Planlama.Org - Şehir Plancılarının haber portalı

Yoksulluk, Dışlanma ve Kente Karşı İşlenen Suçlar: İngiltere Örneği

Yoksulluk, Dışlanma ve Kente Karşı İşlenen Suçlar:

İngiltere Örneği

Doç. Dr. Dilek Özdemir DARBY

Yeditepe Üniversitesi, Mimarlık Bölümü,

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

1. Giriş: Kente Karşı İşlenen Suçlar ve İngiltere Örneği

1980 sonrası gelişmiş ülkelerde sanayisizleşme, devletin küçülerek birçok alandan kendini çekmesi ve refah devleti uygulamalarının giderek erozyona uğraması, işsizlik ve aile yapısındaki değişimler; yoksulluk ve toplumsal dışlanma gibi bir dizi ekonomik ve sosyal sorunu tetiklemiştir. Bu sorunlar kimi zaman kente ve kentliye karşı işlenen suç ve şiddet olayları şeklinde karşımıza çıkmaktadır.  Bu açıdan bakıldığında, geçtiğimiz Ağustos ayında İngiltere’yi derinden etkileyen, ülkenin küresel ölçekte imajını zedeleyen yağmalama ve şiddet olaylarının gerisinde 1980’li yıllarda Muhafazakar hükümet tarafından başlatılan ve sonrasında İşçi Partisi hükümetlerince de uygulanan neoliberal ekonomik ve sosyal politikaların etkilerini ve bunların mekansal yansımaları bulmak mümkündür. Bu yazıda sözü geçen yağmalama olaylarının arkaplanı incelenerek, ülkede 2000 yılının başından beri izlenmekte olan yoksulluk ve sosyal bütünleşme ile ilgili politikalara değinilecektir. Bu bağlamda ayrıca gösterilerin meydana geldiği yerlerdeki mekansal yapı, incelenerek kamusal mekanın kullanım biçimleri sorgulanacaktır.

Olayları kısaca özetlemek gerekirse, 6-10 Ağustos 2011 tarihleri arasında Londra’da zenci genç Mark Duggan’ın  polis tarafından vurularak öldürülmesini  protesto etmekle başlayan gösteriler, kısa zamanda  kundaklama ve  yağmaya dönüşerek, başkent Londra başta olmak üzere, ülkenin Birmingham, Manchester, Liverpool, Nottingham gibi büyük kentlerine yayılmıştı. Dört gece boyunca süren olaylarda Londra’nın Tottenham, Hackney, Croydon and Ealing bölgelerindeki  dükkanlar saldırıya uğramıştı. Londra’nın en yoksul ve işsizliğin en yüksek olduğu mahallelerinden biri olan Tottenham’da 6 Ağustos gecesi birçok işyeri kundaklanarak yağmalanmıştı. Aslında 1985 yılında aynı alanda, bir kadının evinin aranması sırasında kalp kirizi geçirerek hayatını kaybetmesi protesto gösterilerine neden olmuşsa da, o zamanki olayların gösterici konumundaki siyahlar ile beyazlar (polis gücü) arasında gelişmesi ırkçılık temelliyken, bu kez yaşanan olaylarda hem beyaz hem de zencilerin yer alması, durumu tümüyle başka bir perspektife yerleştirmiştir (BBC Newsround, 2011).

Ağustos’taki gösterilerde mahkemeye çıkarılanlar ırk ve etnik köken açısından incelendiğinde beyazlarla siyahların birbirine yakın oranlarda dağıldığı görülmektedir. Mahkemelere çıkanların %33’ü beyaz, %43’ü siyah ve %7’si Asyalıdır. Ancak olayların coğrafi dağılımına bakıldığında, Londra’da tutuklananların sadece %32’sinin beyaz iken  Merseyside’de bu oranın %79 olduğu tespit edilmiştir. Guardian gazetesi ile London School of Economics’in ortaklaşa yaptıkları araştırmanın sonuçlarına göre Londra’da daha çok siyah ya da melez ırklar söz konusu iken Manchester, Salford ya da Liverpool gibi kentlerde ağırlıklı olarak  beyazlar olaylara karışmıştır (The Guardian, 2011).

