[3] ERSOY,M., ŞENGÜL T., 2001, Sanayileşme Sürecinin Kentsel Yaşama Etkileri Zonguldak Örneği, ODTÜ Kentsel Politika Planlaması ve Yerel Yönetimler Ana Bilim Dalı 2000 Yılı Stüdyo Çalışması, Ankara, ss:32-52

[4] BORATOV, K.,2008, Türkiye İktisat Tarihi 1908-2007, İmge Kitabevi Yay.,Ankara, ss: 5-226

[5] KÖKER, Levent   Modernleşme, Kemalizm ve Demokrasi, İletişim Yayınları, İstanbul,2000,

[6] ÖZBEK, Meral,1991     Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski, İletişim Yayınları, İstanbul, ss.33-41

[7] KASTELLS, M., 2007, Yeni Ekonomi: Enformasyonelizm, Küreselleşme, Ağın Oluşması,  Enformasyon Çağı: Ekonomi, Toplum ve Kültür, 1.Cilt, Bilgi Üniversitesi Yayınları, ss:170

[8] HARVEY D.,1997, 20.Yüzyılın Sonunda Kapitalizmin Politik-Ekonomik Dönüşümü, Postmodernliğin Durumu, Metis Yayınları, İstanbul, ss:143-215

[9] KIRAY,M.,  İstanbul: Metropoliten Kent, Mimarlık Dergisi 84/1, ss:28-40

[10] ÖZTÜRK, O.MURAT, 2002, Türkiye’de Yaşanan Modernleşme Süreci Ve Anadolu Yerel Müzikleri, SCA Müzik Vakfı,  “21.YY Başında Türkiye'de Müzik Sempozyumu Bildirisi, www.muzikegitimcileri.net/bilimsel/bildiri , Ankara,

 

Web design @GeNcDiNaMiK.com

Top Desktop version