Polisin Londra’daki olaylar ilk patlak verdiğinde yeterli tepkiyi vermeyerek izlemekle yetinmesi ve göstericilerin sayıca güvenlik güçlerinden daha fazla olması gibi nedenler yüzünden sonraki üç gecede gösteriler daha pervasız ve yıkıcı bir hal almıştır. Olayları durdurabilmek için  tazyikli su ve plastik mermi kullanılabileceğine karar verilmesi bile, hükümetin yaptığı olağanüstü toplantıda alınan onay ile olmuştur. Emniyet güçlerinin bu yollara başvurmak için yasal olarak onay almasına gerek olmamasına rağmen, yine de böyle bir güç kullanılması politik bir mesele olarak görülerek, bu yönde resmi bir karar alınması yolu seçilmiştir. (1) Birmingham, Manchester gibi kentlerde polis sayısının arttırılması, özellikle Londra sokaklarında görev yapan polis gücünün 4,000’den 16,000’e çıkarılması, yağmacıların çok çabuk tespit edilerek mahkemeye çıkarılması, başbakanın suçluların cezalarını bulacaklarına dair konuşması ve yağma olaylarının dördüncü gecesinde (10 Ağustos)  başlayan şiddetli yağmurun da caydırıcı etkisiyle olayların devamı gelmemiştir. Polis olayların hemen ardından suçluları yakalayabilmek için kent merkezlerine büyük ekranlar kurarak göstericilerin sokaklardaki güvenlik kameraları tarafından yağmalama sırasında çekilmiş resimlerini sergileyerek halktan bu kişilerin kimliğine ilişkin bilgi toplamıştır. Olaylara toplam 5,112 kişi karışmıştır. Bunların %68’i Londra (3,461 kişi), %11’i Manchester (581 kişi), %10 West Midlands-Birmingham (495 kişi) ve %4’ü Merseyside (195 kişi) polisi tarafından gözaltına alınmış olup, 4,000 civarında tutuklama yapılmıştır (The Guardian, 2011). Olaylarda beş kişi hayatını kaybetmiştir (BBC News , 2011).

Olaylara karışanlarla yapılan ve gösterilerin nedenlerini anlamaya yönelik çalışmanın sonuçlarına göre, listenin ilk sırasında yoksulluk gelmektedir. Polise karşı duyulan öfke/karşı çıkma isteği ile hükümet politikaları ikinci sırayı alırken, işsizlik üçüncü sırada gelmektedir (The Guardian, 2011).

Gösterilerin nedenleri             %

Yoksulluk                               86
Polis                                        85
Hükümet politikaları             85
İşsizlik                                    79
Mark Duggan’in ölümü                      75
Sosyal medya                         74
Medyanın olayı ele alışı                     72
Açgözlülük                             70
Eşitsizlik                                 70
Sıkıntı                                     68
Suç                                         64
Ahlaki çöküş                          56
Irk ayrımı ile ilgili gerilimler   54
Ebeveynlerin yetersizliği                    40
Çeteler                                               32
----------------------------------------------
Kaynak: The Guardian, 2011

Gösteriler son otuz yılda hem Muhafazakar Parti hem de İşçi Partisi hükümetleri tarafından izlenen neoliberal ekonomik politikaları ve buna paralel yürütülen kentsel politikaların sorgulanması gerektiğini göstermektedir.  Bu bağlamda özellikle 1997 yılında iktidara gelen Tony Blair hükümetinin sosyal politikaları son derece tartışmalıdır.

2. 1990’lardan Günümüze İngiltere’de Sosyal Bütünleşme (Social Cohesion) Gündemi

İngiltere’de Muhafazakar Thatcher yönetiminin işbaşında olduğu 1979-1990 yılları arasında izlenilen neoliberal  ekonomik ve sosyal politikalarının ülkede eşitsizlik ve yoksulluğu arttırdığı konusunda birçok akademisyen birleşmektedir. Bu durumu istatistikler de doğrular niteliktedir; 1977 yılında ülkede yoksulluk %6 iken, 1990’ların başında %20’ye ulaşmıştır. Bu nedenle 1997 yılında İşçi Partisi iktidara geldiğinde, İngiliz kentlerinin (özellikle de merkez alanlarının) sosyal açıdan bütünleşme, mahalle ölçeğinde yenileme ve yerel halk katılımının sağlanması yoluyla dönüşümünü hedef almıştır (Imrie ve Raco, 2003, s.3). İşçi Partisi’ne göre bu çerçevede başarılması gereken en önemli şey, yerel grupların birbirleri ile bütünleşmeleri, giderek zayıflamakta olan aile yapısı ve bağlarının yeniden tesis edilmesidir. İçişleri bakanlığının konu ile ilgili yayınlarında “ailenin toplumun ve ülkenin temel taşı” olduğu vurgulanarak,  “yerel halk, birbirlerine sosyal bağlarla sıkıca kenetlenmiş ailelerden oluşmakta olup,  herkesçe üzerinde uzlaşılmış  ortak hedefler ve  birlikte paylaşına bir vizyona sahip olmalıdır” görüşü öne çıkarılmıştır (Imrie ve Raco, 2003, s.8).

Ancak yerel halkı ve bireysel sorumlulukları kentsel politikanın merkezine oturtan İşçi Partisi,  yoksulluğun gerçek nedenlerine odaklanmayarak kentsel yoksunluğun ya da eğitimsizliğin nedenlerini yoksullukla ilişkilendirmek yerine, istihdam için yeteri kadar teşvik olmaması ya da okulların kötü idare edilmesi gibi gerekçeler öne sürerek, gerçek sebebi görmezden gelmekle suçlanmaktadır. Refahın nasıl yeniden dağıtıldığı (bir diğer deyişle nasıl adilce dağıtılamadığı) üzerine odaklanılmaktansa, sorunlar sanki teknik bir uygulamadan kaynaklanıyormuş gibi ele alınmıştır. Oysa bu dönemde sağlık ve ulaşım gibi birçok temel hizmetin özelleştirilmesi yoksul grupları bu hizmetlerden daha fazla yoksun bırakmıştır (Imrie ve Raco, 2003, s.30).

İngiltere’deki yağmalama olaylarına karışanların yaşam standartları incelendiğinde, gerideki  dengesiz gelir dağılımının izlerini bulmak mümkündür. Her ne kadar olayların ardından İngiltere başbakanı David Cameron, yağmalama olaylarını yoksullukla ilişkilendirmenin yanlış olduğunu söylese de İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre mahkemeye çıkartılanların büyük bölümü yoksulluğun en yaygın olduğu bölgelerden gelmektedirler. Mahkemeye çıkartılan yetişkinlerin %35’i işsizlik yardımlarından faydalandıklarını belirtmişlerdir; oysa ülke genelinde, çalışma çağı içindeki nüfusta işsizlik yardımlarından faydalanma oranı sadece %12’dir. Tutuklu gençlerin %42’si de gittikleri okullarda yoksullara bedava dağıtılan yemekleri aldıklarını belirtmişlerdir ki bu oran da  İngiltere ortalamasının çok üstündedir: ülke genelinde ortaokullarda, en yoksul ailelerden gelen ve bedava yemek yardımı alanlar %16 düzeyindedir. Mahkemeye çıkanların %58’i İngiltere’nin en yoksul %20’lik  dilimi içinde yer alan bölgelerinden gelmektedirler (The Guardian, 2011).

İngiltere’de, Blair döneminde, yani 1990’ların ikinci yarısından itibaren gündemde öne çıkan kavramlardan biri de “sosyal bütünleşme” (social cohesion) olmuştur.  Her ne kadar sosyal bütünleşmenin herkesçe kabullenilmiş bir tanımı olmasa da, bütünleşme ile ulaşılması hedeflenen beş durum vardır (Buck, 2005, s.47):

- “Ortak değerler ve kent kültürü (civic culture)

- Sosyal düzen ve sosyal kontrol

- Sosyal bütünlük (solidarity) ve gelir dağılımındaki eşitsizliklerin azaltılması

- Sosyal ağlar ve sosyal sermaye

- Yere bağlılık ve kimlik”

Sosyal bütünleşme, kentin sosyal yapısını belirleyen üç faktör ile ilişkilendirilmektedir: sosyal eşitsizlik (social inequality), sosyal bağlantılarak sahip olmak (social connectedness) ve sosyal düzen (social order) (Buck, 2005).

Ağustos ayındaki gösterilerin ortaya çıkardığı en önemli sonuç ülkede senelerdir gündemde olan çeşitli politika ve  uygulamalara rağmen sosyal bütünleşme ve toplumsal düzenin temellerinin hala yeteri kadar güçlü bir şekilde kurulamamış olduğudur. Olaylarda, sosyal düzen, mekana bağlılık ve sosyal bütünleşme gibi birçok değerin tümüyle hiçe sayıldığı gözlemlenmiştir. Bu durum, 2009 yılında yapılan bir araştırmayı da  doğrular niteliktedir.  Araştırmaya göre çeşitli etnik kökenlerden gelen kişilerden oluşmuş bir toplumda çeşitlilik olması ‘paylaşılan sosyal normlar’ (shared social norms) ve ‘halkın katılımını’ (civic participation) azaltmasına rağmen, etnik gruplar kendi içlerinde aslında çok sıkı bir şekilde bütünleşmektedirler. Dolayısıyla “sosyal bütünleşmenin önündeki en önemli engel, toplumdaki farklı etnik grupların birbirlerine yabancılaşması değil, alanın yoksulluk ve fakirleşme sürecine girmesidir” (Demireva, 2011, s.3).

3. Toplum Düzeni, Aile Yapısı ve Anti-Sosyal Davranışlar

İngiltere’deki yağmalama olaylarının odaklandığı yerlerin çoğunlukla cep telefonu, elektronik eşya, mücevherci dükkanları olması; yağmacıların, iphone, plazma televizyon gibi mallara hücum etmesi  önemli bir konuyu daha gündeme getirmiştir. Bu olaylar, polis tarafından vurularak öldürülen Mark Duggan’ının arkasından yapılan bir protesto değil, pahalı tüketim tüketim mallarını yağmalamaya yönelik bir düşüncesizce şiddet (2) eylemidir.  Yağmacıların her ırktan, renkten, her yaştan ve her cinsiyetten olması ise olaya ilişkin analizleri daha da karmaşık hale getirmiştir. Mahekemeye çıkarılanların %90’ı genç erkeklerden oluşmaktadır. Yaklaşık yarısı 18-24 yaş arasında olup, %26’sı 10-17 yaşları arasındadır (Guardian, 2011).

Aslında İngiltere’de polisin gençler arasındaki anti-sosyal davranışlarla ilgili önlemler almasının 1998’e kadar uzanan bir geçmişi bulunmaktadır. 1998 ve 2003 yılında yıllarında çıkan suçu önleme ve toplumsal düzeni korumaya yönelik iki yasal düzenleme “Anti-sosyal Davranış Yönetmelikleri” (Anti-social Behaviour Orders-ASBOs), “Ebeveynlik Yönetmeliği” (Parenting Orders) hayata geçirilmiştir. 2003 yılında İçişleri Bakanlığı tarafından Anti-sosyal Davranış Birimi (Anti-social Behaviour Unit) kurulmuştur (Flint ve Simthson, 2007, s.165). Ülkede 1990’ların başında yapılan bir araştırmaya göre yetişkinler,  gençlerin sokaklarda amaçsızca dolaşmaları neticesinde, duvar yazısı, vandalizm, uyuşturucu kullanımı ve külhanbeylik gibi davranışların ortaya çıktığını düşünmektedirler ve yerel halkın mahalle düzeyinde en önemli gördüğü üç sorundan biri bu konudur. Bu çerçevede gençlerin hareketlerini düzenleyici önlemler alınmış, yasa çerçevesinde aileler çocuklarının hareketlerinden sorumlu tutularak gerektiğinde para cezasına çarptırılmışlardır. 2004-2005 yılları arasında kısa süreli olarak Manchester ve Glasgow kentlerinde yaşları 16 ve altında olan gençler için uygulanan sokağa çıkma yasağı ve mahallelerdeki gezici polis gücünün  arttırılmasına dayalı iki pilot proje, hükümetin kentsel dönüşüm ve yenileme stratejileri çerçevesinde hayata geçirilmiştir. Bu noktada toplumun en düşük gelir grubundaki kişileri/aileleri hedef alınmıştır. (Flint ve Simthson, 2007, s. 166-167).

Ancak uygulamalar Glasgow’da aileler ve polis arasında güçlü ilişkilerle sonuçlanırken, aynı sonuçlar Manchester’da alınamamıştır. Hatta gençlerin burada uygulamalara karşı daha tepkili oldukları görülmüştür. Ayrıca, Glasgow örneğinde mahallede fazladan polis gücünün bulundurulması için konut birliği tarafından için para ödenmesi zaten vergilerini vermekte olan halkın düzgün bir polis hizmeti alabilmek için iki kez vergilendirildikleri ve parası olanın daha iyi hizmet alıp olmayanın bundan faydalanamadığı yönünde eleştirilere yol açmıştır (y.a.g.e., s. 181-182).

İngiltere’de kamu düzenini sağlamaya ve gençlerin anti-sosyal davranışlarını düzeltmeye yönelik yasalar olduğu halde, maddi kaynaklardaki kısıntılar ve diğer faktörler nedeniyle  pratikte başarılı olunamadığı Ağustos ayında çıkan olaylarda görülmüştür. Yağmalama olaylarının olduğu günlerde ve sonrasında televizyonlardaki çeşitli tartışma programlarına konuk olan gazeteciler, akademisyenler, sivil toplum kuruluşları temsilcileri, aktivistler ve din adamlarının açıklamakta güçlük çektikleri en önemli konu, bu yıkıcı saldırganlığın gerisindeki nedenler olmuştur. Sorunun tek bir nedeni olmadığı ortadadır. Olaylarda yoksulluğa ve sosyal dışlanmaya çare bulunamaması, eğitim sistemindeki kesintilere ek olarak, toplumun tüm kesimlerinin medya tarafından daha çok tüketim için kışkırtılması ve gelir dağılımındaki giderek büyüyen adaletsizliklerin payı olduğu fikri öne çıkmıştır. Tartışmacılar günlerce sağduyunun, aile yapısının, ahlak ve etik değerlerin nasıl ve ne sebeple kaybedilmiş olduğunu tartıştılar.  Neredeyse çocuk denecek  yaşta anne baba olan gençlere sağlanan sosyal konut ve diğer refah devleti yardımlarına rağmen, bu genç ebeveynlerin kendilerinin de örnek alacakları bir rol modelin olmaması, doğru ve yanlışa ilişkin genel sağduyunun yitirilmiş olması defalarca dile getirilmiştir. Konuşmacılar, ailelerin çocuklarının kontrolünü tümüyle kaybetmiş olduğunu vurgularken, durumun nasıl tersine çevrileceğine yönelik bir öneri sunmakta yetersiz kalmışlardır.

Bu tartışmalar sırasında 2005 yılında Paris’in banliyölerinde ortaya çıkan olaylarla da benzerlikler kurulmaya çalışılmıştır.  Ancak Paris’teki  20 gün süren olaylarda 9,000 araç ve 300’den fazla kamu binası (okullar, kütüphnaler, spor ve halkevler vs) ateşe verilmesine rağmen, bu gösteriler İngiltere’de olduğu gibi bir toplu yağma halini almamıştır.  Sokağa çıkma yasağı ile güvenliğin sağlanabildiği kentte, olaylar sonrası güvenlik güçleri tarafından hazırlanan bir rapor, Paris olaylarının kökeninde polise duyulan öfke, işsizlik, ümitsizlik olduğunu ortaya koymuştur (Lichfield, 2011, s.7). Benzer şekilde İngiltere’deki olaylarda da, fecebook ve twitter gibi sosyal paylaşım siteleri üzerinden örgütlenerek sokağa çıkanların birçoğunun toplumun en alt kesimlerindeki gençlerin bir başkaldırısı olduğu bilinmektedir. Prof. Green adıyla tanınan bir rap şarkıcısının “toplumdaki gerçek sorunlar vatandaşın ait olabileceği hiçbir sosyal sınıfın olmadığını keşfetmesiyle gün yüzüne çıkıyor”  analizi ile en çarpıcı açıklamasına kavuşmuştur (Morandi, 2011, s.8).(3)

4. Kamusal Alanın Özelleştirilmesi

Olayların Londra’nın Oxford Street gibi prestijli ve kentin merkezi konumundaki bölgelerinde meydana gelmemesi ise ticaretin coğrafyası ve kamusal alanın özelleştirilmesi gibi konularda önemli ipuçları vermektedir. Londra’daki merkez alanların özel sektör tarafından kontrol edilen ‘iş geliştirme bölgeleri’ (business improvement districts) elinde olduğunu, dolayısıyla birçok güvenlik kamerası ile sıkı bir şekilde korunduğunu bilen yağmacılar, Tottenham gibi kent merkezi dışındaki alanlara yönelmişlerdir. Birmingham ve Manchester gibi kentlerde ise, kent merkezleri yağmalanmış ancak burada da en büyük zararı, çoğunluğu göçmen olan küçük esnafın işyerleri görmüştür. İçe dönük, kapalı ve bu nedenle de son derece korunaklı büyük alışveriş merkezleri ve buralarda yer alan zincir mağaza sahibi olan perakendeciler, olaylarda göreceli olarak daha az zarar görmüşlerdir. Yağmalama olaylarının ardından işyerleri kırılan camları kısa sürece yerine taktırmış, vitrinlerini panolarla kapatmış ve olabildiğince çabuk bir şekilde yeniden kapılarını müşterilerine açmaya çalışmışlardır. Bu durum kamusal mekanın özelleştirilmesinin sonuçlarına ilişkin geleceğe yönelik bazı öngörülerde bulunmayı  mümkün kılmaktadır.

2000 yılından sonra, başta İngiltere olmak üzere, birçok Avrupa ülkesi, özellikle kent  merkezlerindeki işyerleri ‘iş geliştirme bölgeleri’ uygulamasını hayata geçirmişler ve işyerleri aralarında topladıkları paralarla temizlik, bakım, güvenlik, aydınlatma, kent mobilyaları, peyzaj ve kentsel tasarım gibi birçok  hizmeti özel olarak almaya başlamışlardır (Steel ve Symes, 2005, s.324). İngiltere’de bu konuyla ilgili yasal düzenleme 2003-4 yıllarında yapılmış ve ilk iş geliştirme bölgesi 2005 yılında hayata geçirilmiştir (Dawkins ve Grail, 2007, s.79). İş geliştirme bölgeleri neoliberalizmin ete kemiğe bürünmüş hali olarak tanımlanmaktadırlar; çünkü devlet hem bir yandan kendini küçültmekte ve birçok faaliyetten elini çeker gibi görünmekte, hem de kent merkezlerini ve buralardaki kamusal alanları, yeniden canlandırmak ve emlak değerlerini yükseltmek için özel sektörün yönetimine bırakmaktadır. İş geliştirme bölgeleri yoluyla  işyeri sahipleri eldeki paranın nasıl harcanağına dair birçok konuda söz sahibi olmaktadırlar. Ward’ın  (2006) da belirttiği gibi kamusal ve özelin anlamları bulanıklaşmakta, birbirine karışmaktadır. Bu anlamda neoliberalizm,‘kamu yararı’ kavramının anlamını değiştirerek onu ‘özel sektörün çıkarları’ olacak şekilde yeniden tanımlamaktadır (Ward, 2006, s.68-70). İngiltere’deki olaylar da bunu doğrular niteliktedir. Londra’daki pahalı alışveriş caddeleri göstericilerin hedefi haline gelmemiştir, çünkü buralar zaten iş geliştirme bölgeleri kapsamında olduğundan güvenlik açısından bir açık bulunmamaktadır.  Birmingham’da çıkan olaylarda ise, kent merkezindeki ünlü alışveriş merkezi Bullring’in önünde göstericiler toplanmışsa da alışveriş merkezinin içinde girememişlerdir. Yağmacılar  yayalaştırılmış ticaret caddelerindeki korunaksız dükkanlara ya da kent merkezinin dışına doğru konumlanmış Asyalı göçmenlerin dükkanlarına yönelmiştir. (4)

İngiliz ‘Perakende Ticaret Araştırma Merkezi’ küçük işletmelerin birçoğunun sigortası bile olmadığından yağmalanan her on işyerinden birinin kapanacağı tahmininde bulunmuştur (The Daily Star, 2011). İngiliz Sigortacılar Derneği dört gece süren yağmanın faturasının yaklaşık 200 milyon Sterlin (328 milyon dolar) olduğunu belirtmektedir. Beş gün içinde ortaya çıkan bu zarar, 2005 yılında Fransa’da çıkan, çoğunlukla arabaların yakıldığı ve üç hafta süren olaylardaki hasara yakındır.  Öte yandan,  Londra’da işyerleri arasında yapılan bir araştırma, kentin kentin imajının bozulduğunu düşünenlerin oranının %83 olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla sadece Londra değil, diğer kentlerin de ticaret, turizm endüstrisi ve uluslararası yatırımcılar açısından imajının zedelendiği düşünülmektedir (The Daily Star, 2011). Bu ve benzeri sebepler, gelecekte, kent merkezlerinde daha fazla işyerinin bir araya gelerek, güvenlik sorunlarını gerekçesi ile iş geliştirme bölgesi kuracaklarını ve böylece kamusal alanın giderek özel sektörün kontrolüne geçeceğinin  işaretçisidir.

5. Sonuç

Dünyada 1980’lerden günümüze değin süregelen neoliberal politikaların ve buna bağlı olarak sosyal devlet politikalarında ortaya çıkan gerilemenin etkilerinin en çarpıcı sonuçlarından biri de Ağustos ayında İngiltere’de dört gece, beş gün boyunca süren yağmalama ve şiddet olayları olmuştur.  Her ne kadar gösterilerin gerisinde, ekonomik ve politik başka nedenler olsa da, toplumda, bütünleşme, mekana aidiyet ve sahiplenme duygusunun zayıflamasındaki en büyük etkenlerden birinin yoksulluk olduğu görülmektedir. Devletin küçülmesi ve buna bağlı özelleştirmeler sonucunda, gelir dağılımındaki eşitsizliklerin derinleştiği, bireylerin eğitim ve sağlık gibi temel hak ve özgürlüklerden giderek daha az pay aldığı durumlarda ortaya çıkan çaresizlik ve ümitsizliğin sonuçları İngiltere’deki olaylarda somut yansımalarını bulmuştur. Ayrıca, yağmalama olaylarının gerisindeki en güçlü faktör yoksulluk olsa da, çalınan malların iphone telefonlar, plazma televizyonlar gibi lüks elektronik mallar olması, sınırsızca tüketmek üzere medya eliyle sürekli bombardımana tutulan ve koşullandırılan bir toplumda,  sosyal bütünleşme olgusunun ne kadar kırılgan bir zeminde var olduğunun da göstergesi olmuştur.

Gösterilerin gerisindeki sosyal ve ekonomik boyutun yanı sıra, mekansal yansımaları da önemlidir. Özel sektörün kamusal alanın kullanımında giderek daha etkin olması, kendi kapalı sitelerini yaratması, mekansal ayrışmaları körüklemektedir. İngiltere örneğinde özel sektörün kontrolüne geçmiş alanların daha az zarar görmesi, kamusal alanın gelecekte güvenlik gerekçe gösterilerek daha fazla özelleştirileceği tehdidini de beraberinde getirmektedir.

Dipnotlar:

(1) Yazar olayların meydana geldiği sırada İngiltere’de bulunduğundan, bu dönemde  televizyondaki açık oturum ve tartışma  programlarını izleme fırsatı elde etmiştir. Makale içinde referans göstermeden verilen bilgilerin kaynağı medyadan edinilen bu bilgilerdir.

(2) ‘Düşüncesiz şiddet’ (mindless violence) tanımı başta başbakan David Cameron olmak üzere birçok yorumcu tarafından olayları tanımlamakta kullanılmıştır.

(3) Bu olumsuzluklar içinde, herkesi en ümitlendiren olay, yağmalamaların arkasından kentlerde yerel halk ve gençlerin bir araya gelerek hasar gören işyerlerini temizlemesi oldu.  Televizyonda kendileri ile röportaj yapılan gençler bu yardımları hem tüm gençliğin sorumsuz ve yağmacı olarak yaftalanamayacağını  göstermek hem de topluluk ruhu ve kente ait olmanın hissettirdiği gurur (civic pride) için yaptıklarını belirtmişlerdir. Bu bağlamda her ne kadar sosyal medyanın olayları kışkırttığı yönünde görüşler olsa da, Guardian gazetesi ile London School of Economics’in ortak araştırmasında 2.57 milyon tweet mesajı incelenmiş ve  sosyal medyanın çoğunlukla olaylara reaksiyon göstermek için kullanıldığı anlaşılmıştır.  Yaklaşık 206,000 tweet mesajının  (toplam mesajların %8’i), olayların ardından sokakları temizlemek için örgütlenmek amacıyla gönderildiğinin saptanması da bu görüşü doğrular niteliktedir (The Guardian, 2011).

(4) Londra’da bazı Türklerin, dükkanlarına saldırmak isteyenlere karşı beyzbol sopalarıyla kendi işyerlerini korumaları, kimileri kendini koruma (self defense) olarak görürken, kimileri bu bahane ile gelecekte ırkçı saldırılar olacağından endişe etmektedirler.

Kaynaklar

BBC Newsround, “London  riots: What caused the Tottenham riots? “ , haber tarihi 08.08.2011, erişim 25.08.2011, [http://www.bbc.co.uk/newsround/14443623]

BBC News, “England’s week of riots”, haber tarihi 15.08.2011, erişim 25.08.2011, [http://www.bbc.co.uk/news/uk-14532532].

Buck, N. (2005) “Social cohesion in cities”, Buck, N, Gordon, I, Harding, A.,  Turok, I.  (der.)  Changing Cities: Rethinking urban competitiveness, cohesion and governance içinde, New York: Palgrave, s:44-61.

The Daily Star, 17 Ağustos 2011, “British riots a blow for small businesses”,  erişim 25.08.2011, [http:www.thedailystar.net]

Dawkins, G. ve  Grail, J. (2007)  ‘Business improvement districts: past, present, future’, Partnership Solutions, Institute of Economic Affairs, s.79-82.

Demireva, N. (2011) Briefing: Immigration, Diversity and Social Cohesion, University of Oxford,  erişim 25.08.2011, [www.migrationobservatory.ox.ac.uk]

Flint, J.  ve  Smithson, H (2007) “New governance of youth disorder: a study of local initiatives”, Atkinson, R. ve Helms, G.  (der) Securing an Urban Renaissance: Crime, Community and British Urban Policy içinde, Bristol,  Policy Press, s: 165-182.

Imrie, R  ve Raco, M. (2003) “Community and the changing nature of urban policy”, Imrie, R ve Raco, R (der.), Urban Renaissance? New Labour, Community and urban policy içinde Policy Press, Bristol, s: 3-36.

Lichfield, J. (2011) ‘Restraint and curfew were key to restoring order in the banlieues’, The Independent, 10 August 2011, s: 7.

Morandi, A. (2011) ‘Londra varoşlarında rap’, Cumhuriyet, Dış Haberler, 22 Ağustos 2011, s: 8.

Steel, M. ve Symes, M. (2005). ‘The privatisation of public space? The American experience of business improvement districts and their relationship to local governance’, Local Government Studies, 31(3), s.321-334.

The Guardian (2011) Reading the Riots: Investigating England’s summer of disorder, erişim 20.12.2011[www.guardian.co.uk/news/datablog/2011/dec/09/data-journalism-reading-riots#]

Ward, K.. 2006. ‘Policies in Motion’, urban management and state restructuring: the trans-local expansion of business improvement districts’, International Journal of Urban and Regional Research, 30(1), s:54-75.

Web design @GeNcDiNaMiK.com

Top Desktop version